Her bir şehadet inşa edilen veya edilmeye başlayan bir değer yaratır. Bizim coğrafyamızda Kürtlük değeri, özgür toplum değeri, özgür kadın değerini oluşturmak için savaşmak dışında bir seçeneğimiz olmadı
Nesrin Akgül
Kürdistan’ın her bir şehrinde kurulmaya başlanılan şehit taziyeleri içinde dolaşan hikayelerle doluyuz şimdilerde… Oğlu dağa çıkmadan önce annesiyle yaptığı son telefon görüşmesini; “Bir dakika bekle anne” sözüyle bitirir. Ana ise yaklaşık on yıl sonra aldığı şehadet haberiyle, yıllara yayılan bekleyişini sonlandırır.
Amed’de bir barış anamız kendisini, şehit haberlerini ailelere ulaştıracak gruplara atılmak ister. En azından şehitlerimize karşı bitmez görevlerimizden birini yerine getirme arzusuyla yanar. Ama ilgili arkadaşlar onu bu görevden çıkarır. Sabahleyin kapı çalınır. Amed’in her bir yanına yayılmış onlarca arkadaştan bir grubu karşısında görür. Onlar; kendisine bu haberi verme görevini üstlenmiş yoldaşlarıdır. Ana yüreğidir işte; gerilla oğlunun şehit gerilla olacağını kaç gündür hissediyordur. Ana oğluna sarılıp, yitirişinin tesellisini yapacak tek bir şey bulamaz. Salonda gelen gidene yiğitliğin hafızası olsun diye astığı şehit oğlunun resmini koynuna alarak ağıdını yakmaya başlar.
Sabahın en vakur anlarından birini yaşayan Amed’de ellerinde şehit listesiyle yola çıkan şehit katarlarından bir grup, henüz haber almamış şehit evlerinden birine yetişir. Ana kapıyı açar. Karşısındakilerin her zamanki misafirleri olmadığını anlayarak onları içeri alır. Konuşmaya başlayanlar ürkekçe bir şeyleri tanımlamaya başlarken ana ellerindeki listeye baktıklarını görür. O, hani süreç değişmişti ya, belki bu defa mayası tutar barışın umuduyla listede dağdan geleceklerin haberini alacağını ummaktadır. Oysa liste anlamını değiştirmiştir; dağdan geleceklerin listesinden savaşta yitirdiklerimizin hafızasına doğru değişim yaşar. Ana isyankâr ve sitemkârdır; “Ben döneceklerin listesi sanmıştım…”
Van’da kurulan toplumsal hafıza çadırlarındaki masalar şehitleri ve şehit ailelerini taşımanın ağırlığıyla katar katar dizilir. Belki de bir insanın en zor ve en uzun yürüyüşlerinden biri de o masanın başından yola çıkıp sonuna sapasağlam bir duyguyla yetişmektir. Bir masada üç şehidin resmi gözümüze çarpıyor. Hikayesi bir dostluğun yoldaşlığa evrilme hikayesidir. Mahalleden üç arkadaş, genç yaşta birlikte dağa çıkar. Kader ortaklığı olacak ki her üçü de aynı zaman diliminde şehit düşer. Şehit haberini vermeye giden grup üç arkadaşında ailesini yana yana aynı evde toplanmış bulur. Kader ortaklığı acıda da aileleri tesadüfen buluşturmuştur.
Başkan Apo yeni süreç başlayıp da PKK feshedilince yanındaki arkadaşlardan birinin kendisine yönelttiği şehit ailelerine dair soruya şu yanıtı verir; “Biz hepimiz kocaman bir aile olduk artık. Hepimiz şehit ailesiyiz.”
Bir savaşın ardından kalanlarız hepimiz. Bir de savaşın ardında bıraktıkları var. Savaş ve barış ikilemi bu döngüde kendini tanımlar en çok. Savaşanlarla barış gerçekleşir. Savaşanlar savaşırken uğruna feda oldukları gerçekleri bir değere dönüştürmek ister. Bedel verdikçe oluşan değerler yoldaşlık ilkesi, yaşam ilkesi, toplum olma ilkesi olarak kendini inşa eder. Her bir şehadet inşa edilen veya edilmeye başlayan bir değer yaratır. Bizim coğrafyamızda Kürtlük değeri, özgür toplum değeri, özgür kadın değerini oluşturmak için savaşmak dışında bir seçeneğimiz olmadı. Bizde şehitlik en yüksek değer haline geldiyse bu yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin ardında bıraktıkları hikâyelerdendir. Bu da uğruna ölmeyi göze almayı salık verdikleri özgür yaşam ilkesinden beslenir.
Ardımızda bıraktığımız 52 yıllık süreç ve bu yıllarda ortaya çıkan savaş gerçeği bugün yeni bir değer daha yarattı; barışın kalıcı olabilmesi için savaşta yitirdiklerimizin anlamını büyütmek. Bu da bir barış ilkesi olarak bugünden şekilleniyor. İnsanın kendi hayatından daha büyük bir anlamının olduğunu haykıran bu şehitler. “Biz özgür bir yaşam için şehit düştük, siz de bunu kurmakla mükellefsiniz” vasiyetini haykırdılar şehadetleriyle. “Seyit Rızalardan, Şeyh Saidlerden beri bizler yıllarca savaşırken Kürt vardır diye savaştık; sizler Kürt nasıl yaşamalı diye mücadele edeceksiniz. Savaşta uğruna öldüğümüz ve kurtardığımız Kürtlük namusumuzu sizler, barışırken Kürtlük onurunu yaşatmaya, inşa etmeye çevireceksiniz” dediler.
Barış ilkesi şunu salık veriyor; savaşın gerçeklikleriyle yüzleşmeden, savaşın nasıl gerçekleştiğini bilmeden yeni yaşamı kuramazsınız. Şayet ardımızda bıraktıklarımızla yüzleşmezsek, savaş gerçeklikleriyle yüzleşmezsek onurlu bir barışı gerçekleştiremeyiz. Bugün barışı tartıştığımız her anda, savaşın bu coğrafyada bıraktığı izlerle yüzleşiyoruz. Bizi yüzleşmeye çağıran inatçı gerçekler var.
Yaklaşık on yıl boyunca Kürdistan dağlarında ne yaşandı? Çökertme planı adı altında Kürdistan dağlarında yürütülen soykırım savaşında neler yaşandı? Hâlâ yası tutulamamış, cenazesi kaldırılamamış ve aslında bu vesileyle de taziyeleri kurulacak olan başta Cizre olmak üzere özyönetim direnişlerinde yitirdiklerimiz nasıl şehit düştüler?
Hepimizin hafızasında yer alan bir sahneyi yeniden hatırlarsak belki yitirdiğimiz canların nasıl direndiklerini daha iyi hatırlamış oluruz; kimyasal silahla şehit düşmek üzere olan bir tünel direnişçisi gerillanın son anları…
Peki Kürdistan savaşçıları bu on yılda tünellerde nasıl direndi, neler yaşadılar, nasıl şehit düştüler? Hâlâ dile gelmemiş o hikâyelerde neler saklı? Belki yolu bir şekilde Kandil’e düşen biri orada herhangi bir savaşçıdan geçirilen savaşın anısını dinlese, duyduklarını kaldırabilir mi? İnsanüstü bir irade ile nasıl direnildiği? Hangi gerçeğe karşı direnildi? Kalanların gidenlerin acısını nasıl yüreklerine gömdüklerini bilebilecek miyiz?
Asıl hikâyeler bazen savaştan sonra anlatılmaya başlanılır. Savaşta ölmek bir hikâyenin sonu değil, yeni başlayacak olanın hikayenin de başlangıcıdır. Hikâye anlatıcısını arar, anlatıcısının kulağına nasıl yaşadığını mütevazıca fısıldar. Ardında bıraktıklarına nasıl yaşamak istediğini vakur bir edayla yüksek sesle dile getirir. Sonra karşısında savaştığı gerçeğe ona karşı nasıl direndiğini ve teslim olmadığını yüksek sesle haykırır. Geride kalanlar işte bu yükün taşıyıcısı olurlar. Onunla aynı mevzide savaşanlar için geride kalmak büyük bir mahcubiyettir. Âdeta yaşadığına utanır. Analar en güzel evlatlarını savaşta yitirdiğini, yoldaşları da en kıymetlilerini savaşta nasıl yitirdiğini anlatırlar. Yoldaşını kendi elleriyle toprağa gömen, ardında bıraktığı bir tarağı, bir kefiyeyi, bir parça şutiği yıllarca çantasında taşıyarak yol alır. O da şehit düştüğünde çantasındaki emanetlerle beraber taşınır.
İçinizde bir gerillayla buluşan varsa belki bilir; bir gerilla için kurulan hayallerden biri Önder Apo ile Amed surlarında buluşmaksa bir diğeri şehit düştüğünde halkının omuzlarında taşınarak, layıkıyla gömülmektir. Bir gerilla anısında anlatılıyordu; 2006 yılında Amed’de yaşanan gerilla cenazesi serhildanı sonrasında Şehit Delal arkadaş şunu diyor; “Bakın memleketime, nasıl da şehitlerine sahip çıkıyor. Hepimize böyle bir şehadet nasip olmalı.” Şimdi Kürdistan halkı her yerde onurlu evlatlarına layık bir şekilde gidenlere uğurlamalar yapıyor.
Yeni bir dönem ancak şehitlerimizin gerçekliğine sahip çıkarak karşılanabilir. Geçiş sürecinin başlangıç noktası savaşın ardında bıraktıklarıyla yüzleşme ve onları geleceğe taşımakla mümkün olabilir. Kürdistan halkı savaşan halk gerçekliği olarak her yerde kolektif bir ruhla şehitlerini uğurlamakta ve onurlu bir barışın yolunu böylece döşemektedir.









