Kapitalizm gücünü insanı çok boyutlu kuşatması, ruhunu kötürümleştirmesi ve umudunu yıkmasından alır. İnsanı meta dünyası içinde kaybeder, haz ve arzu inşa ederek labirentlere sokar. Hayatla kurduğu tüm ilişkileri bozar, dejenere eder. Hiçlik duygusunu kökleştirir. Çaresizleştirir, mananın kaybolması ve umudun tükenmesi için stratejik olarak saldırır. Fakat umut esas itibariyle bir karşı duruş ve bir varoluştur. Umut hayatın sırlarını aramaktır, hayatın büyüsünü hissetmektir. Umudun en büyük meziyeti esir alınamamasından gelir. Umut yalnızca tahayyül ya da tasavvur etme değildir, aynı zamanda pratik bir çabayı ifade eder.
Umut özünde bir potansiyeldir. Daha açığa çıkmamış ama çıkma ihtimali olandır.
Umut arzulanan rüyadır. Rüya gibi insanı sarar, içinde barındır, rüya gibi “gerçek” ama elle tutunmayan fakat tutulma ihtimali olandır. Umut, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kainatı tanımlarken söylediği gibi bir tohumdur. Bütün bir evrenin özünü kendinde toplayan veya taşıyan bir tohum… Serpildiği yerde çatlamaya duran.
Umudu ayaklandırmak
Faşizmin en temel karakteristik özelliği umutsuzluğu, endişeyi, paniği örgütlemesidir. Faşizm umutsuz yığınların sığınağı olduğu ölçüde iktidarını pekiştirir. Ve yığınları öldürücü bir güce çevirir. Faşizmin olağanüstü devlet biçimi olması yanında bir kültürü, bir yaşam tarzını ve bir estetiği ifade etmesi boşuna değildir. Faşizm bir yandan da arzu edilen, arzulanandır. Canetti bu durumu körleşme olarak ifade eder ve gerçeklikten kopma olarak tanımlar. Körleşmeyi arzunun ürettiği bir “gerçeklik” olarak ifade eder. Faşizmin büyük becerisi arzunun ürettiği gerçekliği kitleselleştirmesidir.
Finans kapitalin kar açlığı ve kâr arzusuyla beslenen ve şekillen, bir iç savaş devleti olan faşizm bir hayat tarzı kurar ve onu son derece detaylı örgütler. Kurduğu evrende umut yoktur, umut yitip gitmiştir. Onun yerine görev ve hiyerarşi gelir. Ancak tarih boyunca umut direnenlerin en büyük silahı olmuş ve en zor şartlarda tutundukları ve güç aldıkları şeye dönüşmüştür.
Vietnam’ı işgal eden ABD emperyalizmi karşılarındaki sarı tenli, küçük insanları çok küçümsediler. Ama Vietnamlılar Ho Amca’nın (Ho Chi Minh) önderliğinde oya gibi umudu örgütlediler. İşgal topraklarında umudu inşa ettiler ve umutlarına tutundular. Tarihin gördüğü en kompleks gerilla savaşını örgütleyerek muazzam bir güce diz çöktürdüler. ABD emperyalizmin hegemonya kaybının başladığı tarih Vietnam yenilgisi olarak ele alınabilir.
ABD’nin Vietnam yenilgisi Mao’nun ifadesiyle “emperyalizmin kağıttan kaplanlığını” gösteren tarihsel bir pratik oldu. Vietnam Direnişi bütün ezilenlerin, fakirlerin, sömürge haklarının kutup yıldızına dönüştü. Onlara muktedir olma, yapabilme duygusu kazandırdı. Benzer bir şeyi Cezayir halkı için de söyleyebiliriz. Fransız sömürgecileri için bir hiç, insan altı bir şey olarak görülen Cezayirliler, şehir savaşı gibi gerilla savaşının orijinal bir biçimini hayata geçirerek Fransız kolonlarına kök söktürdüler. Cezayirlilere de umut yol gösterdi. Ancak umutlarına dayanarak ayakta kalabilirlerdi ve öyle yaptılar. Muazzam bir direniş savaşıyla sömürgecileri topraklarından attılar. Evet devrimciler umudu örgütlerler. Umudu inşa ederler. Çünkü umut karşı duruşun ve reddin beslendiği en büyük rezervdir.
Bir kuvve olarak umut ve Ersnt Bloch
Marksist literatürde umut, çağrıştırdığı metafizik anlamlardan dolayı mesafeli olunan bir kavramdır. Bu noktada Ernst Bloch özel bir yerde durur. Düşünsel yönelimi ya da Marksist olmadan önceki eğilimleri de ağırlıkta mistik ve tinsel dünyanın zenginliği, mesihçi düşünce ve akımlar olan Bloch, özellikle Ekim Devrimi’nin yarattığı olağanüstü atmosferden etkilenerek Marksizm’e yönelir. Fakat bu yönelime rağmen eleştirel mesafeyi korur ve özellikle üretici güçlerin gelişmesi üzerinden kurgulan bir sosyalizm tasavvuruna uzaktır. Onun için sosyalizm her şeyden önce bir ruh ve ahlaktır. İnsanın içindeki yaratma eylemidir. Özelikle 1920’li ve 1930’lu yıllar büyük hayal kırıklıklarının yaşandığı yıllardır. Faşizm yaşayan ve örgütlü bir olgu olarak ortadadır. Birinci paylaşım savaşının yarattığı atmosfer, ölüm, dekadans ve çürüme Bloch’un düşünsel yönelimlerini belirleyecektir.
Bloch umudun felsefesi ve politikası üzerine çalışır. Bu çalışmalar umudun arkeolojisinin yapıldığı multi disipliner bir içeriktedir. Ve çok katmanlı ve kendi içinde içsel bir diyalektik taşır. Aslında bu diyalektik Sovyet Marksizmi’nin diyalektiği donduran, onu kanunlarla mekanikleştiren yorumuna karşı bir arayıştır. Lenin’in Hegel üzerinden yaptığını, Bloch Aristo’nun madde kavramı ve Hegel’in diyalektiğiyle yapmaya çalışır. Bir anlamda donmuş bir şeyi parçalamaya girişir. Olağanüstü bir çalışma olan Umut İlkesi’nin birbirini tamamlayan ve iç içe girmiş argümanları bu arayışın ifadesidir. Çalışma kapitalizmin yarattığı modern dünyaya bir kafa tutuş ve insanlığın yaratma yeteneğine ve taşıdığı potansiyele inancı simgeler.
Geleceğin ufku
Bloch için umut bir boş hayal değildir. O umudu ve cesareti insana güç veren kaynak olarak görür, umut bir gizil güçtür. Umut onun için Aristo’nun madde anlayışına uygun olarak maddi dünyada olanaklı olanı, bir hareket halini ifade eder. Umut aynı zamanda bir var olma ihtimalidir ya da henüz ortaya çıkmamış gizil “oluştur”. Özellikle bu yönü öznenin müdahalesini zorunlu kılar. Kısacası Bloch, varlık ve umut üzerinden bir tasavvur oluşturur ve geleceğin ufkunu arar. Umut üzerine son sözü bir şaire bırakacağım. Fazıl Hüsnü Dağlarca ile 1997 yılında tanışma şansım oldu. Çok kıymetli bir tanışmaydı. Oldukça hasta olan ve artık gözleri neredeyse hiç görmeyen şairin bir sohbette söyledikleri hiç aklımdan çıkmaz: “Şiir, öz olarak imge ve lirizmdir. Bir imgenin Bolu Dağı’nda olduğunu bilsem bu yaşıma, halime rağmen yürüyerek gider onu oradan alırım.” Umut böyle bir şey. O imgeyi fark etmek, istemek ve onu bulunduğu yerden her şeye rağmen almak ya da buna cüret etmektir.









