Telafisi imkânsız bir hayatın içinden geçiyoruz ve her şey benzemeye, sıradanlaşmaya, sonra da aynılaşmaya başlıyor. Geçtiğimiz, gördüğümüz, seyrettiğimiz, dokunduğumuz her şey bir anıya hapsediliyor. Hayat, insanı nerede ve nasıl olursa olsun bir yerde hükme bağlıyor. Halüsinasyonlar, halden düşmeler birbirini kovalayıp teselli arıyorlar.
Konuşmanın farklı yolları var, elbette ifade etmenin de. Bazen bir yazım yanlışı, bazen bir yanlış okuma, insanın ufkunu açabilir. İnsan bu ve hayat boşluklarla dolu. Görmenin ve göstermenin birçok yordamı da var, yoksa da insan yeniden bulur. İnsan ve hayat arasında hep bir boşluk var.
Sonların kıymeti ve kıyameti ayrı cümlelerde ve zamanlarda kuruluyor ama bazen bir günde yaşanıyor. Üst üste gelip insanı nişangâh yapan detaylar, her yerin vurgununda kendine yer bulanlar ve geçip gidene bakıp geçmeler. Hayat ıskalamaya meyilli, insan vazgeçmeye eğilimli. Geçen gider ve gelen de gidecektir.
Yalanların büyüsü kalabalıkları seviyor, kalabalıklar da büyülü yalanları. İnsan oyun diye lakap takmıştı dünyaya, yaşanıyor ve yaşatılıyor işte. Çarçur edilen haysiyet, yeniden ayaklanmanın handikapları ve yürümenin azap olmuş hali. İnsan kuşatılandır, yeni yüzyılda hep öyle anılacak gibi dünyaya davranan. Değişmeyince devşirilmek zorunda kalınan soylar, göçler, kaçmalar ve tarihsiz aşkların sonları, götürüyor ve burada bırakıyor.
Mekanların tarihi ve tahribatı, zamanların erteleme alışkanlığı, herkesi yerinde bırakıyor. İnsan sığındığı sözcüklerle kendine ev yapıyor, imlasız ve insansız. Ağlaştığımız yaralar, gün gelir kahkahaların şahidi olur. Dünya bu, dönünce ne yapacağı belli olmaz.
Sonradan anlaşılan anlar ve aynılaşan günlerin çemberinde, insan uyurken ip atlıyor hepsinin üstünden ya da yenilgilerini ipe diziyor. Saymak, sanmak ve sanılmak üçgeninde ve çemberin içinde bir sayılmak, insanı kendisine böldürüyor. Eksik, eski ve esrik. İnsan bu, anladıkça kendine dönüp bakmayı ihmal eden.
Çekmeceler ve uçurumlar arasındaki kareye sıkışmış insan fotoğrafı, armağandır yenilgi yıllarına ve coşkulu serüvenlere. Günlerin günlere yabancılaştığı, öfkelerin anılara karıştığı zamanların tam da ortasındayız. Hafıza çünkü politik kalmak mecburiyetinde volta atmaktadır. Sessizlik biraz ihtiyaçtır, ihlal edilmiş hayatların hastanesidir.
İddia edilen hayatların rüyası ve idealize edilmiş yaşamların hüsranı birbirini toplayamıyor ve eşiklerin ihtişamında esir ediyor. Seferber edilmiş hislerin gitmediği durak, varmadığı kapı kalmıyor bir gün; sonra tüm günlerin endamına hayran hayran bakıp yürüyor insan. Kimdi, nereden gelip nereye giderken burada kalmıştı, bilinmiyor.
Tereddütler çağında çağrılıyoruz ve adımız hikâyelerimizde kayboluyor ya da hikâyelerimizde kaybolurken tesadüfler yaşıyoruz. İnsan ufku bazen ufku da geçiyor ve manzara yerinde kalıyor, devam eden hayat ise eşlik ediyor; hayatlar böyle de yaşanıyor. İnsan zaten en fazla şahittir ya da eşiktir ve eşlik eder.
Haftanın kitap önerisi: Evrim Alataş, Mayoz Bölünme Hikâyeleri / İletişim Yayınları









