Acı paylaşıldıkça hafiflemez belki ama ortaklaştırılınca insanı ayakta tutar. Yıllardır içimizde biriken, erteletilen ve engellenen yasımızı 49 gerilla için kurulan taziyeyle tutuk. Bu aynı zamanda yıllardır annemin tutamadığı yas da oldu
Aziz Oruç
Koşuyolu Parkı, geçmişten bugüne bu kentin hem acısına hem direnişine tanıklık etti. Çocukluğumda ismi Ahmet Bilgin Parkı’ydı. Kilometrelerce yürüyüp gelir, içinde koşar, oynardık. Yıllar sonra aynı parkta, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yer aldığı, kayıp yakınlarının adalet arayışına tanıklık eden bu yerde, bu kez 49 kişi için taziye kuruldu; binlerce kişi aynı acıda ortaklaştı.
Kürt Özgürlük Hareketi, farklı tarihlerde ve farklı yerlerde yaşamını yitiren 49 PKK’li ve YJA STAR’lı gerillanın kimliklerini açıkladıktan sonra Koşuyolu Parkı’nda üç günlük taziye kuruldu. “49”, elbette bir sayının çok daha ötesindeydi; her birinin arkasında onlarca yıllık bekleyiş, yarım kalmış hikâyeler vardı.
Acı paylaşıldıkça hafiflemez belki ama ortaklaştırılınca daha anlamlı olur, insanı ayakta tutar. Kaç gündür konuşuyoruz, acıyı, yası… Yas tutmak her insanın en temel hakkıdır, denilse de, öyle bilinse de yıllardır; bu ülkede taziye, yas tutma hakkı elinden alınmış binlerce anne baba, kardeş var.
Koşuyolu Parkı, benim, bizim için de yas tutma yeri oldu. “İnsan yasını tutunca sevinir mi?” diye düşünüyorum… Evet, Kürdistan’daysanız sevinirsiniz. Çünkü hâlâ yasını tutmayan, akıbeti dahi bilinmeyen binlerce kişi var. Yas tutmamış anneler, bir mezarı dahi olmayan binler… İşte o yıllardır tutulamayan yası, binlerle birlikte tuttuk; acı da yas da ortaklaştı Koşuyolu Parkı’nda.
Her bir değeri anarken, yıllardır yaşayamadığım, bir mezarı bile olmayan ablamın da yasını tutuyorum. Yıllarca bu yası tutamamanın acısını yaşıyorum.
Ablam Binevş Amed’i 1 Aralık 1998’de yitirdik. O günden bu yana ne kemiklerine ulaşabildik ne de mezarına… Yitirdik ama acısını taziye bile kurmadan yaşadık.. Üç gündür binlerce kişi gibi biz de, bir nebze de olsa, içimizde biriken acıyı yaşıyoruz, yas tutuyoruz.
En çok da 2010 yılında kaybettiğimiz annem için istiyorum; özlemle, hasretle bir mezar, bir kemik, kendisine ait bir parça olsun diyerek yıllarca mücadele eden annemi anarak tutuyorum bu yası. Annem, ablam şehit düştükten sonra bir mezarı olsun, başında dut ağacı yeşersin, gölgesinde dua edebileceği bir mezarı olsun diye yıllarca direndi, mücadele etti. Gitmediği yer, çalmadığı kapı kalmadı. Ama hiçbir kapı açılmadı, mezar yeri söylenmedi, taziye kurulmadı, yası tutulmadı. Annem hep “Binevş’in bir mezarı olsun istiyorum. Bunu görmeden ölmek istemiyorum,” diyordu. Sadece Binevş için değil, binlerce mezarsız için de aynı şeyi istiyordu, mücadele ediyordu.
Annem, Tansu Çiller’in Başbakan olduğu dönemde Ankara’ya gidip barış için beyaz tülbentlerini yere atan annelerden biriydi. Evimizin çaprazında bekleyen kırmızı Toros’a inat kimi zaman cezaevindeki tutsaklar için açlık grevindeydi, kimi zaman kızının mezarı olsun diye Lice’nin yollarında..,
Bir gün annem Lice’den birilerinin ona “Kızını Lice’deki askeriyenin içine gömdüler!” dediğini anlatmıştı. Annem bunu duyar da durur muydu? Durmadı.
Evin çaprazında duran Toros’a, günlerce gözaltındaki tehditlere aldırış etmeden çoğu sabah kalkar, hayatında hiç gitmediği Lice’ye giderdi. Askeriyeyi en iyi gören –ama nöbetçi askerlerin onu görmediği bir yerden, Binevş’in gömüldüğünü düşündüğü yere bakar durur, dua eder, akşam karanlık çökünce de eve gelirdi. Annem için Lice’ye gitmek bir ritüele dönüştü. Kendini iyi hissetmediği, bir şeylerin içinden çıkamadığı anlarda Lice’nin yolunu tutardı.
Ablam sorardı:
“Anne neredeydin, nereye gittin, niye haber vermedin?”
“Ablanı görmeye gittim. Gittim ona uzaktan dua ettim, geldim.” derdi.
Hiç korkmadı, hiç…
Babama, “Benim kızımı getirmedin…” diye kızardı. Babam MEYA-DER’in kuruluşunda yer aldı ve yıllarca eşbaşkanlık görevini yürüttü. Rojava’dan, İran’dan, Avrupa’dan, dünyanın dört bir yanından mezarını arayan, kemiklerine ulaşamayan, yasını tutamayan, bir mezarı olsun diye mücadele eden ailelerin sesi oldu, binlercesinin cenazenin getirilmesine vesile oldu. Ama Binevş’i getiremedi.
Annem “Sen binlerce cenazeyi getirdin ama benim kızımın cenazesini getirmedin!” diyordu. Annem de kızının yasını tutmak istiyordu, bir mezarı olsun istiyordu.
Annem kızının mezarını görmeden, yasını tutmadan, yıllarca mücadele ettiği, dilinden düşürmediği “barışı” görmeden göçüp gitti bu dünyadan.
Kürdistan’da yıllardır toprağa düşen birçok genç kadın, genç erkek oldu. Binlerce anne, baba, kardeş, abla toprağa düşenlerinin yasını dahi tutamadı. Kimisi oğlunun, kızının cenazesini alamadı, kimisi cenazesini aldı ama taziyesini kuramadı, yasını tutamadı. Çok ağır acılar yaşandı, derin yaralar açıldı ve bugünlere öyle gelindi.
En ağır yükü muhakkak ki anneler taşıdı. İşte şimdi üç gündür Koşuyolu Parkı’nda anneler, babalar yıllardır tutamadıkları yaslarını tutuyorlar. Bir yandan çocuklarının özlemlerini; barışı ve özgürlüğü haykırıyorlar bir yandan da yıllardır haberlerini dahi alamadıkları çocukların yasını tutuyorlar.
Koşuyolu Parkı biraz da benim hikâyem, annemin hikâyesi… Bunca yıl sonra annem yok ama 70’e dayanmış, kanser hastası babam, üç gündür Koşuyolu Parkı’nda. Çok hasta olmasına rağmen taziyeye gidiyor. Her gün arıyorum, konuşuyorum. Kızının yasını tutuyor. Günün ilk işi taziyeye gitmek. Aslında taziyeye gitmek, kendi yasına gitmek, bir nebze de olsa acısını ortaklaştırmaktır.
Fotoğraflar, kimlikler, isimler farklı farklı… Hepimizin yası aslında, hepimizin acısı… İsmi açıklanan çoğu isim ya komşumuz ya mahallede beraber büyüdüklerimiz ya da yıllardır hikâyelerini yazdığımız annelerin çocukları…
Bu yas hepimizin yası…
Kimi “Berxika min” kimi “Civan’im” kimi “Zagros’um” kimi “Şervan’ım” kimi “Binevş’im” diyor. Her annenin söylediği isim başka, ama acı, aynı acı. Her fotoğrafın, her kimliğin, her hikâyenin ardında başka bir aile var.
Birbirine benzeyen hikâyeler de var; bir mezar arayan, bir kemik bekleyen, çocuğunun akıbetini öğrenmek isteyen anneler…
Yas tutmak yalnızca geçmişe ait bir duygu değil. Yas, hatırlamaktır. Hatırlamak ise adalet arayışının bir parçasıdır. Bir mezarın, bir kemiğin, bir ismin peşinden gitmek yalnızca kişisel bir talep değildir. Bazen bir annenin “Kızımın mezarını istiyorum” sözü, yıllarca susturulmaya çalışılan bir toplumun en yalın adalet talebine dönüşür.
Annem kızının mezarını göremedi. Yasını tutamadı. Ama yıllarca o mezarı ararken yalnızca kendi kızının peşinden gitmedi. Binlerce mezarsızın, binlerce ailenin, binlerce annenin mücadelesinin bir parçası oldu.
Şimdi tuttuğumuz yas, biraz da annemin yarım kalan yasını tutmak… Gelinen nokta ise bu süreçtir, barış umududur. Bugün barışı konuşuyorsak bu genç kadınların ve erkeklerin sayesindedir. Bu çocuklar annelerinin en değerlileridir. Şimdi barışa, özgürlüğe yürürken, en değerlilerimizi unutmadan, onların mücadelesine ve anısına saygı duyarak yürümek zorundayız.
Geçmişin ağır yüküyle yüzleşmek, toplumsal hafızayı diri tutmak ve adaleti aramak, tam da Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin temel taşını oluşturuyor. Bireysel ve kolektif acıların tanınması, yalnızca hatıralara duyulan bir saygı değil, demokratik bir geleceğin, toplumsal yüzleşmenin, hakikatin ve kalıcı bir barışın da en güçlü teminatıdır. Yıllarca çekilen acıların, yarım kalan yasların ve ödenen bedellerin kıymetini bilmek, süreci sadece siyasi bir zeminde değil, insani ve vicdani bir hakikat üzerinde inşa etmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü gerçek bir demokratik toplum, geçmişin üstünü örterek değil, o acıların içindeki adalet talebini duyarak ve yeni kuşaklara aynı acıları yaşatmama kararlılığıyla mümkündür.
Barışa giden bu yol, ödenen tüm bedellerin anısını koruyarak ortak, eşit ve özgür bir geleceği hep birlikte kurabilmenin en değerli imkânıdır.
Belki de annemin yıllarca aradığı mezar, bugün hâlâ yalnızca bir mezar değildir. Onun içinde adalet vardır, hafıza vardır, yüzleşme vardır. Ve belki de barışın kendisi vardır.
Bu belki de annemin yasıdır…
Belki de hepimizin…









