Aynı hafta içinde iki görüntü yan yana düştü. Biri Boğaz kıyısında, Ortaköy’deki bir yalıda düzenlenecek Amedspor dayanışma gecesinin davetiyesi; öteki Sur’un dar sokaklarında tezgâhı kaldırılmak istenen seyyar satıcının öfkesi. İlki tribünün takımına, ikincisi mahallenin sokağına dair. Birbirine uzak görünen bu iki sahne aynı soruyu soruyor: Bu sürecin sonucunu kim belirleyecek?
Ankara’da soru başka bir dille soruluyor. Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Pakistan’la ortak savunmaya bağlayan Mekke Anlaşması komisyondan geçti, Genel Kurul onayı bekleniyor. “Birimize saldırı hepimize sayılır” diyen bir metin, ülkeyi Yemen’den İran’a uzanan bir savaş coğrafyasına bağlıyor. Dış politikanın ritmi İsrail’deki sandığa, Washington’daki seçime, Körfez’deki ateşe göre ayarlanıyor. Türk dünyası zirvesinde Azerbaycan’la yaşanan sürtüşme de bu ayar bozukluğunun yansıması. Devlet, Kürt meselesi dahil kendi iç meselelerini başkalarının takvimine bağlamış durumda.
Tam bu noktada aşağıda bir başka takvim dolaşıma giriyor. “Bu hafta sürpriz var”, “şu tarihte açıklama gelecek”, “süreç hızlanıyor”… Her hafta yenilenen bu cümleler iyi niyetle söylense de aynı işlevi görüyor: Devletin dış takvime bağladığı süreç, toplumu da devletin takvimine bağlıyor. Toplum, bekleme salonunun içindeki bir başka bekleme salonuna yerleşiyor. Gözler hep aynı kapıda.
Ali Şeriati beklentiyi ikiye ayırırdı. Biri boyun eğdiren beklentiydi: Kurtarıcı gelecek, bize düşen sabretmek. Öteki itiraz eden beklentiydi: Beklenen şey, bugünkü düzenin meşru olmadığının ilanıdır ve bugün harekete geçmeyi zorunlu kılar. Tarih vererek umut pompalayanlar birincisini çoğaltıyor. 27 Şubat çağrısı ise barışı, toplumun kendini örgütlediği bir mücadele alanı olarak tarif etmişti; takvim bu alanın yalnızca bir boyutuydu.
Amedspor ve Sur tartışmaları bu çerçevede başka bir anlam kazanıyor. Tribünleriyle var olan, tek bir maç için yüz bin kişinin bilet başvurusu yaptığı bir kulübün geleceği bağışçıların ve seçkin çevrelerin masasında konuşulduğunda, kulübü kuran özne seyirciliğe itiliyor. Sur’da kamusal alanın kime ait olduğu sorusu satıcıyla mahalle arasında konuşulacakken yönetmelik ve zabıta diliyle cevaplanınca, sokağın öznesi yine kenara çekiliyor. Kürt kurumları artık yalnızca muhalefet etmiyor, yönetiyor da. Yönetmenin getirdiği bu yeni mesafe, tabanla kurulacak örgütlü bir ilişkiyle kapanmadıkça, devletin yukarıda yaptığını aşağıda tekrar etme riski taşıyor.
Dört başlığın ortak sonucu burada beliriyor. Dışarıda özne Washington ve Tel Aviv oluyor, umut tacirlerinin dilinde devlet, gece salonunda bağışçı, Sur’da idari düzen. Toplumsa her seferinde aynı yere düşüyor: Kendi kaderinin bekleyeni, izleyicisi, muhatabı. İç mücadelenin engellenmesi tam olarak budur. Toplumun özne olarak kendini yeniden kurduğu alan boşaltılıyor, sonuç başka ellerde şekilleniyor.
Öfke bu boşluğu doldurmaya yetmiyor. Bir hafta sosyal medyada patlayan tepki ertesi hafta sönüyor; geride ne bir taraftar meclisi kalıyor ne bir esnaf komitesi. Sur’da satıcıların belediyeyle masaya oturduğu an, kendiliğinden ama örgütlenmeye açık bir andı. Böyle anlar büyütülmediğinde öfke kurumu yıpratır, tabanı da yalnız bırakır. Kulübün geleceğini tribünle birlikte konuşan bir taraftar meclisi, sokağın düzenini satıcıyla, esnafla ve mahalleliyle birlikte kuran bir sokak komitesi; bunlar küçük örnekler gibi görünür, ama öznenin geri alındığı yer tam olarak buralardır.
Barış süreci bir müzakere masasından ibaret olsaydı, beklemek akla yatkın olurdu. Oysa masada ne yazılırsa yazılsın, sahada örgütlenmemiş bir toplum o sonucu taşıyamaz, sahiplenemez, savunamaz. Tribünün kulübünde, satıcının sokağında, halkın süreçte söz sahibi olması bu yüzden yan başlık sayılamaz. Öznesi geri alınmadan ilerleyen her süreç, başkalarının sürecidir.









