• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
1 Kasım 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Dünya

Neoliberalizmin enkazı: Fransız Cumhuriyeti

31 Ekim 2026 Cumartesi - 23:00
Kategori: Dünya, Manşet, Söyleşi

Doç. Dr. Levent Ünsaldı ile Fransa’daki protestoları, sınıfsal eşitsizlikleri ve ‘Cumhuriyet’in çelişkilerini konuştuk:

  • 1997’de Fransa’ya gittiğimde bazı şehirlerde büyük kalkışmalar yaşanmıştı. 2026’da yine bir kalkışma yaşanır, ardından sönümlenir ve hikâye devam eder. Bazı bölgeler yine izole kalır, toplumsal hınç daha da büyür. Fransız millî takımı tamamen siyah olmaya devam ederken Fransız Senatosu bembeyaz kalır
  •  ‘Çapulcu’ denilen insanların hıncında ve şiddetinde sınıfsal bir boyut görmek gerekiyor. Yılların biriktirdiği itilmişlik, kakılmışlık ve sıkışmışlık söz konusu. Hınç bir günde doğmuyor
  •  Olayların patlak vermesini yalnızca konjonktürel koşullarla açıklamak yeterli değil. Gözden kaçırılmaması gereken çok daha derin bir mesele var: Kamu hizmetlerinin çöküşü. Özellikle Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde 1980’lerden bu yana sağlık ve eğitim hizmetlerinin sürekli gerilemesinden söz ediyoruz
  •  Fransa’nın çelişkisi çok güçlü. Bir tarafta son derece etkileyici bir siyasal söylem, diğer tarafta ise fiilen varlığını sürdüren inanılmaz eşitsizlikler bulunuyor. Bu ikisinin yarattığı makas, toplumsal hınçla da doğrudan ilişkili

Osman Damla

Fransa’da öğrencilerin okullardaki personel ve kaynak yetersizliğine karşı 24 Ekim’de başlattığı protestolar, kısa sürede ülke çapında bir toplumsal hareketliliğe dönüştü. Hayat pahalılığı, eğitimdeki sorunlar, kamusal hizmetlerin gerilemesi ve sınıfsal eşitsizliklere karşı yükselen öfkeye sendikalar, çiftçiler, iklim aktivistleri ve Sarı Yelekliler de katıldı. Fransa’da yaşananlar, yalnızca bir hükümet krizinin ya da öğrenci hareketinin ötesinde, neoliberal politikaların, derinleşen eşitsizliklerin ve Cumhuriyet’in eşitlikçi idealleriyle toplumsal gerçekliği arasındaki uçurumun yeniden tartışmaya açıldığı bir döneme işaret ediyor. Fransa’daki protestoların arka planını, sınıfsal eşitsizlikleri, neoliberal politikaların yarattığı toplumsal yıkımı ve sokakta ortaya çıkan öfkenin anlamını sosyal bilimci ve yayıncı Doç. Dr. Levent Ünsaldı ile konuştuk.

  • Fransa’da bugün yaşanan protestoları nasıl okumak gerekiyor? Macron hükümetinin siyasal krizi ile neoliberal politikaların yarattığı toplumsal yıkım arasında nasıl bir ilişki var?

Fransa’da olanlar büyük ölçüde siyasal konjonktürle ilgili. Buna Macron hükümetinin siyasal ve toplumsal zeminsizliği de ekleniyor. Toplumsal ve siyasal bir hareketten yükselmiş bir hükümet değil. Üst sınıfların ve zengin çevrelerin dünyasına yakın, teknokratik bir hükümet görüntüsü veriyor. Ekonomiyle kurdukları dinamikler de ortada. Dolayısıyla bütün bunlar patlayıcı bir etki yaratıyor. Dolayısıyla Macron hükümeti ciddi biçimde sıkışmış durumda. Macron, Fransız siyasal sisteminin kendine özgü tuhaflıkları nedeniyle iki defadır seçiliyor. Karşısına merkez sağdan bir aday çıktığında ikinci turda merkez sağ veya sol; diğer alternatif aday etrafında otomatik olarak birleşiyor. Diğer taraftan Ukrayna krizi, savaş harcamaları, göreceli enflasyon ve hayat pahalılığı gibi etkenler var. Sarı Yelekliler hareketinde de benzer ekonomik sorunlar vardı; o dönemde bunlara pandemi koşulları da eklenmişti. Enflasyon Fransa’da Türkiye ile kıyaslandığında çok düşük; Türkiye için bu rakamlar neredeyse anlamsız kalabilir. Türkiye’deki enflasyon orada yaşansaydı kim bilir neler olurdu!

Ancak olayların patlak vermesini yalnızca konjonktürel koşullarla açıklamak yeterli değil. Gözden kaçırılmaması gereken çok daha derin bir mesele var: Kamu hizmetlerinin çöküşü. Özellikle Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde 1980’lerden bu yana sağlık ve eğitim hizmetlerinin sürekli gerilemesinden söz ediyoruz. Fransa bir zamanlar bu alanlarda gıptayla bakılan bir ülkeydi. Sağlık ve eğitim hizmetlerinin ücretsiz olması bunun önemli nedenlerinden biriydi. Bugün Avrupa başta olmak üzere devletler bu hizmetleri ciddi biçimde buduyor. Kamu hizmetlerinin çöküşüyle birlikte bazı mahallelerin, özellikle büyük kentlerdeki banliyölerin giderek daha fazla izole olduğunu görüyoruz. Bu sorunların çözülemeyen, hatta çözülmek istenmeyen bir boyutu var. Çünkü bu sorunları gerçekten çözmek, bütün toplumsal hiyerarşinin ve toplumsal düzenin sorgulanması anlamına geliyor. Mevcut banliyö ve göçmen meselesi, aslında doğrudan bir işçi sınıfı meselesidir.

  • Banliyölerde biriken öfkenin sınıfsal karakterini nasıl tanımlıyorsunuz? ‘Yağmalama’ eylemlerini örgütlü bir sınıf mücadelesi olarak değerlendirmek mümkün mü?

Bunun yarattığı devasa bir hınç, nefret ve yoksunluk var kesinlikle. Yağmalama olayları da bunun doğrudan tezahürlerinden biri. Bir yanıyla servete yönelik bir öfke söz konusu. Ancak bu servet düşmanlığını doğrudan sol siyasetinden okumak da doğru olmayabilir. “Proleterler ayaklandı” diye bakılır ama bu insanların bir kısmı dışında belirgin bir işçi sınıfı bilincinden söz edemeyiz. Sınıfsal yoksunluk ve hınç, bazen yağmayla kendisini gösterir.

Türkiye’de röportaj yaparken bazı arkadaşların bu meseleye kafa yormuş insanlardan beklentisi; örgütlü bir işçi sınıfının, çıkarlarının bilincinde olarak sendikalarıyla birlikte sahaya çıkması yönünde. Ardından Marx’tan, Lenin’den söz ediliyor. Bu tür romantizmlere kapılmamak gerekiyor. İşçi sınıfının bilinci bazen başka biçimlerde tezahür eder. Türkiye’deki arabesk kültürde, “Yakarsa garipler yakar bu dünyayı” sözünde de kendisini gösterebilir.

Siyasal bir söylem ve diskur oluşturmak için daha çok partilerle örgütlü olmak gerekir. Bu tür insanların sayısı Fransa’da da çok fazla değil. Elbette Türkiye’den fazladır. Dolayısıyla “çapulcu” denilen insanların hıncında ve şiddetinde sınıfsal bir boyut görmek gerekiyor. Yılların biriktirdiği itilmişlik, kakılmışlık ve sıkışmışlık söz konusu. Hınç bir günde doğmuyor.

Diğer yandan asıl üzerinde durulması gereken devasa bir toplumsal dinamik var. Bu da neoliberalizm ve onun açtığı yıkımlar. Bunların çözümü aslında bir A4 sayfasını doldurmaz. Türkiye’de de herhalde benzer bir durum söz konusu. Bir A4 sayfasına yapılması gerekenleri yazarsınız. Bütün sorunları çözersin. Ancak bunun bir maliyeti var. O maliyet de doğrudan toplumsal hiyerarşi ve sınıfsal çıkarlarla ilgili. Çelişkileri doğru anlamak gerekir.

  • Fransız devletinin bu toplumsal hareketlere karşı tutumu ne? Sarı Yelekliler deneyimi ve sendikaların örgütlenme kapasitesi, Fransa’daki protesto kültürü hakkında bize ne söylüyor?

Öğrenci eylemleri biter, ardından yenileri başlar. Fransa’da bu istisnai bir durum değil. Türkiye Gezi’yi çok istisnai bir deneyim olarak yaşadı. Çünkü Türkiye tarihinde benzer bir deneyim çok fazla yok. Elbette Gezi’nin kendi içinde tuhaf illüzyonları, romantik birleşmeleri ve saflıkları da vardı. Fakat bu tür toplumsal hareketlilikler Fransız siyasal kültüründe oldukça standart ve fazladır. Fransa’nın örgütlenme kapasitesi çok yüksek. Sendikaların çağrıları bir anda dinamo etkisi yaratabiliyor. Örneğin liseliler bir anda çıkış yapabiliyor. Çünkü onların da sendikaları var; tek başlarına hareket etmiyorlar. Elbette bütün liseliler örgütlü değil. Belki yüzde 1’i, yüzde 2’si örgütlüdür. Ancak bu örgütlenme inanılmaz bir dinamiği tetikleyebiliyor. Liseliler çağrı yapıyor, ardından maden işçileri, demiryolu işçileri ve sağlık personeli harekete eklemleniyor. Sarı Yelekliler döneminde de bu tür dinamikleri gördük. Bu durum, örgütlenme kapasitesiyle ilgili. Bizde kriz dönemlerinde yaşananlar daha çok bireysel tepkiler şeklinde ortaya çıkıyor.

Sarı Yelekliler döneminde o günkü taleplerden biri gıda ve enerji enflasyondu. Fransa’da olduğum dönemlerde hatırladığım kadarıyla devlet, toplamda 150 avroluk bir katkı sağlamıştı. Örneğin yıllık doğal gaz masrafınız 1000 avroysa bunun 150 avrosunu devlet karşılıyor, bir tür ödeme çeki veriyordu. Bunun gibi birkaç destek uygulaması da hayata geçirilmişti. Ancak bunlar küçük ve geçici önlemlerdi.

  • Peki, hükümetler toplumsal talepleri neden karşılayamıyor? Kamu hizmetlerine kaynak ayırmak yerine üst sınıfların ve büyük şirketlerin çıkarlarını koruyan ekonomi politikalarının rolü nedir?

Reformu nasıl yapacak hükümet? Hükümetlerin de burada ellerinin ve kollarının bağlı olduğunu düşünüyorum. Meseleyi çok daha geniş bir çerçevede görmek gerekiyor. Macron’un iradesi de sınırlı. Çünkü temsil ettiği grupların, yani Fransız üst sınıflarının çıkarları çok ağır basıyor. Örneğin bu sınıfların vergi dilimleriyle nasıl oynayacak? Devasa şirketlerden, büyük ticaret patronlarından söz ediyoruz.

L’Oréal gibi bir kozmetik markasının Renault’dan daha fazla geliri var. Şimdi bu şirketlerin veya kurumlar vergisinin üzerinde nasıl bir değişiklik yapacak? Vergi durumunu düzenleyeceğiz diyorlar. Ama zengin tabakanın vergisini artırmak, bu politikaları uygulamak ciddi bir sorun olarak karşılarına çıkıyor.

İktidar kamu hizmetleri ve kamu harcamaları neden sürekli düşürmek istiyor? Çünkü tek gerekçeleri şu: Devletin savunma diğer harcamalardan dolayı borçlandı. Oysa devletin borcu zaten hep vardır. Bu aynı zamanda siyasal bir tercihtir de. Savunma sanayisine yatırım yapmak yerine sosyal politikalara yatırım yapabilirsiniz. Devlet bütçesi bu nedenle de açık verebilir. Devlet, “Bu açığı kabulleniyorum” diyebilmeli. Üst sınıflardan daha fazla vergi alacağım diyebilmeli. Ekonomi politik dediğimiz şey budur.

Tuhaf bir neoliberalizm çağındayız. Sosyal güvenlikte, refahta veya kamusal hizmetlerde ortaya çıkan açıkların bütçeden karşılanmasını istemiyorlar. Üst sınıfların ve egemenlerin kayıplarını karşılamak söz konusu olduğunda ise hemen devreye giriliyor. Bir firma batma noktasına geldiğinde, örneğin Volkswagen gibi bir şirket söz konusu olduğunda Almanya onu kurtarıyor, batmasına izin vermiyor.

  • Fransa’daki protestoların Paris Komünü üzerinden okunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sokaktaki hareketlilik devrimci bir siyasal dönüşüme kapı aralayabilir mi?

Sosyal medya nihayetinde sanal bir dünya, reel değil. Fransa’daki insanları buradan okumak çok güvenilir bir yöntem değil. Buradan baktığınızda Paris Komünü’nü görürsünüz. Hatta orada sert mücadelelerin yaşandığı, siyasal şiddet kültürünün de bulunduğu bir tarih de var. Ama buradan devrimci bir sonuç çıkar mı, bunu bilmiyorum. Ortada örgütlü bir hareket var ama örgütlülükten kasıt şu: İşin içinde örgütler bulunuyor. Birçok parti, soldan parti ve örgüt var. Ama bir yandan da büyük kitlelerin tamamında böyle bir siyasal bilinçlenme hali yok. Açıkçası böyle bir durumdan söz edemeyiz. Örneğin Fransız Devrimi’ni gerçekleştiren köylüler ne kadar bilinçliydi? Şu meşhur öncü parti/öncü örgütlü güç meselesi burada biraz işe yarıyor. Kitlelerin kendileri her zaman çok yüksek bir siyasal bilince sahip olmayabilir. Büyük kitlelerin net bir siyasal söylemi veya içselleştirdikleri bir politik diskurları bulunmayabilir. Ancak birkaç örgüt veya parti bu hareketin çerçevesini oluşturabilir. Genellikle böyle olur. Diğer taraftan Avrupa’da başka bir anlatı daha var. Bu, sağın anlatısı. Onların gördüğü şey şu: Göçmenler ayaklandı. Bir taraf devrim görüyor, diğer taraf ise göçmenlerin ayaklandığını, Müslümanların, Afrikalıların kendilerine saldırdığını düşünüyor.

  • Fransa’daki protestolar Türkiye’de neden farklı siyasal ve ideolojik okumalarla karşılanıyor? Sokağa çıkma, yağmalama ve polis şiddeti üzerinden yürütülen tartışmalarda hangi sınıfsal konumlanmalar öne çıkıyor?

MHP başkanı Bahçeli buradaki gençlere tavsiyede bulunarak Fransa’daki gençlere özenmemeleri gerektiğini belirtiyor. Bizim memlekette zaten sürekli bir itidal çağrısı yok mu? Sokağa çıkmayın, bu başkalarının işine gelir. Sokağa çıkarsanız şu olur, bu olur deniliyor. Bizdeki yaklaşım bambaşka. 1980’lerden bu yana gelen bir anlayış var: Aman hareket etmeyin, aman kımıldamayın, evinizde oturun, en fazla kınayın, barışçıl yollarla tepkinizi gösterin.

Tuhaf olan ve insanı en çok rahatsız eden durumlardan biri de şu: Büyük markaların, Haute Couture (yüksek moda)nın temsilcileri olan Christian Dior, Hermès ve Louis Vuitton gibi mağazalar kırılıp yağmalandığında Türkiye’dekilerin canı yanıyor. Büyük markaların yağmalanması seni neden bu kadar ilgilendiriyor? Fransa’da yaşananlar ve şu anda Türkiye’de bizi ilgilendiren tek mesele bu mu?

Buradan bakan birisi ayaklanan göçmenleri görüyor. Orta sınıftan bir başkası, “Aman yağmalamasınlar, neden böyle yapıyorlar, barışçıl gösteri yapsınlar” diyor. İslamcı bir kesim ise meseleyi Batı’daki Müslüman karşıtlığına kadar götürüyor. Böylece olaylar farklı ideolojik çerçevelerden okunuyor. Polis şiddeti de bunlardan biri. Türkiye’deki muhafazakâr milliyetçiler, Fransa’daki polis şiddetini övmeye bayılıyorlar. Karşımızda çok katmanlı, sınıfsal yapısı ve kimlikleri çeşitli bir protesto toplamı var.

Bütün bu okumaların dışında, Fransa’da daha derinden gelen dinamikler bulunuyor. Üstelik bunlar yeni değil. Bu hareketlerin devamının da geleceğini düşünüyorum. 1997’de Fransa’ya gittiğimde bazı şehirlerde büyük kalkışmalar yaşanmıştı. 2026’da yine bir kalkışma yaşanır, ardından sönümlenir ve hikâye devam eder. Bazı bölgeler yine izole kalır, toplumsal hınç daha da büyür. Fransız millî takımı tamamen siyah olmaya devam ederken Fransız Senatosu bembeyaz kalır.

  • Fransız Cumhuriyeti’nin eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve laiklik gibi temel değerleriyle toplumsal gerçekliği arasındaki çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çelişki, sokaktaki öfkenin kaynaklarından biri olabilir mi?

Siyasal söylemde bir anda ideal cumhuriyet değerlerine vurgu yapılıyor. Eşitlik, kardeşlik, özgürlük ve cumhuriyet kavramları sürekli öne çıkarılıyor. Cumhuriyetin insanları bir araya getiren, farklılıkları ortak bir siyasal kimlik içerisinde buluşturan hikâyesi gerçekten ilgi çekici. Cumhuriyet, Fransızlığın doğrudan etnik bir kökene gönderme yapmadan siyasal bir inşa içerisinde tanımlanması anlamına geliyor. Yani kökeniniz ne olursa olsun Fransız olmakla bir siyasal projeye, siyasal bir inşaya dahil oluyorsunuz. Bir siyasal ideale katılıyorsunuz.

Fransa’nın paradoksu bence tam da burada. Neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde sözünü ettiğim dinamikler mevcut. Ancak Fransa’daki paradoksal durum oldukça güçlü. Bu ideal kendi içerisinde eşitlikçi görünse de gerçekten öyle mi? Siyasal söylem sürekli buradan kuruluyor. Cumhuriyet ve laiklik vurgusu oldukça güçlü. Diğer taraftan fiilen eşitsizliklerin ve ayrımların bu kadar güçlü olduğu başka ülkeler var mıdır, Avrupa’da mutlaka vardır. Ancak sınıfsal ve diğer toplumsal eşitsizliklerin bu denli güçlü olması, Fransa’nın paradoksunu daha da belirginleştiriyor.

Fransa’nın çelişkisi çok güçlü. Bir tarafta son derece etkileyici bir siyasal söylem, diğer tarafta ise fiilen varlığını sürdüren inanılmaz eşitsizlikler bulunuyor. Bu ikisinin yarattığı makas, toplumsal hınçla da doğrudan ilişkili. Çünkü bu tür idealler olmasaydı insanlar belki de aynı ölçüde hınç duymazdı. Rejimin kendisini doğrudan monarşi veya otoriter bir ülke olarak tanımlandığını düşünün. En azından adı konulmuş bir durum olurdu. İnsanlar bir illüzyonla karşı karşıya kalmazdı. Böyle bir ülkede değişim heyecanı veya geleceğe dair beklenti de farklı olurdu. Asıl trajik olan, söylemle pratik arasındaki inanılmaz makas. Fransa’daki toplumsal hınç dalgasının büyümesinde belki de bu çelişkinin önemli bir payı var. Fransa’ya bu nedenle birçok farklı ihtimalin penceresinden bakmak gerekiyor.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Quto’ya derdimi nasıl anlattım?

Sonraki Haber

‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’

Sonraki Haber

'İnsanlık onuru işkenceyi yenecek'

SON HABERLER

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Yazar: Yeni Yaşam
1 Kasım 2026

Süreç hapishanelere uğramıyor

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

Beklemek/bekletmek ve palyatif çözümler 

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

Neoliberalizmin enkazı: Fransız Cumhuriyeti

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

Quto’ya derdimi nasıl anlattım?

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

Bekleme salonundaki toplum

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ekim 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır