• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Barış mümkün, ama yol uzun

31 Ağustos 2026 Pazartesi - 23:00
Kategori: Manşet, Söyleşi

1996 Barış Treni’nin tanıkları ve barış mücadelesinin farklı alanlarından isimler Ercan Kanar, Şanar Yurdatapan, Yüksel Genç, Akın Birdal ve Ali Duran Topuz geçmişten bugüne barış arayışını anlattı; kalıcı barışın koşullarını ve önündeki engelleri değerlendirdi

Roni Nasır Kaya

İstanbul’dan Diyarbakır’a doğru 1996 tarihinde yola çıkan Barış Treni, çatışmaların ve baskının yoğun olduğu bir dönemde Türkiye’nin batısıyla Kürt halkı arasında bir köprü kurma ve barış talebini görünür kılma amacı taşıyordu. Tren engellenmek istendi ancak yoluna devam etti ve Diyarbakır’da on binlerce insan tarafından karşılandı. Aradan geçen yaklaşık 30 yılın ardından Türkiye yeni bir barış tartışmasının içinden geçiyor. Peki bugün barışa ne kadar yakınız? Geçmişin acılarıyla yüzleşmeden kalıcı bir barış mümkün mü? Toplumun barış talebini sahiplenmesinin önündeki engeller neler? Sanatçılara, siyasetçilere ve medyaya bu süreçte ne gibi sorumluluklar düşüyor? 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, Barış Treni’nin tanıkları ve dönemin barış mücadelesinin içinde yer alan isimlerle dünün ve bugünün Türkiye’sini konuştuk. Ercan Kanar, Şanar Yurdatapan, Yüksel Genç, Akın Birdal ve Ali Duran Topuz, barışın önündeki engelleri, toplumsal hafızayı, güvensizliği, medyanın rolünü ve kalıcı bir barış için atılması gereken adımları değerlendirdi.

  • 1996’da İstanbul’dan Diyarbakır’a gitmesi planlanan Barış Treni fikri nasıl ortaya çıktı? O dönem bu girişimin amacı neydi ve tren neden engellenmek istendi?

Ercan Kanar: Barış Treni’ni engellemek istediler ama engelleyemediler. Yani engellemelerine biz izin vermedik. Tren 8 il ve ilçeye uğradı. Her gittiğimiz yerde yüzlerce insan bizi karşıladı. Uğradığımız tüm yerlerde ben de Barış Treni adına konuşmalar yaptım. Barış Treni fikri, 90’lı yıllarda yoğun çatışmaların yaşandığı bir dönemde ortaya çıktı. O yıllarda Batı, Kürt meselesine karşı çok soğuk ve ilgisizdi. Batı’daki demokratik kurumlar bile bu konuda çekingen davranıyordu. Biz bu durumu kırmak, Batı ile Kürt halkı arasında bir nevi köprü oluşturmak ve Batı’da da artık Kürt meselesine yanıt verilmeye başlandığını göstermek için Barış Treni’ni kararlaştırdık. Ve çok da başarılı oldu. Diyarbakır’a vardığımızda en az 30 bin insan sabahtan beri toplanmıştı. Coplanmalarına rağmen dağılmamış, bizi bekliyorlardı. Orada da Barış Treni yolcuları adına bir konuşma yaptım. Yani engellemek istediler ama engelleyemediler.

  • Aradan neredeyse yaklaşık 30 yıl geçti. O günün Türkiye’siyle bugünün Türkiye’sini barış talebi açısından karşılaştırdığınızda nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğini düşünüyorsunuz?

Ercan Kanar: O zaman, yani 90’lı yıllarda, barış kelimesini kullanmak bile suç teşkil eder gibiydi. Kim barıştan bahsederse hemen hakkında soruşturma başlatılırdı. Tabii şimdi durum değişti. Artık barış konusu, sorunların çözümü konusu nispeten daha rahatlıkla konuşuluyor. Ayrıca Batı’da, metropollerde birçok demokratik kurumların ve aydının ilgisi de daha sıcak bir hale gelmiş durumda.

  • Bugünkü koşullara baktığımızda, yeni süreçle beraber barışa ne kadar yakınız? Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ercan Kanar: Kalıcı bir barış için daha epey uğraşmak gerek. Silahların susması negatif barış oluşturur. Kapsamlı barış ise çelişkilerin, sorunların ve bunların nedenlerinin ortadan kalktığı kalıcı bir barış oluşturur. Bugün eskiye göre biraz daha yakınız. Fakat çok kısa bir süreçte, çok yakın bir dönemde barış olur dersem yanlış olur.

  • 1990’lı yıllarda sanatçılar, aydınlar ve gazeteciler barış talebinin önemli taşıyıcılarıydı. Bugün sanatçıların barış mücadelesindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şanar Yurdatapan: Sadece 90’lı yıllarda değil, 70’li yıllarda da öyleydi. Toplumdaki değişimler, doğal olarak onları da etkiliyor. Ama onlar da “sanatçı” olmanın sorumluluğuyla, dönüp toplumu etkileyebiliyor. Bu etkileşmenin zaman zaman çok yoğun olması, zaman zaman gevşemesi de mümkün. Ne hayallere kapılalım ne umutsuzluğa.

  • Barış talebinin hâlâ toplumun bazı kesimlerinde korku ya da tehdit olarak algılanmasını nasıl açıklıyorsunuz? Barışı savunmak neden bu kadar zor ve “korkutucu” hale geldi?

Şanar Yurdatapan: Şaşılacak bir şey yok. “Sokaktaki insan” ne bekler? Kavgasız dövüşsüz, huzur içinde yaşasın, kendisini ve ailesini doyuracak bir işi ve geliri olsun. Bunlar tehdit altına girerse ya hakkını savunmak için direnir ya da kendisine dayatılanlara boyun eğer. Sevgili Aziz Nesin, “Aydınlar Dilekçesi” davasında korkup da imzasını inkar edenler için ne demişti? “Korku insana özgü bir duygu. Biz korkanla değil, onu korkutanla mücadele etmeliyiz.”

  • 1990’lardan bugüne uzanan süreçte toplumun savaş, çatışma ve barış algısında nasıl bir değişim yaşandı? Sizce geçmişin acılarıyla yüzleşilmeden kalıcı bir barış mümkün mü?

Yüksel Genç: Geçmişin acılarıyla yüzleşmeden toplumsal barışın mümkün olacağını düşünmüyorum. Çünkü acıların tanınmaması, Kürtlerin yüzyıldır yaşadığı kimlik inkârının devamı gibi algılanıyor. Kimlik inkârının ortaya çıkardığı travmanın, acıların tanınmaması üzerinden kendini yeniden inşa edip sürdürülebilir hale gelmesi kaygısı oluşuyor. Hem acıların tanınması hem de yaşanan 50 yıllık savaş içerisinde ortaya çıkan pek çok suçla yüzleşilerek bunların aşılması ihtiyacı var. Çünkü Kürtlere göre savaş süreci ve öncesinde devlet oldukça kirli savaş metotları uyguladı; savaş suçları ve insanlık suçları işledi. 17 bin faili meçhul, binlerce köyün boşaltılması, milyonlarca kişinin zorunlu göçe tabi tutulması, savaş sırasında gerillaların beden bütünlüğüne, onuruna ve haysiyetine aykırı davranışların sıradanlaşması, kimyasal kullanımına dair tartışmalar, sınır ötesi ihlaller ve Kürtlerin bir bütün olarak düşmanlaştırılması gibi çok sayıda süreç yaşandı. Dolayısıyla bazı yüzleşmelerin gerçekleşmesi, Türkiye’nin dönüşümü ve halklar arası ilişkilerin iyileştirilip güçlendirilmesi açısından gerekiyor.

  • Bugün barış fikrinin yeniden toplumsallaşması için yalnızca siyasetçilere değil, topluma da önemli bir rol düşüyor. Toplumun barış talebini güçlü bir biçimde sahiplenmesinin önündeki en büyük engeller sizce neler?

Yüksel Genç: Toplumun barış talebini sahiplenmekte yaşadığı güçlüğün ana odağını, şimdiye kadar büyük oranda devlet ve AKP iktidarı oluşturdu. AKP iktidarının son on yıllık pratiği ve devletin geçmişten bu yana sürdürdüğü politikalar, Kürt toplumunda oldukça yapısal ve ciddi bir güven kaybına neden olmuş durumda. Çünkü sürecin başından beri Kürtlerde, “Türkiye, Kürtlerin kazanımlarını hedefliyor, barış adı altında Kürtlerin kazanımını zayıflatmak, Rojava’daki statüsünü boşa çıkarmak ve Kürt siyasal hareketini zayıflatmak istiyor” kanaati vardı. Şimdiye kadar çözüm sürecinin bir buçuk yılı boyunca adımların atılmaması, güvencelerin sağlanmaması ve Suriye politikasında Türkiye’nin Kürtlerin karşısında yer aldığına dair güçlü bir kanaat oluşması, bu güvensizliği daha da besledi. Ama süreç boyunca halkın önemli bir kısmı, “Biz bu devlete, bu iktidara güvenmiyoruz ama biz Öcalan’a güveniyoruz” diyerek, Öcalan’ın ne yapmak istediğini bütün gerilim ve güvensizlik hatlarına rağmen dikkatle izledi, dinledi. Toplum, süreç boyunca yeterince bilgilendirilmedi. Süreci adeta bir bulmaca çözer gibi, sürecin niçin başladığını ve neler olduğunu kendi içinde yoğun tartışmalar ve spekülasyonlarla anlamaya çalışarak sürece eklemlenmeye çalıştı. Sürecin kapalı olması bazı açılardan anlaşılabilir; ancak şeffaflığın oldukça zayıf olması, halkın sürece katılabileceği ve süreci güçlendirebileceği mekanizmaların kurulmamış olması, bilgilendirme zafiyetleri halkın süreçle güçlü bir bağ kurmasını önleyen nedenler arasında yer aldı.

  • Bugün Ukrayna’dan Filistin’e, Ortadoğu’dan dünyanın farklı bölgelerine kadar savaşların yaygınlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Dünya sizce barışın neresinde? Savaşların bu kadar kolay meşrulaştırılmasının temel nedeni nedir?

Akın Birdal: Dünya, savaş nedenlerinin tümünü içinde taşıyor. Neoliberal kapitalist sistem; ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel ve ekolojik çoklu krizini aşamıyor. İki büyük dünya savaşı sonrası barışın, adaletin, hak ve özgürlüklerin hukukunu oluşturan kurumlar, oluşma gerekçelerinden uzaklaşıyor. Barışın güvencesini oluşturan adalet ve insan hakları dünyada aşınmış durumda. Hak ve özgürlüklerin evrensel gözetilmesi, korunması ve savunulması niteliği ortadan kalkmış, silahların ve şiddetin gücü öne çıkmıştır. Günümüzde dünya halkları savaş tehdidi altındadır. İnsanlığın barış hayali her geçen gün dünyadan uzaklaşıyor, sönümleniyor.

  • 1996’da Barış Treni’ne yol açan koşullardan bugünlere geldik. Buna rağmen barış hâlâ bu kadar uzak görünüyorsa, barışı kurmak neden bu kadar zor ve neden barış talebi hâlâ iktidarlar açısından bu kadar “korkutucu” bir fikir? Önümüzdeki dönemde gerçek bir barış için nereden başlamalıyız?

Akın Birdal: Savaşın normalleştiği söylenemez. Ezilen, emekçi dünya halkları için savaş bir kabustur. İnsanlığın demokrasi, adalet ve sosyalizmden daha da uzaklaşması bu sonuçları doğurmaktadır. Devletler hızla silahlanma yarışı içindeler. İsveç Barış Araştırma Enstitüsü SIPRI’nin her yıl yayımladığı silahlanma raporu, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde barış için çalan çanın şimdi savaş için çaldığını göstermektedir. Barışın zor hale gelmesi elbette rastlantı değil. Kapitalist sistemin bunalımdan çıkabilmesi, yeni paylaşım savaşlarına yol açıyor. Sömürünün sonlandırılması onların sonu olacaktır. O nedenle tüm hak ve özgürlükleri baskı altına almaya çalışıyorlar ve bunu da siyaset yoluyla yapıyorlar. Birçok ülkede yaşanan krizler, insanların ırkçı ve faşist partilere yönelmesine yol açıyor. Savaş, barışı kuşatmış halde.

  • 1996’da Barış Treni’nden bugünlere geldik. Önümüzde yeni bir dönem açılabilir mi? Kalıcı ve onurlu bir barış için bugün nereden başlamalıyız?

Akın Birdal: Evet, o günlerden bugünlere gelişin ardında kararlı bir mücadele ve direniş var. Elbette o denli acı ve yas da var. Kürt halkının varlığının kabul edilmesinde Newroz ateşi ile 1 Mayısların, 1 Eylüllerin buluşması var. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye halklarına ve Türkiye’ye siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel yıkımlar getirmiştir. Bugün, 100 yıldır süren ve 42 yılı çatışma ile geçen bir sorunun sonunda başlatılan süreç, tarihsel ve siyasal olarak yaratılmış bir fırsattır. Yeni bir dönemin kapısı aralanmıştır. Bu kapının açık tutulması ve sonuna dek açılması konusunda başta tarafların olmak üzere tüm toplumun sorumlulukları vardır. İnsan haklarına dayalı, hukukun gücü ve demokratik siyasetin yaratacağı güven, barışın hareket noktası olacaktır. Sadece silahların susması, barışın kalıcılığını ve onurunu sağlamaz. Bugün nereden başlanması ve nasıl sürdürülmesi gerektiği yaklaşık 18 aydır konuşuluyor, yazılıyor. Öncelikle son günlerde süreci sabote edecek ırkçı, faşist gösterilerin durdurulması gerekir. Süreci zamana yaymaksızın AYM ve AİHM kararlarına derhal uyulmalıdır. Ağır hasta mahpusların ve siyasi mahpusların serbest bırakılması, Cezaevleri İdare ve Gözlem Kurullarının lağvedilmesi gerekir. Barışın kalıcılığı ve onuru, öncelikle devletin ve toplumun demokratikleşmesi ile olasıdır. Bağımsız bir izleme ve denetleme kurulu oluşturulmalı, sürecin toplumsallaşması sağlanmalıdır. Korkudan ve yoksulluktan kurtulmuş demokratik bir Türkiye’nin inşası bizi bekliyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü, Türkiye’nin de yeni bir başlangıcı olsun.

  • Gazetecilik dili açısından baktığınızda, medyanın barış talebinin toplumsallaşmasındaki rolünü ve sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Duran Topuz: Gerçekte sorun, barış dili kullanımı meselesinden çok daha büyük ve derin. Yani “Bir medya var, bu medya gazetecilik kurallarına uygun çalışıyor ama barış dili konusunda sorun var” diyecek durumda değiliz. Türkiye’de medyanın mevcut halinde üç kökten gelen sorunlar demeti var. İlki, eski ana akım medyadan taşınan sorunlar. Bu medya toplum yararına değil, ekonomik ve siyasal egemenlerin çıkarları doğrultusunda örgütlenmiş bir medyaydı; militarist ve ırkçıydı. Elbette içinde iyi gazeteciler de vardı ama bunlar ya yönetsel konumlardan uzaktılar ya da yapısal nedenlerle etkileri sınırlıydı. İkinci sorun, mevcut iktidarın hedeflediği otoriter/totaliter rejimin propaganda ve meşruiyet aracı olarak oluşan medya. Bu medya hem eskinin hastalıklarını miras aldı hem de yeni hastalıklar üretti. Irkçılığı ortadan kaldırmadı, yeni bir gramer ve söz varlığıyla güncelledi. Militarizmden de vazgeçmedi; yeni hedefler ve kadrolarla bunu yeniden üretti. Üçüncü sorun ise bu ikisinden de uzak durmak ve başka bir medya yaratmak için mücadele edenlerin ekonomik açıdan ciddi zorluklar içinde olması. Bunlara bir de “sosyal medya” denilen yeni medyaların yıkıcı etkisini eklersek manzara iyice karanlıklaşıyor.

  • Bugün Türkiye’de barış fikrinin yeniden güçlü bir toplumsal talebe dönüşmesi için medyanın nasıl bir dil kurması gerekiyor? Gazeteciler çatışmayı ve farklı toplumsal kesimleri aktarırken hangi sorumlulukları üstlenmeli?

Ali Duran Topuz: Doğrusunu isterseniz “medyanın nasıl bir dil kurması, kullanması gerektiğini” tasvir etmeye çalışmak pek anlamlı değil. Çünkü gerçekte militarist, ırkçı, ayrımcı dili kullananlar bile aslında olması gereken dili biliyor. Şu anda “medya dilini düzeltsin” demek komik bile kaçabilir. İhtiyaç olan şey, zaten bunu bilen, bunun için uğraş veren kişilerin ve kurumların gücünü artıracak yollar, yöntemler bulmak. Burada en büyük sorumluluk siyasete düşüyor, çünkü ekonomik ve siyasal baskıları aşacak yollar, yöntemler bulunmasını sadece gazetecilerden, medya mensuplarından beklemeyecek kadar derin bir sorunla karşı karşıyayız. İyi bir medya için yeterince gazeteci var, bütün güçlüklere rağmen iyi gazetecilik yaparak yol yürüyenler de hiç az değil. Fakat iktidarın denetime aldığı medya gücünün hacmine, sermayesine, etki alanına bakınca iyi medyanın imkanlarının ne kadar kısıtlı olduğu anlaşılır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Şam’da Kürtçe: Anadil için yeni mücadele dönemi

Sonraki Haber

‘Bolu Dağı’ndaki imgeye ulaşmak’ ve umudun inşası

Sonraki Haber

‘Bolu Dağı’ndaki imgeye ulaşmak’ ve umudun inşası

SON HABERLER

Amedspor, Trabzonspor’u son dakikada attığı golle 2-1 yendi

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Suriye’yi anlamak, Ortadoğu’yu öğrenmektir

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

‘Bolu Dağı’ndaki imgeye ulaşmak’ ve umudun inşası

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Barış mümkün, ama yol uzun

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Şam’da Kürtçe: Anadil için yeni mücadele dönemi

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Hesekê ve Qamişlo’da 3 saatlik Kürtçe ders kararına tepki

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Kobanê’de siyasi partilerden Kürtçe eğitim kararı tepkisi: Kabul edilemez

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır