Sol Parti’nin Berlin zaferi, ardından geçen hafta 50 bin öğrencinin zorunlu askerliğe karşı okul grevleri düzenlemesi ve gene geçen cumartesi Alman Sendikalar Birliği DGB’nin çağrısıyla farklı kentlerde Merz hükümetinin sosyal politikalarını protesto için sokaklara çıkan 175 bin insan, acaba Almanya’da ibre sol muhalefetten yana mı dönüyor sorusunu akla getirdi. Yarın, yani 3 Ekim’de Berlin ve Stuttgart’ta Alman barış hareketinin çağrısıyla barışseverler savaş hazırlıklarını protesto etmek için sokakları dolduracak.
İnsanların, özellikle emekçilerin ve gençlerin egemen siyaseti protesto etmeleri elbette umut verici. Ancak bu eylemler Almanya’daki çoğunluk toplumunun “sola” meyletmesi anlamına gelmemektedir. Hatta eylemler egemen siyasete gerekli baskıyı uygulamaktan uzaktır. Uzaktır, çünkü baskı oluşturabilecek kitleselliğe ulaşamamış ve (DGB’nin mitinglerine bakarsak) egemen siyaseti köşeye sıkıştırmaya yeterli talepler öne sürememektedirler. Koalisyon görüşmelerine başlayan ve hükümet ortağı olabilmek için seçim vaatlerinden taviz vermeye hazırlanan ve burjuva medyasından icazet almaya can atan Sol Parti’ye bakarak da Almanya’da önemli bir değişimin olmayacağını öngörebiliriz.
Amacımız Sol Parti’nin seçim başarısını veya sokaklara çıkan eylemcileri küçümsemek değil. Aksine, Sol Parti ne kadar çok oy alır, sokaklar eylemlerle ne denli şenlenirse, umudumuz o denli artar. Vurgulamak istediğimiz nokta, şu anki seçim başarılarının ve eylemlerin çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecini ve bunu körükleyen egemen siyaseti geri püskürtecek güçte olmamalarıdır.
Düşüncemizi DGB Başkanının merkezi mitingde yaptığı konuşmanın içeriği ile açmaya çalışalım: Fahimi, hükümetin sosyal kısıtlama adımlarını ve sendikal haklara yönelik saldırılarını eleştirirken, sosyal bütçelerin boşaltılmasına neden olan militarist dönüşümü, savaş hazırlıklarını ve silahlanma giderlerini tek kelime ile anmadı. Sermayeden “kararlı bir girişimcilik ruhu”, Merz hükümetinden de “iç pazarı korumasını” talep eden Fahimi, sosyal dengesizliği protesto etmek için örgütledikleri eylemde, bu sosyal dengesizliği yaratan sömürü sitemini de hiçbir şekilde sorgulamadı.
Hal böyle olunca, dünyanın en büyük sendikalarının çatı örgütü (kendi iddiaları), egemen siyasetin elinde yararlı bir kukla olmaktan öteye gidemiyor. Genel grev hakkını zamanında hiçbir direniş göstermeden teslim edip egemen siyasete eklemlenen, sadece işçi sınıfının imtiyazlı kesimlerini korumaya odaklanan ve silah tekellerinin savunuculuğunu üstlenen Alman sendikal bürokrasisinden daha fazlasını beklemek naiflik olurdu doğrusu. Silahlanmaya “yeni iş yerleri açılacak” ve “sanayisizleşmenin panzehri olacak” gerekçeleriyle destek veren, “sosyal partnerlik” kisvesi altında işletmelerde “Co-Manager’lik” üstlenerek, sermayenin çıkarlarını savunan bir sendikacılık anlayışından sınıf mücadelesi vermesini bekleyecek değiliz herhalde.
175 bin kişinin katıldığı DGB eylemlerine haber değeri dahi vermeyen burjuva medyası ise öğrencilerin zorunlu askerliğe karşı gerçekleştirdikleri okul grevlerinden ve barış hareketinin yarın gerçekleştireceği Berlin ve Stuttgart eylemlerinden son derece rahatsız oluyor, karalamak için elinden geleni yapıyor. Nihayetinde Alman barış hareketi, tüm zayıflığına ve bölünmüşlüğüne rağmen, “neyin ne olduğunu” söyleyerek, Rosa Luxemburg’un Ferdinand Lassale’e ithaf ettiği gibi, devrimci bir eylemde bulunuyor. Savaşlara hayır diyen, toplumun militaristleştirilmesini, demokratik ve sosyal hakların kısıtlanmasını reddeden; sağlık, eğitim ve bilimin savaş hazırlıklarına ve silah tekellerine tabi kılınmasına karşı çıkan; silahsızlanmayı, nükleer silahların yasaklanmasını, uluslararası hukuka uygun barışçıl ve diplomatik çözümleri talep eden barışseverler, egemen sınıfların etine diken batırıyorlar.
Kendi devletinin emperyalist yayılmacılığına ortak olan, “asıl düşmanın kendi ülkesinde olduğunu” göremeyen ve sermayenin partneri olan bir sendikacılık anlayışı, bırakın sınıf mücadelesini, demokratik ve sosyal hakları, işçi sınıfının mücadeleleriyle elde edilmiş, ama artık un ufak hale gelmiş kazanımları dahi korumaktan aciz kalacaktır








