Neoliberalizm sürekli karşı devrimci politikaları içeren bir süreçtir. Küresel düzeyde son elli yılı kapsayan bu politikalar yıkıcı sonuçlar yarattı. Müştereklerin, kolektif toprakların tasfiyesi ve metalaştırılması, çok boyutlu radikal özelleştirmeler, toplumsal dayanışma ve paylaşma ilişkilerinin parçalanması, kronik işsizlik ve yoksulluk liberal virüsün yayılışını ortaya koydu.
Kapitalizmin yapısal krizine karşı devreye sokulan bu politikalar, İngiltere’de M. Thatcher, ABD’de R. Reagan, Almanya’da H. Kohl ve Türkiye’de T. Özal’a özdeşleşti.
Periferide 1964 Brezilya darbesiyle başlayan bu süreç 1971 Bolivya, 1972 Uruguay, Honduras, 1973 Şili, 1975 Peru, 1976 Arjantin’de yaşanan askeri darbelerle devam etti. Benzer gelişmeler Güney Kore, Pakistan ve Türkiye’de yaşandı. Aslında 1971 12 Mart Darbesi ve onun tamamlanması ve daha şiddetli bir darbe olan 12 Eylül bu küresel karşı devrimci sürecin devamıdır. Ve bu ülkelerde neoliberalizmin inşasını ifade eder. Türkiye özelinde 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül’ü faşist diktatörlüğün ekonomi- politiği olarak tanımlayabiliriz.
Metropollerde ise sosyalizmin gelişimine ve yayılımına karşı, bir dalgakıran işlevi gören ve içerde başta işçi sınıfı ve toplumsal muhalefeti kontrol altında tutmayı hedefleyen, kendini sosyal kapitalizm uygulamalarıyla dışa vuran sosyal devlet hızlı tasfiye edildi. 1990’da reel sosyalizmin çözülüşü ve çöküşü izlenen politikaları şiddetlendirdi. Devlet ekonomik bir aktör olmaktan çıktı, gerçek manada gece bekçisine dönüştü. Başta eğitim, sağlık, ulaştırma ve farklı kamusal alanlar özelleştirildi ve finans kapitalin yağmasına sunuldu.
Toplumun ve bireyin çürüme süreci
Neoliberalizm bugüne kadar ağırlıkta uygulanan ekonomik politikalar üzerinden tartışıldı. Aslında çok katmanlı ve kapsamlı karşı devrimci bir sürecin ideolojik ve kültürel ayakları yok sayıldı. Özellikle bu yönler toplumun suç ortağı haline getirilmesi ve bireyin atomizasyonunda ciddi rol oynamıştır. Neoliberalizmin Thatcher’ın ifadesiyle tek alternatif olarak sunulması, ideolojik ve kültürel manipülasyonların eseridir. Neoliberalizm felsefi ifadesini postmodernizmde ve onun “şık” bir yansıması olan postmarksizmde buldu. Tarihsel öznenin ve sınıf mücadelesinin reddi ve muğlaklaştırılması, bütünlükçü bir yaklaşıma mesafeli duruş , kültür ve kimlik politikalarında biçimlenen bu eğilimler ideolojik hegemonyayı derinleştiren ve toplumu bloke eden sonuçlar yarattı. Sosyalist hareket içinde hâlâ bu akımların etkisi halen sürdürmektedir.
Neoliberalizmin ideolojik hegemonyasının inşasını üç ayak üzerinden tanımlayabiliriz: Birincisi Püritanizm ya da Kalvinizmdir. İkincisi ferdiyetçilik ya da felsefi olarak İndividüalizmdir ve üçüncüsü ise sosyal Darwinizmdir. Max Weber ifadesiyle püritanizm kapitalizm ruhunu ifade eder. Çalışmak ve rekabet kutsanır. Dünyadaki adaletsizliğe teolojik gerekçeler bulunur. Rıza ve itaate vurgu yapılır. Yoksulluk kader olarak görülür. İndividüalizm ise her türlü toplumsal dayanışma ve paylaşmayı arkaik bir olgu olarak ele alır ve bireyin biricik olduğunun altı çizilir. Soysal medya ve kültür endüstrisi bu yönleri besler. Hazlar ve arzu inşa eder, bireyciliği kutsar. Sosyal Darwinizm ise faşist ideolojinin mayasıdır. Yoksul, fakir ve ötekinin varlığını normalleştirir ve her zaman güçlünün ayakta kalacağını, güçsüzün yaşama şansının olmadığını belirtir. T. Hobbes’in ifadesiyle zaten “insan insanın kurdudur.”
Bu kıskaç ve kültürel manipülasyonlarla toplum son elli yılda bir nevi bombardımana tabi tutuldu ve gerçek manada çözüldü ve çürüdü. Tek boyutlu birey ve tek boyutlu bir toplum yaratıldı. Bugün herkesin bir düzeyde hissettiği bu durum içinde yaşadığımız karşı devrimci atmosferin yansımalarıdır.
Varoluşsal boşluk ve Viktor Frankl
Neoliberal yıkımın bugün bireydeki somut yansıması belirsizlik ve anlamsızlık duygusu ve yalnızlık hissidir. Farklı performanslarla kabul görmeye, sürekli eksiklik duygusunu aşmaya çalışan neoliberal birey, yetersizlik hissini tüketmeyle, sahip olmayla ve haz nesneleriyle gidermeye çalışıyor. Kendiyle uğraşıyor. Kendini nesneleştiriyor. Bu adımlar yaşadığı atomizasyonu artırdığı gibi onu daha fazla çözüyor. Görünür olma, beğeni alma, etkileşim kurma varoluşunu belirliyor ve narsisizmi besleyen bu süreç bireyde daha fazla yıkım ve mutsuzluk demek oluyor. Bu noktada Viktor Frankl’ın anlam üzerine vurguları bir karşı duruş yaratmak açısından önem taşıyor. Frankl’ın toplama kampında yaşadıkları, ölümün sıradanlaşması ve bir hiç, nesne görülmeye ve muamele edilmeye karşı geliştirdiği tavırlar, belki de stratejiler diye tanımlayabileceğimiz çabaları bir varoluş inşası anlamına geliyor. Frankl bu deneyimleri üzerinden ileride logoterapi adını verdiği psikoterapi yöntemini geliştirmiş.
Frankl insanın anlam arayışını yaşadığı varoluşsal boşluğa yanıt bulma üzerinden tanımlıyor ve bireyin taşıdığı özne olma potansiyeline vurgu yapıyor. Hayatın en zor şartlarında bile bu potansiyelin “tercih etme” olarak varlığını sürdürdüğü belirtiyor. Kendi yaşamsal pratiğiyle de bunu örnekleniyor. Ruhsal varlığını anlam ilişkisi üzerinden yeniden üretiyor. Neoliberalizmin ablukasına ve sistemin yarattığı hiçliğe ve yabancılaşmaya karşı duruş bir yandan kolektif çabayı, dayanışmayı ve ortak amaçlar doğrultusunda mücadeleyi koşulladığı gibi diğer yandan iç dünyanın silahlanmasını da zorunlu kılıyor. Kapitalizmin şizofrenik bir sistem olduğu unutulmadan, bu sistem içinde yaşamanın bile şizofrenik sonuçlar yarattığı bilmek önemlidir. İç dünyasıyla ya da Jung’un ifadesiyle gölgesiyle yüzleşebilen, hatta buradan güç alabilen bir birey ancak bu sistemin çok boyutlu yıkıcılığına karşı durabilir. Bir mana dünyası kurma ve bu çabayı kolektif bir çabanın parçasına dönüştürme varoluşsal boşluğa karşı geliştirilen en iyi yanıttır.









