Aynadaki imge krizli, benlik inşası daha en baştan savunma mekanizmalarıyla; bastırmayla inkarla, bir tür süregelen yas ve tetikte olma haliyle şekillenir. Önce kendi diline vedalaşırsın. Hayatın boyunca çekeceğin bir karın ağrısına dönüşür zamanla bu yaşadığın
Hivda Yücekaya
Ben kendi anadilim olan Kürtçe ile hayatım başladığı anda tanıştım. Annemin ben çocukken söylediği Kürtçe ninnileri anımsıyorum.
Bir göl balığı yukarı bakınca kendi gördüğü kadar sanırmış gökyüzünü. Ben de Kürtleri kendi ailemdeki, köyümdeki kadar sanırdım. Kürtçe’yi de sadece bizim bildiğimizi sanırdım. İşte benim kendi anadilimle kurduğum ilk ilişki böyle başladı.
Türkiye’de çok uzun yıllar Kürtçe konuşmak yasaktı. Annem kamusal alanda ilk kez televizyonda Leyla Zana’dan duyduklarını anlatmıştı. Kalkıp halay çekmişler o zaman. Birçoğumuzun evdeki adı Berivan, Berfin, Beritan iken kimlikte başka isimler yazıyordu. Birçoğumuz ismimizden, konuştuğumuz dilden dolayı ırkçılığa maruz kaldık. Kaç mevsimlik Kürt işçi, çalışmak için gittiği yerlerde Kürtçe konuştuğu için dayak yedi.“Hayatımı rüyamı gördüğüm dilde yaşamak istiyorum derdi babam.” Metropolde büyüyen Kürt bir arkadaşımın da en büyük hayali bir gün Kürtçe bir rüya görmekti. Kürtçe bilmek, bilende ayrı bir yara oldu; bilmeyende çok ayrı.
Anadil hakkının önemi
Peki Türkiye’de yeniden barışın konuşulduğu bu günlerde, Kürtlerin uzun zamandır meşru ve en gerçek taleplerinden biri olan anadil hakkı neden bu kadar önemli?
Bir dille olan ilişkimiz, mülkiyet ilişkisi değildir. Maddi bir gerçeklikten, sahip olduklarından fazlasıdır. Seni oluşturan, hem seni sen yapan hem de başkalarıyla ilişkini belirleyen en önemli şeylerden biridir. Ama bir azınlık olarak doğmak, odaları sana ait olmayan bir evde fısıldayarak konuşmaya benzer. Kelimeler senin ağzından çıkar ama yankısı başkasının kuralına göre gerçekleşir. Ve o yankı iç ve dış ses olarak toplumsallaşmıştır. Sen daha kendi adını telaffuz etmeden önce; kamusal alanın egemen dili seni çoktan etiketlemiş, sınırlarını çizmiştir.
Lacan’a göre bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır. Dilin içine doğarız ve onun etkisiyle özneleşiriz. İçine doğduğumuz simgesel düzenin, yani Öteki’nin diliyle var oluruz. (Lacan, 1973/2013) Azınlık deneyiminde dünyayı anlamlandırdığın dil, sana ait olmayan; hatta zaman zaman senin varlığını inkâr eden bir dildir. Hiçbir zaman tamamen yerleşemediğin, eğreti durduğun bir lisanın içinde yaşamak; insanda benliğin en derin katmanlarında sürekli bir “eksiklik” ve “yurtsuzluk” duygusu bırakır. Konuşursun, ama hep bir tercüman gibi… Bu deneyim küçükken, yanlış bir şey yaptığı için değil; sırf azınlık olduğu için bir eksiklik, bir ayıp taşıdığı duygusuyla başlar. Başkasının sesini,bakışını kendi içine alır ve kendi varlığına yabancılaşır.
Krizli benlik inşası
Bu durum basitçe içinde olduğun toplumun dışarıdan kimliğine dair saldırma meselesi değildir. Toplumun egemen olan dili öznelerin bilinçdışı diline dönüşür, insanın kendi diline yabancılaşması büyük bir yıkımdır. Çünkü insan, kendini başkasının tuttuğu bir aynada izlemeye zorlanır. Aynadaki imge krizli, benlik inşası daha en baştan savunma mekanizmalarıyla; bastırmayla inkarla, bir tür süregelen yas ve tetikte olma haliyle şekillenir. Önce kendi diline vedalaşırsın. Hayatın boyunca çekeceğin bir karın ağrısına dönüşür zamanla bu yaşadığın. İnsanı kendi iç dünyasına kapatır veya onu sürekli kendini kanıtlamak zorunda olduğu bir performansın içine iter.
İşte azınlık bir çocuğun aşağı yukarı hayatı böyle başlar.
Frantz Fanon’un (1952/2020) işaret ettiği sarsıcı gerçek şudur: Azınlığın dünyasında çoğunluk, yalnızca bir nüfus üstünlüğü değil; o, neyi nasıl yaşayacağını belirleyen, sana bakışıyla sınırlarını çizen görünmez bir “Efendi”dir. Ve efendinin dünyasında yaşamak, onun bakışını kendi içine davet etmek demektir. Fanon’un deyimiyle; siyah deri, beyaz maskeler takmaya zorlanır. Kendini var edebilmek için efendinin dilini konuşmak, onun gibi düşünmek, onun seni sığdırdığı o dar kimlik parantezini kabul etmek zorunda kalırsın.
Ama bu durum, insanın kendine ihanet etmesidir. Çünkü Fanon’un da altını çizdiği gibi, özgürleşmek efendiden onay almak ya da onun sana sunduğu alanda “kabul edilebilir” bir azınlık olmak değildir. Özgürleşmek; efendinin tuttuğu o aynayı kırmak, onun bakışından kurtulmak ve kendi benliğin üzerindeki hakikati yeniden kurmaktır.
Özne efendinin sınırlarına sığmaz
Efendiden ayrılmak, yalnızca siyasi bir başkaldırı değil, kendi hakikatinin failliğini ele almaktır, bu özne için güçlü bir onarım. Çünkü özne, tarihin hiçbir anında efendinin çizdiği haritanın kodlarına sığmamıştır. Çoğunluğun sunduğu o görece “hoşgörü” — “Bak, artık TRT Kurdî var, Kürtler bu ülkede bakan oluyor, sizin ne derdiniz var?” diyerek sınırlarını çizdiği o hoşgörü — seni kendi özneliğinle var etmeye değil, belirlediği sınırlar içinde makbul bir öteki olarak tutmaya yarar. Oysa kendi diline sahip çıkmak, tam da bu bağı koparmakla mümkündür. Seni kuşatan dilden, bedene kazınan etiketlerden ve başkasının beklentilerinden sıyrıldığında açığa çıkanı tanımak… İşte insanı asıl özgürleştiren budur.
Bu özgürleşme çabası, insanı toplumdan koparmaz. Tahayyül ettiğimiz yeni yaşamda insan kendisi olarak toplumda var olur. Ne efendilerin yasakları olacak, ne de ötekilerin bakışıyla bakacağız kendimize. O yeni yaşamda biz de dilimizi konuşacağız, ağıtlar yakacağız, şarkılar söyleyeceğiz.
Çünkü o yeni yaşam, sokağın ortasında, bir dilde, bir karşılaşmada “Merhaba hayat, Merhaba Jiyan, em ji li vir in” diyebilmemizdir. Biz de buradayız; kendi dilimize, birbirimize sahip çıkarak.









