- Osmanlı’da özellikle son yüzyılda yerel özerk ve muhtariyet yapılarını sonlandırmak istemiştir. Temel neden, Batı’da gelişen yeni durum ve yeni paradigmanın Osmanlı’yı köşeye sıkıştırmasıdır. Kimi nedenleri farklı olsa da benzeri durumlar şimdi de yaşanmaktadır
- Ortadoğu binlerce yıldır bir çatışma halinin içinde kalınca toplumsal değerler, yerel devletler benzer şekilde kendi içinde tutuculaşmış, muhafazakâr hale gelmiş ve değişime kapalı olmuşlardır. Ortadoğu trajedisi budur: Hem zenginlik hem varlık -maddi ve manevi- hem de tutuculuk iç içe
- Kuşkuculuk, güvensizlik, özgüven zayıflığı ve her şeyi şiddet yöntemiyle çözebileceğine olan inanç. Güçlünün güçsüzü en çok ezdiği bir coğrafyadır burası. Bu çözülmeden, buna bir yön ve doğrultu vermeden Ortadoğu’da demokratik, özgür, gaddar olmayan; adalet, hukuk ve birlikte yaşam arayan zeminleri yakalamak güçtür
Haydar Ergül
27 Şubat 2025’de PKK’nin Önderi Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı yaptı. Bu çağrının üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Pratik anlamda önemli adımlar atıldı. PKK, 12. Kongresi’ni topladı ve kendini feshetti.
Böylece, Türkiye’ye karşı 15 Ağustos 1984’te başlattığı silahlı mücadeleyi bitirme kararı aldı. Eğer hem devlet hem de toplum düzeyinde entegrasyon sürecine yönelik adımlar atılırsa —yani, hukuki, siyasi ve anayasal adımlar atılır, siyasetin önü açılırsa— PKK’nin yürüttüğü mücadele; yeni bir program çerçevesinde, ismini de ortadan kaldırarak demokratik siyaset stratejisi temelinde yürütülebilecektir. Bu, çok önemli ve ciddi bir adımdır. Dünyanın herhangi bir yerinde 50 yıla yaklaşan bir silahlı mücadeleyi bir örgütün durdurabilmesi ve ona öncülük eden stratejik örgütünü feshetmesi, herhangi bir devlet için büyük bir sevinç kaynağıdır ve hızlı pratik adımlar atılmasını gerektirir. Savaşı tümden sonlandırmak, çatışmayı bitirmek, ölümleri durdurmak ve barış iklimini hâkim kılmak; bu iklim içinde toplumu refaha ve huzura götürebilecek adımları atan bir vizyon çizer ilgili devlet.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürtlerle süregelen çatışma
Osmanlı’nın son yüzyılında, yani 1800’lerin başında başlayan süreç ve ardından Cumhuriyet dönemindeki yüzyıl birlikte ele alındığında, bu devlet Kürtlerle hep çatışma hâlinde olmuştur. Buna birçok neden sayılabilir. Osmanlı’nın son yıllarını bir tarafa bırakacak olursak, Cumhuriyet’in 100 yılının muhasebesi yapıldığında bu ülke maddi ve manevi çok şey kaybetmiştir. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye ekonomik olarak Kore’nin ilerisindedir; fakat bugün çok gerisine düşmüştür. Siyasal, sosyal ve kültürel alanda da ciddi sorunları vardır. Türkiye’de hâlâ tweetle küçük bir eleştiri yapıldığı için insanlar karakola çekilir, soruşturma başlatılır ve çoğunlukla tutuklanır. Bunun nedeni çok açık değil midir? Osmanlı’da özellikle son yüzyılda yerel özerk ve muhtariyet yapılarını sonlandırmak istemiştir. Temel neden, Batı’da gelişen yeni durum ve yeni paradigmanın Osmanlı’yı köşeye sıkıştırmasıdır. Kimi nedenleri farklı olsa da benzeri durumlar şimdi de yaşanmaktadır.
Ortadoğu’nun trajedisi ve Kürdistan’ın merkezi rolü
Osmanlı, İslam âlemine bin yıla yakın hükmetmiştir. İstanbul’un fethi Doğu’yu adeta dondurur. Bunun üzerine iyi düşünmek gerekir. Batı dünyası ise İstanbul’un yitirilmesi sonucu çok hızlı düşünme ihtiyacı duymuştur; çünkü Doğu kaybetmiştir. En kaba anlamıyla Hristiyanlık, İslam karşısında yenilmiştir. Bunda İstanbul son adımdır. Bu kayıp, Batı’da bir muhasebe geliştirmiş; bilimi, tekniği ve felsefeyi yeniden düşünmenin önünü açmıştır.
Avrupa’daki toplumsal yapıların tarihsel oluşumları Ortadoğu’ya nazaran çok geç olmuştur. Geç oluşmak ne anlama gelir? Kabile, aşiret ve komünal yapılar toplumsal norm, kural ve ölçüleri çok geç oluşturduğu için daha yüzeysel ve derinlikleri zayıf olduğundan değişim ve dönüşüme çok daha rahat ayak uydurabilmişlerdir. Ortadoğu ise toplumsallaşmanın ana üssüdür ve Kürtler bu ana üssün merkezinde yer almışlardır. Bir yandan toplumsallaşma, yani insanlaşma serüveni çok eskilere dayanırken; iktidar, devlet ve mülkiyetçi eğilimler de bu toplumsal varlıkların eteklerinde doğarak giderek onlar üzerinde egemenlik kurmuşlardır. Kürdistan “insanlığın cenneti” diye tarif edilir. Ancak bu cennet, dış saldırılar sonucunda Kürt için cehenneme dönüştürülmüştür. Kürdün her türlü mücadelesi, cehenneme dönüşen bu kendi cennetini insanlıkla paylaşabilecek bir cennete dönüştürmek istemidir, özünde.
Ortadoğu’da devlet, iktidar ve hegemonik yapılar uzun dönem iç içe çatışmalarla komünal yapıları kendi içinde çelişkileri çok derinleştirmiş, muhafazakâr kılmış, değişim-dönüşüme kapatılmış ve sınırlandırmıştır. Dolayısıyla adeta değişime kapalı toplumsal yapılar ortaya çıkmıştır. Benzeri bir durum devletlerde de yaşanmıştır; çünkü yerküre üzerinde gelişen her yeni saldırgan oluşum ve işgalci güç Ortadoğu’nun cennetine yönelmiş, varlıklarını gasp etmeye kendini adamıştır.
Ortadoğu binlerce yıldır bir çatışma halinin içinde kalınca toplumsal değerler, yerel devletler benzer şekilde kendi içinde tutuculaşmış, muhafazakâr hale gelmiş ve değişime kapalı olmuşlardır. Ortadoğu trajedisi budur: Hem zenginlik hem varlık -maddi ve manevi- hem de tutuculuk iç içe.
Şiddet sarmalı ve ulus-devlet modelinin yıkımı
En son Haçlı Seferleri, buna karşı gelişen direnişler ve nihayetinde İslam adına İstanbul’un fethi, İslam âlemine büyük askeri zafer getirirken, maddi ve manevi olarak da kendi içinde daha da tutuculaşmayı, kendini beğenmeyi, kibir ve egoyu yükseltmiştir. Batı’da ise Ortadoğu zenginlikleri kapanınca arayışlar hızlanmıştır. Felsefe, bilim ve teknik arayışlar gelişmiştir; çünkü Ortadoğu ve Hindistan yolu kapanmıştır. Avrupa’da hastalıklar baş göstermiş, Hristiyanlık İslam karşısında yenilince karamsarlık, içe kapanma ve cennete gitmek için arsa satın alma gibi sapkınlıklar ortaya çıkmıştır. Yine bir tarafta durgunluk hâkimken diğer tarafta arayış başlamıştır. Felsefe, bilim, tartışma, değişim ve dönüşüm geliştirmiş; buna teknolojik gelişim de eklenince zengin dünyaya ulaşmak için keşif hareketleri başlamış, büyük gemiler yapılmış ve yeni bir dünyaya yönelinmiştir.
Ortadoğu ise askerî zafer kazanmış, bununla yetinmiş ve kendi içinde didişen bir durgunluk dönemine girmiştir. 10., 11. ve 12. yüzyıllarda Ortadoğu çok hareketli ve dinamiktir; tartışmalar yoğundur. Daha sonraları ise çok durgunlaşmış; sesini çıkaran “İslam’a karşı mı geliyorsun?” denilerek susturulmuştur.
Kürdistan, Ortadoğu’nun hem trajedisi ve acısı hem de insanlaşma serüveninin iç içe geçtiği bir coğrafyadır. Kürdistan’ın çözümü ya da çözümsüzlüğü, Ortadoğu’nun çözümü ya da çözümsüzlüğüdür. Tarihsel hakikat budur. Rêber Öcalan’ın vurguladığı gibi; tarih günümüzde, biz tarihin başlangıcında gizliyiz. Bugünkü Ortadoğu’nun trajedisini anlamak, dünyada başını kaldıran her gücün Ortadoğu’da hâkimiyet kurmaya çalışmasıyla iç içedir. Bu tarihsel gerçeklik iyi anlaşılmazsa hem Başkan Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısı anlaşılamaz hem de Türkiye’de neden bu kadar avantajlı bir adım atılıp fırsat verildiği kavranamaz. Entegrasyona dönük hukuki bazı düzenlemeler yapılırsa gerilla siyasal hayata dâhil olacak, siyasete yönelecektir. Şimdilik başlangıç için bu yeterli olabilir ve demokratik cumhuriyet vizyonunun önünü açacaktır. Buna rağmen tereddütler yaşanıyor, sorular havada uçuşuyor. Bunu tarihsel gerçeklikte görmek gerekir: Kuşkuculuk, güvensizlik, özgüven zayıflığı ve her şeyi şiddet yöntemiyle çözebileceğine olan inanç. Güçlünün güçsüzü en çok ezdiği bir coğrafyadır burası. Aynı zamanda özgüven yoksunluğu ve güçsüzlük hissiyatı, özellikle devlette egemenlik alanını yitirmemek için gaddarlığa yöneltir; her şeyi şiddetle çözmeye iter. Ortadoğu tarihi binlerce yıldır bir gaddarlık ve şiddet sarmalı içinde gelişmiştir. Bu çözülmeden, buna bir yön ve doğrultu vermeden Ortadoğu’da demokratik, özgür, gaddar olmayan; adalet, hukuk ve birlikte yaşam arayan zeminleri yakalamak güçtür. Bu hakikati bilmek lazımdır.
İnsanlığın yönelimi ve Demokratik Modernite
Bir diğer husus şudur: İnsanlığın oluşum hali hep yönünü geleceğe çevirirken sınır tanımayan bir yönelim içindedir. Coğrafyada fiziksel sınırlar çizerek herkese bir tarla gibi arazi verip “burası senin vatanındır” demek, uzun vadeli insanlık tarihine bakıldığında insanlığın hakikati ile çelişki halindedir. İnsanın yönü hep arayışa dönüktür; bu sadece düşünsel değil mekânsal olarak da devam eder. Mekân aynı zamanda arazidir, topraktır. Bir dönem insanlar bir arazi üzerinde sabitleşerek güç, alan ve değer biriktirme anlamında kıymetli olmuş olabilir. Ama artık insanlık; toplumsal yapı, ekonomi, bilim ve teknik açısından öyle bir noktaya gelmiştir ki yeniden arayış hızlanmıştır. İşte 27 Şubat Çağrısı’nın bir boyutu da budur: Herkese bir devlet değil; her toplumsal varlığın köklerinin bir toprakta olduğu ama dünyaya doğru dal budak salan yeni bir insanlığa yönelmedir. Tarihsel hakikate ve insanlığın yönelimine karşın fiziksel sınırlar ve ulus-devletler durumu çok katılaştırmıştır. Onları esneten ve dolaşımı gerçekleştiren bir sürece girilmelidir. Nitekim günümüz dünyasında toplumlar, halklar, kültürler, inançlar, yaşamlar ve felsefeler giderek iç içe geçiyor; yeni sentezler ortaya çıkıyor. Bu yeni sentezler gelecek insanlığın oluşum halidir. Demokratik Modernite paradigması buna cevap veren, günümüzde en kıymetli çözüm hakikatidir.
27 Şubat Çağrısı’na bu geniş perspektiften bakmak gerekir. Buradan bakınca Önder Öcalan’ın belki bütün devrimci yaşamı içerisinde en ciddi, en hakiki, en çözümleyici, insanlığın önünü açan ve Ortadoğu’nun hatta o katılaşmış halkların, Kürtleri esnekleştirip yönünü gerçek anlamda insanlığın yönelimine çeviren, demokratik toplumların; özü ve komünal varlığa yönlendiren tarihsel bir adımı attığı görülür. Demokratik toplum sürekli oluş halidir. İnsan var oldukça bu esneklikte uçları açık toplumsal varlıklara giden yoldur; çünkü insan zihniyeti ve yaşamı esnektir, uçları açıktır, hep yönelim içindedir, bir nehir gibi akar. Bütün toplumsal hakikatler farklı tarihsel süreçlerde oluşmuşlardır ama giderek o nehirler adım adım yeniden kendi hakikati içerisinde birleşerek entegre olmaktadır. Demokratik Modernite paradigması 27 Şubat Çağrısı altında önünü açmıştır.
Kürtler tarihe ciddi katkılar yapmalıdırlar, yapacaklar da; koşulları yakalamıştır. Bu emek ve fedakârlık gerektirecektir ama önce anlamak lazımdır. Anlamak özgürleşmektir; anlamak özgürlüğe adım atmaktır. Dolayısıyla Kürtler bunu anlıyor ve adım atıyor.
Bazıları Serok Apo’ya saldırıyor, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Kuşkusuz bazıları anlamada zorluk çekebiliyorlar, zorluk çeken Kürt çevreleri vardır ve dünya genelinde de anlama zorlukları yaşanmaktadır. Ama bir de boşboğazlar vardır; onları çok dinlememek, kulak asmamak lazımdır. Onlara anlamalarını sağlamak için güç ve enerji harcamamak gerekir. Anlamak için tartışmak ve yoğunlaşmak elzemdir ve gereklidir. Her yurtsevere çağrı şudur: Her Kürde, her demokrata, her özgürlükçüye, her kadına —ki kadın burada çok köklü, toplumu özgürleştiren temel dinamiktir— özgürlük oradadır.









