Ekolojist Agit Özdemir ile savaşın ve güvenlik politikalarının doğada yarattığı yıkımı konuştuk:
- Yasalar hazırlanırken de uygulanırken de bölge halkı, ekoloji örgütleri, meslek odaları masada olmalı. Kolombiya’da 2016 anlaşmasında yerel toplulukların söz hakkı kâğıt üzerinde vardı ama uygulamada karşılıksız kaldı, bizler kâğıt üzerinde kalmak istemiyoruz, sürecin asli unsuru olmak istiyoruz
- Dersim aslında birçok uygulamanın laboratuvarı gibi çalışıyor, burada ‘başarı’yla sürdürülen birçok proje sonra başka yerlerde de uygulamaya konuluyor. Örneğin barajların korucu eliyle korunduğu ilk yer burası, sonra bunu başka bölgelerde de gördük. Bu, özel savaşın en yoğun yaşandığı bölgelerden biri. Bir başka mesele bu coğrafyanın suya bakışı, burada su ‘raa haq’ın kendisi sayılıyor
- Fırat-Dicle havzası Türkiye’yle bitmiyor, Suriye’ye, Irak’a, Rojava’ya kadar uzanıyor. Hasankeyf’i savunanla Rojava’da suyu için direnen, Irak’ta bataklıklarını geri isteyen Ma’dan halkı (Bataklık Arapları) aynı safta durmalı. Havza temelli mücadele dediğimiz şey kendi vadisini savunurken bütün nehrin akışını ve bütün halkların hakkını gözetmek anlamına geliyor
Duygu Kıt
Su bugün dünya, insanlar ve tüm canlılar için yalnızca bir yaşam kaynağı değil; savaşların, güvenlikçi uygulamaların ve sermaye projelerinin merkezinde yer alan bir konumda. Bugün Kürt meselesi gerçekliğinde yarım asra yaklaşan özel savaş politikalarıyla yalnızca insanlar ve kentler değil, doğa da hedef alındı. Kâr hırsıyla suya ve doğaya açılan savaş artık geri dönülmez boyutlarda. Özgür akan birçok ırmak kurudu, yatakları değiştirildi, ranta ve betona feda edildi. Birçok insanın yeri, hafızası, sayısız canlının yaşam alanı yerle bir edildi. Fırat ve Dicle’den Munzur’a barajlar, HES’ler ve maden projeleriyle, halkların yaşam alanları ve hafızaları da yok edilmek istendi. ‘Kalkınma’, ‘yatırım’, ‘enerji’ söylemleriyle yürütülen politikaların sonucunda ise su, üzerinde tahakküm kurulan bir metaya dönüştürüldü. Ekolojist Agit Özdemir ile savaşın ve güvenlik politikalarının doğada yarattığı yıkımı, suyun metalaştırılmasını ve yeni süreçte ekoloji mücadelesinin nasıl bir hat izlemesi gerektiğini konuştuk.
- Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci var ve buna bağlı bir çerçeve yasa hazırlandı. Ekoloji mücadelesi sürecin neresinde ve çerçeve yasayı nasıl değerlendiriyor?
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, savaştan kaynaklı çok yoğun insan hakları ihlalleri yaşandı ve savaşın yıkıcılığı içinde ekolojiden, doğadan söz etmek uzun süre gerçekten zordu. Buna rağmen biz ekolojistler mücadelede yaşanan yıkımların ana kaynağının savaş olduğunu her zaman gördük ve yaşayarak deneyimledik. Bu açıdan süreç başladığında görünürlüğü az olsa da ekoloji mücadelesi bu sürecin en büyük sahiplenicilerinden biri oldu. Meclis’te kurulan komisyon her ne kadar ekoloji mücadelesinin sesini bilinçli bir politika sonucu duymak istemese de, biz her zaman barış ve demokratik toplum sürecinin sahiplenicileri olmaya çalıştık. Çünkü geçmişte yaşanan yıkımların barışla birlikte katlanarak büyüme riski taşıdığını biliyorduk, bu yüzden ekoloji meselesinin bu süreçte ikincil bir konu olarak kalmaması gerektiğini, tam tersine mutlaka konuşulması gerektiğini her fırsatta dile getirdik. Dünyadaki barış süreçlerine baktığımızda da doğanın ikincil sayıldığı yerlerde barışla birlikte daha büyük yıkımların yaşandığını gördük. Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan ve bizim kök yasa olarak değerlendirdiğimiz çerçeve yasa bizim için gerçekten çok kıymetli. Ama bizler bu yasayı güçlendirecek, toplumsallaştıracak demokratik adımların atılmasını ve yeni demokratik yasal/anayasal süreçlerin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Ama şunu da eklemek istiyorum, kök yasadan sonra çıkabilecek yasalar ekoloji ve doğa açısından geçmişin hesabını sormadan yalnızca bugünden itibaren yeni bir sayfa açarsa, güvenlik gerekçesiyle yapılan bütün ekolojik tahribat sessizce unutulur, biz de o zaman yalnızca sonuçlarını konuşmuş oluruz. Üstelik bu projelerin hiçbiri bitmedi, hepsi devam ediyor.
- Peki, geçmişten bugüne güvenlik politikalarıyla sürdürülen ekolojik tahribatlar bu yasaların içinde nasıl ele alınması gerekiyor? Ekoloji örgütlerinin bu sürece müdahalesi nasıl olmalı?
Bundan sonra çıkacak yasaların dört şeyi birlikte yapması gerekiyor. Birincisi, geçmişe dönük bir sorumluluk maddesi taşımalı. 1990’lardaki köy yakmaları, orman kesimleri, “güvenlik barajları” adı altında yapılan projeler, hiçbiri sıradan bir kalkınma faaliyeti olarak kayda geçmemeli. Bunlar birer siyasi tercihti, öyle kayıt altına alınmalı, zorla yerinden edilenlere tazminat ve toprağa dönüş hakkı tanınmalı. Bunun altyapısı hazırlanmalı. İkincisi, bundan sonrasını düzenleyen bir denetim mekanizması içermeli. Bugün hâlâ “güvenlik gerekçesiyle” gizlenen orman kesimleri, maden ruhsatları, baraj projeleri var. Yasa bunları şeffaflaştırmalı, hangi kararın hangi gerekçeyle alındığını kamuoyuna açmalı, aksi hâlde “barış” kelimesi yeni bir örtüye dönüşür, altında aynı tahribat sürer. Üçüncüsü, bir katılım maddesi olmalı. Yasalar hazırlanırken de uygulanırken de bölge halkı, ekoloji örgütleri, meslek odaları masada olmalı. Kolombiya’da 2016 anlaşmasında yerel toplulukların söz hakkı kâğıt üzerinde vardı ama uygulamada karşılıksız kaldı, bizler kâğıt üzerinde kalmak istemiyoruz, sürecin asli unsuru olmak istiyoruz. Dördüncüsü, savaşın bir aracına dönüşen ve hâlâ yapımı süren projelerin derhal durdurulması gerekiyor. Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olan Silvan Barajı, köyleri, tarım arazilerini, Geliyê Godêrê gibi hafıza mekânlarını su altında bırakacak, bu yüzden durdurulmalı. Uluslararası sermayeyle imzalanan maden ve sondaj anlaşmaları iptal edilmeli. Vahşi ve sömürgeci bir tarzda yürütülen, denetlenmeyen, hukuksuz madencilik faaliyetleri durdurulmalı. Tüm bunlar kalkınma olarak sunuluyor, ama yerel halk bunları zorla yerinden edilme, suların zehirlenmesi, tarımsal faaliyetlerin yapılamaz hâle gelmesi, meraların kaybı, hava kirliği, kanser gibi hastalıkların artışı olarak yaşıyor.
- Bu taleplerin hayata geçmesi için ekoloji örgütleri nasıl bir pozisyonda kalmalı, kendi yasa ve politika önerilerini de ortaya koymalı mı?
Ekoloji örgütlerinin bu sürece müdahalesi pasif bir izleyicilikle sınırlı kalamaz, biz bu sürecin nesnesi değil öznesi olmak zorundayız. Bundan sonra çıkacak yasalar Meclis’e gelmeden önce kendi metnimizi, kendi maddelerimizi hazırlamalıyız; hangi bölgelerin ekolojik olarak kırılgan olduğunu, hangi projelerin askıda beklediğini gösteren raporları şimdiden yayınlamalı, bu raporları hem Meclis komisyonlarında hem kamuoyu önünde savunmalıyız.
Bunu yalnızca Türkiye sınırları içinde bir mesele olarak da görmüyoruz, yerelden başlayıp uluslararası alana uzanan bir dayanışma hattı kurulmalı. Çünkü bu süreci sadece silahların susması meselesi olarak görmüyoruz, demokratik toplumun ekolojik bir temel üzerinde inşa edilmesini bu sürecin ana unsurlarından biri olarak görüyoruz. Demokrasi ve ekoloji bizim için birbirinden kopuk, ayrı şeyler değil; birbirini besleyen, aralarında diyalektik bir ilişki olan iki kavram. Bu yüzden Türkiye’deki tüm ekoloji mücadeleleri bu sürecin aktif öznesi olacak bir çalışma yürütmeli, aynı zamanda dünya ekoloji mücadeleleriyle de ortak bir örgütlenme hattı kurmalıyız. Tüm bunları gören bir yerden, ekolojik anayasa kavramını yeniden gündemimize almamız gerektiğini düşünüyorum. Ekolojik anayasa bizim için ikincil bir talep değil, ana gündem maddelerimizden biri olmalı.
- Dersim’deki baraj, HES ve maden projelerinin yalnızca yerel bir ekoloji sorunu olmadığını, Fırat ve Dicle havzasının tamamını ilgilendirdiğini söylüyorsunuz. Dersim’i bu kadar kritik kılan ne?
Munzur kendi başına akan bir dere sayılmaz. Munzur Peri’ye karışıyor, Peri de Fırat’a karışıyor. Dersim’de bir vadiyi boğan mühendislik kararı, aşağı havzada bir hafıza mekânını yok eden, Rojava’da musluğu kurutan zincirin ilk halkası oluyor. Bunu görmeden yürütülen bir mücadele hep yerelde sıkışıp kalıyor.
Dersim aslında birçok uygulamanın laboratuvarı gibi çalışıyor, burada “başarı”yla sürdürülen birçok proje sonra başka yerlerde de uygulamaya konuluyor. Örneğin barajların korucu eliyle korunduğu ilk yer burası, sonra bunu başka bölgelerde de gördük. Bu, özel savaşın en yoğun yaşandığı bölgelerden biri. Bir başka mesele bu coğrafyanın suya bakışı, burada su “raa haq”ın kendisi sayılıyor. Yani su yalnızca bir kaynak olarak görülmüyor, yaşamın ve inancın ana unsuru olarak görülüyor, bu bilincin havzanın tamamına yayılması gerekiyor. Buradaki mücadelenin geçmişi de uzun ve karşı çıktığı nokta önemli, 2012 yılında barajlar için “ikinci 38’dir” dendi, barajlara karşı yirmi bin kişi yürüdü. Dersim ayrıca Fırat havzasının en yukarısında kalıyor, burada yapılan bir baraj aşağı havzadaki tarımı, yaşamı bir bütün olarak etkiliyor. Bütün bunları yan yana koyunca Dersim jeostratejik açıdan hem devlet hem sermaye için önemli bir yerde duruyor.
- Yeni dönemde yerel mücadeleleri aşan, havza temelli ortak bir ekoloji mücadelesi hattı nasıl kurulabilir?
Havza temelli bir hat kurmak için önce ortak bir bilgi ağı gerekiyor. Dersim’deki dernek, Hakkâri’deki dernek, Diyarbakır’daki meslek odası, Rojava’daki mücadele, hepsi kendi bölgesindeki proje bilgisini paylaşan, tek merkezli olmayan ve birbirine bağlı ortak bir izleme sistemine katılmalı. Bir HES lisansı hangi tarihte kime verildi, hangi mahkemede hangi dava sürüyor, bunların hepsi bu ağdan takip edilmeli. Tüm bunların ışığından havzada bir mücadele hattı kurulmalıdır.
Sonra ortak bir söylem kurmak gerekiyor. “Barajlar ikinci 38’dir” sloganı Dersim’de doğdu, ama Hakkâri’de, Şırnak’ta, Cudi’de yaşanan mantığın aynısını anlatıyor. Bu sloganı bir bölgenin acısı olmaktan çıkarıp bütün havzanın ortak deneyimi olarak taşımalıyız. Yani yerel mücadeleler kendi köyünü savunurken bir başka köyün de sözcüsü olduğunu bilmeli. Üçüncü adım hukuki dayanışma. Konaktepe davasında elde edilen “üstün kamu yararı yok” kararı bir emsal oluşturdu. Bu emsali başka bölgelerdeki davalarda kullanacak bir hukukçu ağı kurulmalı, böylece bir bölgede kazanılan hak diğer bölgeye de taşınabilir. Son olarak sınır ötesi bağ kurmak şart. Fırat-Dicle havzası Türkiye’yle bitmiyor, Suriye’ye, Irak’a, Rojava’ya kadar uzanıyor. Hasankeyf’i savunanla Rojava’da suyu için direnen, Irak’ta bataklıklarını geri isteyen Ma’dan (Bataklık Arapları) halkı aynı safta durmalı. Havza temelli mücadele dediğimiz şey kendi vadisini savunurken bütün nehrin akışını ve bütün halkların hakkını gözetmek anlamına geliyor.
- Suyun yaşam hakkı olarak tanınması, karar alma mekanizmalarının da değişmesini gerektiriyor. Peki, su yönetiminde söz ve karar yetkisi kimde olmalı?
Birincisi, havza ölçeğinde katılımcı bir karar mekanizması kurmak gerekiyor. Yaşamın asli unsuru olan suyun bir barajla, bir HES’le hapsedilmesi kararını Ankara’daki güvenlik bürokratlarına ve şirket temsilcilerine bırakamayız, o suyun nasıl kullanılacağına, erişimin nasıl olacağına kıyısında yaşayanlar, köy meclisleri, kadın örgütleri, meslek odaları karar vermeli. Sonuç bildirgesinde bunu somut bir örgütlenme modeline bağladık, köylerden, mahallelerden başlayan su komünleri kurulacak, bu komünlerin federasyonu olarak da bir Mezopotamya Su Meclisi oluşturulacak. Amed’den Musul’a, Basra’dan Süleymaniye’ye kadar nehir kentleri arasında bir “Nehir Kentleri Koalisyonu” kurma kararı da aldık, yani karar mekanizmasını yalnızca köy ölçeğinde örmüyoruz, havza boyunca kent diplomasisiyle de örme hedefimiz var.
İkincisi, sınıraşan sular için bağlayıcı bir sözleşme kurmak gerekiyor. Türkiye, Suriye, Irak, İran halkları, 1997 BM Sınıraşan Suyolları Sözleşmesi’ni ve Helsinki Kuralları’nı da dikkate alan, her ülkenin asgari su hakkını güvenceye alan bir metin üzerinde buluşmalı. Bu, devletlerin masaya oturduğu bürokratik bir diplomasiyle sınırlı kalamaz, çünkü bizim savunduğumuz halkların su diplomasisi su üzerindeki diplomasiyi devletlerin ve şirketlerin tekelinden çıkarmayı hedefliyor. Bunun ilk somut adımı olarak sular tamamen özgürleşene kadar Mezopotamya Su Forumu Ağı’nın diplomatik süreçlerde resmî muhatap olarak tanınmasını istiyoruz. Bugünkü gibi tek taraflı “hakkaniyetli kullanım” iddiasıyla yönetilen bir havza her zaman krize gebe kalıyor, Heseke’de Alouk Su İstasyonu’nun militarizmin baskısı altında sürekli kesintiye uğraması bunun en acil örneklerinden biriydi.
- Nehirlerin hukuki özne ve canlı varlık olarak tanınması önerisini Fırat, Dicle ve Munzur açısından nasıl somutlaştırıyorsunuz? Böyle bir statü neyi değiştirebilir?
Yeni Zelanda’da Whanganui, Kolombiya’da Atrato, Ekvador’da bütün ekosistemler zaten bu statüye kavuştu. Fırat’ın, Dicle’nin, Munzur’un da kendi adına dava açabilecek bir hukuki kimliği olmalı. Çünkü kaynak olarak bakıldığında su metalaştırılabilir, ticarileştirilebilir bir meta olarak görülüyor. Varlık olarak tanınması ise suyun yaşamın asli unsuru olduğunu, şirketlerin ve güvenlikçi politikaların nesnesi olmadığını gösteriyor. Şeffaf ve denetlenebilir bir süreç kurmak gerekiyor. Kırk dokuz yıllık su kullanım hakkı anlaşmalarının kime, hangi gerekçeyle, hangi ÇED sürecinden geçerek verildiği kamuoyuna açık olmalı, itiraz süreçleri de sürüncemede bırakılmamalı. Kürdistan’da birçok uygulama güvenlik politikalarının uzantısı olduğu için bu veriler ya saklandı ya da hiç paylaşılmadı, öyle ki dünyanın ve Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olan Ilısu’nun bugün hâlâ ÇED raporu yok. Biz de diyoruz ki suya dair bilgi halkların müşterek varlığı, hiçbir iktidarın ya da sermaye gücünün tasarrufuna bırakılamaz, bu yüzden tüm veriler ortaklaştırılmalı ve herkes tarafından erişilebilir olmalı. Devam eden Silvan ve Cizre barajları dâhil, bağımsız değerlendirmeden geçmeyen tüm mega projelerin ve kaya gazı sondajlarının durdurulması, ömrünü doldurmuş ve sismik risk üreten barajların sökülmesi gibi net radikal taleplerimiz olmalı. Van Gölü havzasının da Urmiye Gölü’nün yaşadığı çöküşe sürüklenmemesi için aynı şeffaflık ve önleme ilkesiyle korunması gerektiğini söylüyoruz.
- Su adaletini enerji ve gıda politikalarıyla birlikte ele almak neden önemli?
Enerji, su ve gıda meselesini birbirinden ayrı politika başlıkları olarak konuşmak bizi yanıltır, çünkü üçü de aslında aynı şeyin farklı yüzleri: suyu ve toprağı bir kaynak, bir meta olarak gören sermaye-güvenlik ortaklığının üç ayrı sahadaki görünümü. Bu yüzden su adaletini enerji ve gıda politikalarından koparmadan konuşmak gerekiyor.
Enerji tarafında gördüğümüz tablo şu: büyük şirketlerin borcu affedilirken köylünün suyunu çeken elektriğin kesilmesi kabul edilebilir bir durum sayılmaz. Daha önce de söylediğim gibi, halkın ihtiyacı yerine şirket çıkarını esas alan nükleer, hidroelektrik, hatta bazı büyük ölçekli yenilenebilir enerji projeleri aslında “yeşil kapitalizmin yeni yüzü”; isim ve söylem değişiyor ama mantık aynı kalıyor, su ve toprak yine bir avuç şirketin tasarrufuna bırakılıyor. Bunun karşısında ihtiyaç temelli enerji kooperatiflerinin kurulmasını savunuyoruz, yani enerjinin üretim ve dağıtım kararının da tıpkı suda önerdiğimiz köy meclisleri ve su komünlerinde olduğu gibi yerelde, ihtiyaç sahiplerinin elinde olmasını istiyoruz. Bu da ancak su hakkının, temel bir insan hakkı olarak anayasaya ve kanunlara açıkça yazılmasıyla güvenceye kavuşur. Bir hak anayasal güvenceye kavuşmadıkça her kriz ve kalkınma döneminde ilk feda edilen şey oluyor.
Gıda tarafında da aynı mantık işliyor. Agroekolojik üretime ve gıda egemenliğine geçiş bu adaletin ayrılmaz bir parçası, çünkü su yoğun monokültür tarım aslında suyu tüketen, köylüyü topraksızlaştıran bir model. Sanayi tarımı sürdükçe köylü kaybetmeye devam ediyor, önce toprağını ve suyunu, sonunda da üretici olarak kendi geçim biçimini kaybediyor. Kısacası su adaleti, enerji adaleti ve gıda egemenliği bizim için üç ayrı gündem değil, aynı mücadelenin üç ayağı: kim karar veriyor, kim kâr ediyor, kim kaybediyor sorusunun üç farklı alandaki cevabı. Birini diğerinden koparıp konuşmak, meselenin bütününü kaçırmak demek. Amed’de hep birlikte söylediğimiz gibi, Av Jiyan e, Av Aşîtî ye. Su yaşamdır, su barıştır. Suyu özgürleştiren halklar kendini özgürleştirecek ve barışı kuracaktır.
DEVAM EDECEK









