Bölgenin tamamında ulusal, uluslararası ve yerel sermayenin birlikte yürüttüğü çok büyük bir yıkım var, buna karşı duracak olan tek başına ekoloji mücadelesi olamaz, kitle örgütlerini ve toplumu kapsayan bir karşı koyuş gerekiyor
Komünler burada mücadelenin asıl yürütücüsü olabilir, yerelin içinde bulunduğu, mücadele ettiği, mücadele ederken ekolojik yaşamın nasıl kurulabileceğini de tartışan bir örgütlenme modeli olarak düşünüyoruz bunu
Tahribat savaşın bir sonucuysa barışı ve demokratik toplumu savunmak da ekoloji mücadelesinin ana gündemi olmalı. Tahribata karşı mücadele ederken öte yandan yeni yaşamı ekolojik biçimde örmenin tartışmalarını da yürütüyoruz
Duygu Kıt
Akbelen, Munzur, Karagöz, Heskîf, Cûdî, Gabar, Fırtına Vadisi, Cankurtaran, Kaz Dağları, İliç, Deştin, Dicle, Varto ve nicesi… Yıllardır sayısız yıkıma maruz kalan bu topraklar, geri dönülemez bir tahribat yaşıyor. Kimi zaman maden, kimi zaman ağaç kıyımı, kimi zaman enerji kimi zaman da yangınlarla yok edilen ülke coğrafyasının tamamında doğayı merkeze alan bir koruma ve yenilenme politikası hayati bir ihtiyaçken atılan her adım sermayeye daha fazla kar taşıma kaygısı gütmeye devam ediyor. Şimdi yeni bir sürecin eşiğindeyken dağlar ve sular için bir ihtimal daha gündemde. Ya ‘kirletilememiş’ doğa korunacak ya da yıllarca kendi yerlisine yasaklanan bölgeler maden başta olmak üzere ekolojik yıkıma açılacak. Peki yasaklı alanların açılmasıyla birlikte doğayı ne bekliyor? Dünyadaki kimi örnekler gibi, barış geldiğinde ormandaki testere sesleri artacak mı? Geçmişte yaşanan ekolojik tahribat, zorunlu göç ve hafıza kaybı nasıl kayıt altına alınmalı? Ekoloji hareketi barış sürecinin nasıl bir öznesi olabilir ve olası yeni yıkımlara karşı nasıl bir mücadele hattı kurulmalı? Ekolojist Agit Özdemir ile doğanın ve insanın hafızasını, yasaklı alanların açılmasıyla ortaya çıkabilecek riskleri ve sürecin ekolojik perspektifinin nasıl olması gerektiğini konuştuk.
- Önümüzdeki süreçte geçmişte güvenlik gerekçeleriyle yasaklanan, girilemeyen bölgelerin yeniden açılması gündeme gelebilir. Dünyada benzer barış ve çatışma çözümü süreçlerinden sonra doğa üzerinde nasıl bir tablo yaşandı, Kürdistan coğrafyası için de benzer bir senaryo mu öngörüyorsunuz?
Bu bizim için yeni bir mesele sayılmıyor, aslında uzun zamandır bekleyip öngördüğümüz bir süreçten söz ediyoruz. Kürdistan coğrafyası, su başta olmak üzere yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bakımından son derece verimli bir coğrafya. Dünyadaki çatışma çözümü ve barış anlaşmalarından sonraki süreçlere baktığımızda doğa tahribatının hep arttığını gördük, bu konuda tecrübemiz var diyebiliriz. En kritik ve en yakın örnek Kolombiya. FARC çekildi, silahlar sustu, ama bu sefer ormana giren testere ve iş makinesi sesleri arttı, bombaların yerini madenlerde patlatılan dinamit sesleri aldı. Su varlıkları üzerinde yeni baraj ve HES projeleri devreye girdi, paramiliter güçlerin de içinde olduğu kuralsız, hukuksuz, vahşi bir madencilik hâlâ sürüyor. Sermaye açısından baktığımızda aynı senaryonun bizi de burada beklediğini her gün gözlemliyoruz. Cûdî’de, Gabar’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta yıllardır “güvenlik bölgesi” diye kapalı tutulan dağlar, vadiler, ormanlar için şimdi “açıldı” deniyor. Devlet yetkilileri buraları “bakir topraklar” olarak görüyor, ulusal ve uluslararası sermaye de bu bölgelerdeki “kaynak”ların “milli sermaye’’ye kazandırılması için çağrı üstüne çağrı yapıyor.
- Peki bu baskı ve tahribata karşı ekoloji hareketinin elinde nasıl bir güç var?
Ama bunun karşısında duran bir güç de var. 90’lı yıllardan beri mücadele deneyimi biriktiren, güçlü bir ideolojik altyapısı olan, birçok yerde kurumsallaşmış, Türkiye’deki ve dünyadaki diğer ekoloji mücadeleleriyle dayanışma ve iletişim içinde bulunan bir ekoloji hareketinden bahsediyorum.
- Bu deneyime ve örgütlülüğe sahip bir hareket olarak, ekoloji mücadelesi bu süreçte nasıl bir pozisyon almalı, pratikte nasıl bir mücadele hattı kurulmalı?
Şimdi “ne yapılmalı” sorusuna gelirsek, birkaç adımdan bahsedebilirim. Öncelikle şunu net koymak gerekiyor. Bölgenin tamamında ulusal, uluslararası ve yerel sermayenin birlikte yürüttüğü çok büyük bir yıkım var, buna karşı duracak olan tek başına ekoloji mücadelesi olamaz, tüm demokratik kitle örgütlerini ve toplumu kapsayan bir karşı koyuş gerekiyor. Zaten bölgedeki ekolojik yıkımlarda doğa hep savaşın bir hedefi ve aracı oldu, bu yüzden ilk iş barış sürecinin aktif öznesi olmaktan geçiyor. Savaşın en büyük ekolojik yıkım olduğunu bilerek savaşa karşı barış mücadelesini büyütmek gerekiyor.
- Barış sürecinin aktif öznesi olmayı ilk adım olarak koyduğunuza göre, bundan sonraki adım ne olmalı? Elinizde mevcut bir ekolojik tahribat ve proje envanteri var mı?
İkinci adım envanter çıkarmak. Zira elimizde net bir envanter yok. Özel güvenlik bölgelerine, yasak alanlara, çatışma bölgelerine giriş yıllardır yasaktı. Aynı şekilde birçok proje ihalesiz, hukuksuz biçimde yürütüldü; çatışmalar gerekçe gösterilerek ÇED dahil pek çok yasal prosedürden muaf tutuldu. Bu yüzden yıllardır net bir envanter çıkarma imkânımız olmadı. Şimdi çatışmaların durması bize bu imkânı sağlıyor. Hâlâ birçok engel olsa da bu çalışma eksik de olsa yapılmalı. Hangi bölgede kaç maden ruhsatı alındı, hangi HES projesi mahkemede bekliyor, hangi baraj lisansı yeniden gündeme gelebilir, bunların haritasını şimdiden çıkarmalıyız. Çünkü şirketler bir kararın açıklanmasından saatler sonra harekete geçebiliyor, biz de aynı hızla cevap verebilmeliyiz
- Bu hıza ayak uydurabilmek için hukuki zeminde önceden ne gibi bir hazırlık yapılmalı?
Üçüncüsü, hukukun fiilen askıya alındığı bir süreçten geçiyor olsak da hukuki zemin kurmak yine de faydalı olacaktır. ÇED süreçlerine itiraz dilekçeleri, dava dosyaları önceden hazırlanmalı, yerel halk da bu süreçlere nasıl katılacağını bilmeli. Çünkü şu an birçok ihale ve faaliyet zaten hukuksuz biçimde sürüyor.
- Bu mücadelede yerel halkın, özellikle köylülerin ve kadınların rolünü nasıl tarif ediyorsunuz? Örgütlenme nasıl kurulmalı?
Tam da buradan dördüncü adım devreye giriyor, toplumsal örgütlenmenin örülmesi. Yerel halk, köylü, çoban, kadın örgütleri şirketlerin ilk muhatabı olacak insanlardır. Zira yıkımdan en çok etkilenenler onlar. Onlar mücadelenin içinde yer almadan, tahribatı ve yaşanacak senaryoları fark etmeden hiçbir hukuki mücadele tek başına yetmiyor. Komünler burada mücadelenin asıl yürütücüsü olabilir, yerelin içinde bulunduğu, mücadele ettiği, mücadele ederken ekolojik yaşamın nasıl kurulabileceğini de tartışan bir örgütlenme modeli olarak düşünüyoruz bunu. Kolombiya’da paramiliter gruplar otorite boşluğunu doldurdu, burada da benzer bir boşluk oluşturulmak isteniyor, o yüzden yerel öz savunma ve izleme komiteleri şimdiden kurulmalı.
- Yerel örgütlenmenin yanında, ulusal ve uluslararası dayanışma bu mücadelede nasıl bir rol oynamalı?
Son olarak Türkiye ekoloji mücadelesi ve uluslararası ekoloji hareketleriyle dayanışmayı güçlendirmek gerekiyor, çünkü bu sürecin görünür kalmasını sağlıyor. Bunun zemini zaten var, uzun yıllardır ördüğümüz bir alan burası. Barış ve demokrasi zemininde yeniden yan yana gelip mücadeleyi büyütecek bir hat kurmak gerekiyor. Kolombiya ve benzer örnekler barış ortamında yaşam savunucularına yönelik şiddetin arttığını gösteriyor, bu risk Kürdistan’da da var, çünkü ekoloji mücadelesi sermayeyle her gün karşı karşıya geliyor ve bir o kadar da yalnız kalıyor. Bunları yapmadan kapalı alanların açılmasını bekleyip ardından tepki vermek yetmiyor, taleplerimizi şimdiden netleştirmeli, barış sürecinin aktif bir öznesi olmalı, ittifaklarımızı güçlendirmeliyiz.
- Az önce barış sürecinin aktif bir öznesi olma vurgusunu bir kez daha yaptınız. Bu bağlamda barışın ekolojik bir mesele olarak ele alınması sizce ne anlama geliyor?
Bence meselenin özü şu, 90’lı yıllardan beri Kürdistan doğası hem savaşın ana hedefi hem de savaşta kullanılan bir araç oldu. Tüm tahribatın arkasında devletin güvenlikçi politikalarını görüyoruz, dolayısıyla bu tahribatı sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile bağlantılı okumak gerekiyor. Tahribat savaşın bir sonucuysa barışı ve demokratik toplumu savunmak da ekoloji mücadelesinin ana gündemi olmalı. Bu yüzden uzun zamandır “barışın ekolojisi”ni konuşuyoruz. Bununla yalnızca tahribata karşı durmayı kastetmiyorum, aynı zamanda yeni yaşamın ekolojik temelde kurulmasını, demokratik-ekolojik toplumun inşasını da kastediyorum. Yani bir yandan tahribata karşı mücadele ederken öte yandan yeni yaşamı ekolojik biçimde örmenin pratiklerini ve tartışmalarını da yürütüyoruz.
- Yeni yaşamı ekolojik biçimde örme çabanız geçmişle yüzleşmeyi de içeriyor sanırım. Bu bağlamda, yasaklı alanların açılmasını yalnızca coğrafyanın yeniden erişilebilir hale gelmesi olarak mı okumalıyız?
Hayır, böyle bir okuma tahribatın durumunu ve devletin siyasi tercihlerini gizliyor. Bir vadinin, bir meranın, bir köyün “yasaklı bölge” ilan edilmesi yalnızca teknik bir güvenlik kararı sayılmaz, bu aslında siyasi bir tercih, bu tercih sorgulanmadan geçilirse mesele eksik, hatta çarpık kalır. Cûdî’de, Dêrsim’de, Hakkâri’de bu yasaklar çoğu zaman köy boşaltmalarıyla, orman yakmalarıyla, devletin kendi resmi belgelerinde “denizi kurutma” diye adlandırdığı operasyonlarla birlikte geldi. O toprağı yasaklayan zihniyetle o insanı zorla yerinden eden, ormanı yakan, suyunu ticarileştiren, Heskîf’i ve Geliyê Godernê gibi hafıza mekânlarını sular altında bırakan zihniyet aynı zihniyet, bunları ayrı meseleler gibi ele almak meseleyi eksik okumamıza neden olur.
- Bu geçmişin ortaya çıkarılması için nasıl bir yüzleşme ve hesaplaşma mekanizmasına ihtiyaç var?
Bu yalnızca ekoloji mücadelesinin cevap verebileceği bir mesele olmaktan çıkıyor, bence üç başlık birlikte, ekoloji politik bir mesele olarak ele alınmalı. Birincisi, neden yasaklandığı sorusu bir arşiv meselesi olmaktan çok bir hesap sorma-hesap verme meselesi. 1990’larda “terör”, öncesinde “isyan” gerekçe gösterildi, hangi kararın hangi tarihte, hangi makam tarafından, hangi siyasi hedefle alındığı arşivlerden çıkarılmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalı.
Bu yalnızca bir belgeleme işi olmaktan öteye geçiyor, sistemin bugüne kadar inkâr ettiği bir siyasetin resmi olarak kayda geçmesi anlamına geliyor.
- Arşiv çalışmasının yanında, tahribatın dökümü ve zorunlu göç meselesi bu hesaplaşmada nasıl yer almalı?
İkincisi, o coğrafyada yaşanan tahribatın dökümü çıkarılmalı, kaç köy yakıldı, kaç hektar orman yok edildi, hangi mera kullanılamaz hâle geldi. Bu rakamlar bir kayıp listesinden ibaret kalmıyor, aslında bir sorumluluk listesi oluşturuyor, kararı kimin verdiğini, kimin uyguladığını, bugün bundan kimin rant sağladığını da aynı dökümün parçası saymalıyız. Üçüncüsü, zorunlu göçün hikâyesi anlatılmalı, o topraktan zorla yerinden edilen insanlar nereye gitti, ne kaybetti, geri dönüş bugün fiilen neden hâlâ engelleniyor. Bu, sadece bir mağduriyet hikâyesi anlatmaktan ibaret kalmıyor, asıl amaç zorla yerinden edilmenin bir yönetim ve tasfiye aracı olarak nasıl kullandığını göstermek.
- Hafıza mekânları bu üç başlığın neresinde duruyor, yasaklı alanların açılmasında asıl kazanım sizce ne olmalı?
Hafıza mekânları bu üç başlığın dışında, ayrı ve kendi başına siyasi bir mesele olarak durmalı. Mezarlıklar, ziyaretgâhlar, eski yerleşim yerleri, kutsal sayılan varlıklar, dereler, bunların haritası çıkarılmadan yapılan bir “açılış” toprağı yeniden metalaştırmaktan, hafızayı bir kez daha gasp etmekten öteye gitmiyor. Cilo-Sat örneği bunu net gösteriyor, bir dağ önce millî park diye “açılıyor”, festival bitince yeniden yasaklanabiliyor. Bu da gösteriyor ki “açılış” sözü tek başına hiçbir güvence taşımıyor, devletin inisiyatifine bırakılmış, keyfi biçimde geri alınabilen bir mesele olarak kalıyor. Bizim için bu, halkların denetlemesi ve takip etmesi gereken siyasi bir süreç olmalıdır. Kısacası coğrafyanın erişilebilir hâle gelmesini tek başına bir kazanım saymıyorum. Asıl kazanım, o coğrafyada yaşanan yıkımın resmi olarak kayda geçmesi, bunun siyasi sorumlularının hesap vermesi ve oradan sürülenlerin geri dönüş hakkının anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması olur.
- Geri dönüş hakkının anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini söylediniz. Peki geri dönüşün gerçekten mümkün olabilmesi için yalnızca hukuki güvence yeterli mi? Devletin hangi somut koşulları sağlaması gerekiyor?
Geri dönüş meselesini bir ev inşa etme, yol yapma meselesine indirgemek büyük bir yanılgı olur. Köy yakmalarla devletin asıl hedeflediği şeylerden biri, Kürtlerin binlerce yıllık insan-doğa ilişkisini, yani bir halkın kendi coğrafyasıyla kurduğu bağı kesintiye uğratmaktı, çünkü bu sıradan bir güvenlik önlemi olmaktan çok bir asimilasyon ve tasfiye siyasetiydi. Yaşamı bir bütün olarak görmek gerekiyor, insanın yaşadığı ev, suyunu içtiği dere, ziyaretgâhı, mezarlığı, tarım yaptığı bahçesi, bunların hepsi bir toplumu, bir hafızayı, bir kimliği oluşturuyor. Tüm bunların korunması gerekiyor. Bunları yok eden ve tahrip eden tüm projelerin durdurulması gerekiyor. Bu altyapı sağlanmadan yalnızca “dönebilirsiniz” denilerek gerçekleştirilen bir geri dönüş yeni bir mağduriyet süreci yaratır, bu da devletin sorumluluğunu bir kez daha halkın sırtına yıkmak olur.
- Bunu somutlaştıran bir örnek verebilir misiniz?
Cûdî’nin en büyük köylerinden biri olan ve 90’lı yıllarda bombalanan Kuşkonar köyü bunun somut örneği. Köylüler bu süreçle birlikte köylerine dönmek istiyor, ama yol yok, su yok, mayınlardan hâlâ temizlenmemiş meralar var, insanlar hâlâ çadırda yaşıyor. Oysa devlet aynı Cûdî’de maden ocakları ve kalekollar için yüzlerce kilometre yol yaptı, sermayeye ve askeri yapılara giden yol var, köye giden yol yok. Bu tablo önümüzdeki sürecin devlet açısından neyi öncelediğini, halkın geri dönüş hakkını ne kadar ciddiye aldığını şimdiden gösteriyor, biz de taleplerimizi buna göre netleştirmeliyiz.
BİTTİ









