Negatif barış, silahlı çatışmanın ve doğrudan şiddetin sona ermesidir. Pozitif barış ise adaletin, eşitliğin, hakların, demokratik katılımın ve birlikte yaşama koşullarının güvence altına alınmasıdır
Celile Babaoğlu
Türkiye, Kürt meselesinde yeni bir sürecin eşiğinde. Sürecin resmî adı “Terörsüz Türkiye”. Kürt siyasal hareketinin kullandığı kavram ise “Barış ve Demokratik Toplum”. İki adlandırma arasındaki fark, yalnızca kelimelerden ibaret değil. Tam da burada tıbbi bir soru ortaya çıkıyor: Bir süreç daha başlamadan enfekte olur mu? Olabilir. Çünkü her tedavi süreci yalnızca atılacak adımlardan ibaret değildir. Geçmişten taşınan güvensizlikler, karşılanmamış beklentiler, farklı toplumsal hafızalar ve siyasal dildeki ayrışmalar da sürecin bünyesine girer.
Bunun için önce anamnez gerekir. Anamnez, hakikati bilmektir. Hakikate yalnızca belgelerden değil, insanların yaşadığı acılara empatiyle yaklaşarak da ulaşılabilir.
Bugünkü süreci anlamak için bu nedenle anamneze dönmek gerekiyor. Yaklaşık yüz yıllık birikim görülmeden, geçmişte uygulanan politikaların nerede sonuçsuz kaldığını, nerede yeni komplikasyonlar yarattığını ve bu kez neyin farklı yapılması gerektiğini anlamak mümkün değil.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Zemin değişiyor
Osmanlı’nın son döneminde devletin kendisi “Hasta Adam” olarak tarif ediliyordu. Bir yandan çözülmeyi durdurmaya çalışan devlet, diğer yandan merkezileşmeyi güçlendiren idari ve askerî politikalar geliştiriyordu. Hamidiye Alayları da bu dönemin ürünlerinden biriydi. Ağırlıklı olarak Kürt aşiretlerinden oluşturulan bu yapı, merkezî otoriteyi güçlendirme ve güvenlik politikasının bir parçası olarak kullanıldı. 1908 sonrasında siyasal alan genişlerken Kürtlerin dil, eğitim, yerel yönetim ve siyasal temsil talepleri de daha görünür hâle geldi.
İmparatorluğun ardından Cumhuriyet kuruldu. 1921’den 1924’e geçişle birlikte devletin örgütlenmesi ve yurttaşlığın tanımı yeniden şekillendi. 1925-1938 Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim gibi isyanlar ve bunlara verilen sert güvenlikçi karşılıklar sonrasında mesele giderek daha fazla güvenlik ekseninde tarif edildi.
Dil ve kimlik alanındaki kısıtlamalar, siyasal temsil sorunları ve güvenlik politikaları zaman içinde birbirini besledi. 1984’te silahlı çatışmanın başlamasıyla tablo akut bir döneme girdi.
Ölümler, zorunlu göçler, yıkımlar ve travmalar toplumsal dokuda derin izler bıraktı. Akut dönem uzadıkça çatışma kronikleşti; komplikasyonları ise kuşaktan kuşağa taşındı.
Özal dönemindeki çözüm arayışı, 1993 ateşkesi, ardından 2000’li yıllardaki demokratik açılım ve 2013–2015 çözüm süreci, farklı tedavi girişimleri olarak ortaya çıktı. Fakat hiçbirinin kalıcı bir tedaviye dönüşmesi mümkün olmadı. 2015’ten sonra tablo ağır biçimde nüks etti; çatışmanın tahribatı toplumsal dokunun en küçük hücrelerine kadar yayıldı.
Ölümler, yerinden edilmeler, yıkılan kentler ve derinleşen güvensizlik, önceki komplikasyonların üzerine yenilerini ekledi. Bir önceki dönemin yaraları kapanmadan yenileri açıldı. Oysa sevgi, empati, dayanışma ve birlikte yaşama iradesi, toplumsal bağışıklığın parçalarıydı. Fakat bu koruyucu mekanizmalar yeterince güçlenemedi. Barış yaşatmak istedi; savaş öldürdü. Fakat bugüne kadar kazanan çoğu kez savaş oldu.
Yeni tedavi protokolü
2015’te yarıda kalan sürecin ardından bugün yeniden bir yol açılmış durumda. Bu kez önemli farklardan biri, sürecin Meclis zeminine de taşınması. 27 Şubat 2025’te Sayın Öcalan’ın yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, silahlı mücadelenin sona erdirilmesinin yanı sıra demokratik siyaset ve demokratik entegrasyon perspektifini de ortaya koydu. Ardından PKK fesih ve silah bırakma yönünde karar aldı.
Burada tıbbi açıdan kritik ayrım şu:
Silahların susması tedavinin tamamlanması değildir; ateşin düşmesidir.
Ateşin düşmesi önemlidir. Fakat ateşin düşmesi, çatışmayı üreten nedenlerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Barış araştırmalarında da benzer bir ayrım vardır: Negatif barış, silahlı çatışmanın ve doğrudan şiddetin sona ermesidir. Pozitif barış ise adaletin, eşitliğin, hakların, demokratik katılımın ve birlikte yaşama koşullarının güvence altına alınmasıdır.
Bu nedenle sürecin TBMM zeminine taşınması ve 2026’da hukuki düzenlemelerle desteklenmesi önemli bir eşik oluşturdu. Ama asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Eşit yurttaşlık, demokratik siyaset ve demokratik toplum gerçek bir karşılık buluyor mu? İnsanlar kimliklerini ve anadillerini özgürce ifade edebiliyor mu, siyaset yapma kanalları açık mı? Bütün bunların yanında, kadınların sürece nasıl ve hangi konumda katılacağı da belirleyici. Kadınlar bu tedavinin yalnızca bakımını üstlenenleri değil, siyasal özneleridir. Dolayısıyla mesele kadınları sürece dahil etmek değil; sürecin nasıl kurulacağına dair söz ve karar sahibi olmalarıdır. Bu tablo, yalnızca ne yapılacağını değil, ne kadar hızlı yapılması gerektiğini de gösteriyor. Yıllardır yaşanan kayıplar nedeniyle artık elimizi çok daha hızlı tutmalıyız. Nasıl ki kalbi duran bir insan için dakikalar hayati önem taşıyorsa, barış için de zaman kaybetmeden hayat kurtarıcı adımlar atmak gerekiyor. Çünkü geciken her adım, yeni bir kaybın ve yeni bir yaranın kapısını açabilir.
İşte koruyucu hekimlik burada başlar: Çatışmayı yeniden üretecek koşulları ortadan kaldırmak. Hipokrat geleneğinin “önce zarar verme” ilkesi de tam burada anlam kazanır. Çünkü bir hekimin sorumluluğu yalnızca o anki tabloya müdahale etmek değil, yeni bir zarar doğurabilecek koşulları da gözetmektir. Siyaset için de ölçü bundan farklı olmamalıdır.
Belki de sorumuzun yanıtı tam burada: Asıl mesele, dilde yayılan enfeksiyon belirtilerini büyümeden fark etmek, önlemek ve nüksü engelleyebilmektir.









