20 Eylül 1992 akşamı Diyarbakır’ın Seyrantepe semtinde yankılanan hain bir silah sesi, yalnızca bir insanı aramızdan almadı; bu coğrafyanın hafızasına, diline ve vicdanına kazınan koca bir çınarı devirdi.
34 yıl önce tarihin yüzüne bir kez daha kan sıçratıldı. Bu tarih çığlıklarla, hawarlarla oluşmuş bir tarihtir… Bu tarih; 7 yaşındaki gazete satıcılarından 70’lik Apê Musa’ya uzanan kan, zulüm ve katliamlarla dolu bir halkın tarihidir.
Kürt edebiyatının ve basın tarihinin en özgün, en birikimli isimlerinden Musa Anter —namıdiğer Apê Musa— katledildiğinde 72 yaşındaydı. Onu hedef alanlar, kalemini susturabileceklerini, kahkahasını boğabileceklerini sandılar. Oysa aradan geçen onca yıla rağmen Apê Musa, geride bıraktığı koca bir mirasla canlılığını korumaya devam ediyor.
Musa Anter, sadece bir gazeteci ya da yazar değildi; O, Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde Kürt kimliğini, dilini ve kültürünü savunmuş bir bilgeydi. Diyarbakır hapishanelerinden gazete bürolarına uzanan ömrü, bu toprakların demokrasi ve insan hakları mücadelesinin adeta bir özeti gibidir. “Kımıl” şiiri yüzünden yargılandığı günlerden dil tartışmalarına, Özgür Gündem sayfalarındaki köşesinden cezaevi koğuşlarına kadar her yerde aynı dik duruşu ve sarsılmaz mizah duygusunu korumayı başardı.
Ondaki en büyük özellik belki de tam olarak bu mizahı ve bilgeliğiydi. En ağır baskı dönemlerinde bile acıyı ajitasyonla değil, keskin ve ince bir ironiyle göğüsledi. Rakiplerine bile anlatacak sözü, dinletecek hikâyesi olan hiç bitmeyen bir anlatıcıydı.
***
Apê Musa’nın faillerinin gölgeler arkasında bırakılmak istenmesi, onun temsil ettiği hakikat arayışını gölgeleyemedi. Bugünlerde onun ölüm yıldönümünden geriye dönüp baktığımızda, katledildiği sokakta biten şeyin onun hayatı değil, onu vuran karanlığın çaresizliği olduğunu görüyoruz.
“Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil!.. Sanığıyım. Mahkûmuyum.” diyen Musa Anter; 1920 yılında Mardin’in Nusaybin İlçesi’nin Stêlîe nahiyesine bağlı Ziwing (Eskimağara) köyünde doğmuş. O bunu hatıraları kitabında o bildik mizahi diliyle şöyle anlatır;
“Recaizade Ercüment Ekrem Talu, yaşantısını anlatırken doğum yeri ve baba ocağını şöyle anlatır: ‘Marmara Bölgesi Türkiye’nin en uygar bölgesidir, İstanbul, Marmara’nın en güzel şehridir; Boğaziçi, İstanbul’un en latif semtidir. Sarıyer, İstanbul’un en şirin kazasıdır; Yeni Mahalle Sarıyer’in en üstün mahallesidir ve Recaizadelerin köşkü Yeni Mahalle’nin en harika köşküdür… İşte ben burada doğdum.’ Tabii, O, Recaizade Ekrem’in oğlu idi.
Şimdi bir de bana bakalım: Kürdistan, Türkiye’nin en geri bölgesidir; Mardin, Kürdistan’ın en geri ilidir; Nusaybin, Mardin’in en dertli ilçesidir; Stilîlê (Akarsu), Nusaybin’in en fakir nahiyesidir; Zivingê (Eski Mağara), Stilîlê’nin en geri kalmış köyüdür ve işte ben, bu köyün, nüfus kütüğüne göre, 2 numaralı mağarasında doğmuşum.” (Musa Anter,-Hatıralarım, s. 17) Onun yaşamı ve mücadelesi sonraki kuşaklar için kıssadan hisselerle doludur.
***
Apê Musa; bugün, Kürt halkı adına kendinde konuşma hakkı görenlere, Kürt halkının geleceğiyle ilgilenenlere, mücadele ediyorum diyenlere hâlâ anlamlı mesajlar veriyor, didaktik olmayı sürdürüyor… Bugün kendine aydın misyonu biçenler Apê Musa’nın kişiliğine, halkına bağlılığına, direngenliğine ve onurlu yaşamına bir kez daha dönüp bakmalıdır.
Onu anlatmak sayfalara, kitaplara sığmaz. O bir destana yazdırdı adını. O tarihin sağır kulaklarına yankılanan bir mesaj oldu… O kimliklere kazınmış gül suretidir. Bir halk sancağı gibidir… Halkını çok sevdi, halkı da onu sevdi.
‘Benim ölümüm de bu halka bir hizmet olacaktır’ diyecek kadar adanmış bir ömrün ardından bugün bizlere düşen; onun kalemine, Özgür Basın geleneğine ve barış içinde bir arada yaşam iradesine sahip çıkmaktır. Apê Musa’nın ıslığı hâlâ Seyrantepe’den, Mezopotamya’nın dağlarına ve şehirlerine doğru yankılanmaya devam ediyor.
Mücadelesine saygıyla ve hiç eksilmeyen bir özlemle anıyoruz.









