Barış ve demokratik toplum süreci Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve bütün dünyanın dikkatle takip ettiği bir olgu olarak devam ediyor. Dolayısıyla kısa süre önce yapılan MGK toplantısı da ilgiyle izlenmiştir. Zaten MGK toplantısı ve toplantıda alınacak kararlar üzerinde toplumda beklentiler yaratılmıştı. Öncelikle bu sorunun MGK’ya havale edilmesi, çözüm konusunda doğru bir tutumun izlenmediğini göstermiştir. Buna rağmen Kürtler, olumlu bir gelişme olacaksa, bunun MGK’da olmasını itiraz konusu yapmak istememişlerdir. Sonuçta beklenen MGK toplantısı yapıldı, ama gelişmeler, sürecin ihtiyaçlarına uygun olmadı. Devlet, bu defa da sürece ilişkin anlamlı bir adım atmadı.
Biliniyor, başından beri, sürece ilişkin olarak devlet adına konuşanlar, hem güya insani bir tutum takınmışlar hem sorunun çözümü için atılacak adımlar konusunda cömert bir görüntü vermişler hem de sürecin kısa zamanda bitebileceğine dair bir atmosfer yaratmışlardı. Hatta hatırlanacağı gibi sürecin ilk aşamasında, PKK’nin sürece karşı çıkacağı propagandası yapılarak, Sayın Öcalan’a, yurtsever Kürt hareketine güvensizlik yaratılmaya çalışılmıştı.
İki yıl oldu, sürece ilişkin yaşanan gelişmeler, devlet adına konuşanların hiçbir dediği olmadı.
Ama Kürt halkı adına başmüzakereci olarak süreci yürüten Sayın Öcalan’ın, sürecin ilerlemesi için birçok somut adım attığı bilinmektedir. Her şeyden önce PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakmış olması, başlı başına önemli ve hayati bir gelişme olarak ortadadır.
Buradan bakılarak denebilir ki Sayın Öcalan’ın önderliğindeki Kürt siyaseti yüz adım atmışsa, devlet beş adım ya atmış ya atmamıştır. Hatta, sayın Öcalan’ın çabalarıyla sürecin birinci aşaması tamamlanmış, silahlı mücadele dönemi kapanmış demek yanlış olmayacaktır.
Buna karşın devlet de bazı önemli adımlar atmıştır. Ancak devletin attığı adımlar hem sorunludur hem de sorunun çözümü için yetersizdir. Devletin icraatları yakında incelendiğinde, yapılanların çözümü sağlamakta uzak olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Devlet, en başından başlayarak, sürecin her aşamasında Kürtlerin adım atmasını isteyen bir beklenti yaratmıştır. Kürtler adına Sayın Öcalan cesur adımlar atarak, sürece anlam kazandırmış ve ayrıca devletin adım atmasının koşullarını yaratmıştır. Ama buna rağmen devlet, ya süreci rölantiye alarak yavaşlatmış veya sorun varmış gibi bir algı yaratmıştır. Bunun üzerine Kürtler adına Sayın Öcalan, sorumluluk almış ve bir çözüm geliştirerek yaşanan tıkanıklığın aşılmasını sağlamıştır. Böylece sıra tekrar devletin adım atmasına gelmiştir. Bu durumda devlet, önce oyalayarak, zamana yaymıştır. Kürtlerin sabrını zorlayan bu tutuma karşı eleştiriler ve tepkiler yükselince de beklentilere denk düşmeyen, oldukça problemli ve çok zayıf bir adım atmıştır. Ama hemen arkasında tekrar Kürtlerin adım atmasını istemiştir. Bu kısır döngü sürecin iki yıldır yaşanan her aşamasında ve herkesin gözü önünde, aynen tekrar etmiştir.
Çünkü devlet sorunu, Kürt sorunu olarak değil, silahların teslim edilmesi şeklinde yanlış tanımlanmaktadır. Teşhis, yanlış olunca tedavi de yanlış olacaktır. Bu durumu en iyi gösteren, devletin süreçle ilgili olarak geliştirdiği literatürdür. “Terörsüz Türkiye” ile başlayan yanlış kavramlaştırmalar, oluşturulan komisyonlara ve konuyla ilgili olarak çıkartılan yasaya “milli” kavramı iliştirilerek, “Kürt” sözcüğünden kaçınarak, Kürt sorunu çözülmez. Çok “milli”, denilerek, çok “tek millet” vs. söylemleri tekrarlanarak, “Kürt” adı yasaklanarak, Kürt sorunu çözülebilmiş olsaydı, 1900’lerin ilk yarısında çözülmüş olurdu. Demek ki bu şekilde bu sorun çözülmeyecek.
Devletin bu yaklaşımı, halkların barış beklentisinin ve demokratik çözümün gerçekleşmesine uygun bir yaklaşım değildir. Esasında devlet, çözüm umudu ve beklentisi yaratarak çözümsüzlüğü sürdürmek istemektedir. Çünkü devletin yapısal özelliği de mevcut konsepti de çözümün zorunlu kıldığı demokratikleşmeye uygun değildir.
Erdoğan’ın yeniden yapılandırdığı Türk devleti, tekçi özelliğinden doğayı demokratikleşmeye kapalı durmaktadır. Aynı şekilde devletin İŞİD bağlantıları da zihniyeti de demokratikleşmesine izin vermemektedir. Ayrıca Osmanlıyı referans alan devlet, bu nedenle de demokrasiye uzak durmaktadır. Dünyada gelişen demokrasi karşıtı rüzgâr, ABD’nin demokrasi düşmanlığını destekleyen tutumu, Erdoğan’ın demokrasiden uzak durmasını sağlayan başka nedenlerdir.
Erdoğan’ın demokratikleşmeye yanaşmamasının güncel nedenleri de önemlidir. Toplumun muhalif olan tüm kesimlerine karşı geliştirilen saldırılar ve bu saldırıların sürekli ve sistemli bir biçimde sürdürülmesi, Erdoğan/Bahçeli ikilisinin demokrasiye yanaşmayacağının çok açık ifadesidir.
Zaman zaman ortaya çıkan sosyal ilişkilerdeki pozitif yaklaşımlar, anlamlı ve değerli bulunabilir. Ancak bu tutumun, bir halkın özgürlük ve demokrasi sorununun çözümünde belirleyici bir etki yapmayacağı, herkesin malumudur.
Gerçek çözüm demokratikleşmeyi sağlayacak doğru politikalardan geçmektedir. Bunun için de yeni bir sayfa açılmalı, yeni bir dönem başlatılmalıdır.









