İzlendiği gibi devlet, süreç için atılması gereken adımları atmıyor. Buna rağmen yetkililer, “her şeyin olumlu yönde ilerlediğine” dair açıklamalar yapıyorlar. Demokratik Kürt Hareketi, bu söylemlerin “doğru olmadığına” dair açıklamalar yapınca, yetkililer, yeni açıklamalarla sürece işlevsellik kazandırmaktadırlar. Böylece çözümsüzlüğü normalleştiren retorik tekrarlanmaktadır.
Anlaşılan devlet, beklemeyi ve bekletmeyi politik tarz olarak belirlemiştir. Aynı şekilde çeşitli palyatif çözümleri de sürecin sorunsuz ilerlediğinin kanıtı olarak kullanmaktadır.
Böylelikle devlet, “her şey yolunda gidiyor” söylemiyle hem toplumu manipüle ediyor hem de Kürt halkında beklenti yaratıyor. Öte yanda aynı devlet, bir yanda toplumsal baskıları sürdürürken bir yandan da savaş hazırlığı yapıyor.
Bu tutumun, zaman kazanmayı amaçladığını düşünmek, Türk devletinin soykırımcı politikalar konusundaki kanlı tecrübelerine uygun düşmez, naiflik olur. Elbette komplocu olmaya da gerek yok. Fakat devletin çözüm için adım atmaması, “her şey yolunda gidiyor” diye propaganda yapması ve savaş hazırlığı içinde olması da sorgulanmalıdır. Devletin ne yapmak istediği ve çözümden yana olup olmadığı çözüm için yapılması gerekenlere bakıldığında daha iyi görülecektir.
Çözüm için yapılması gerekenler, bilinmez de değildir yeni ve orijinal da değildir.
Birincisi, başmüzakereci olarak Sayın Öcalan’ın statüsünün resmen kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü Kürtler ve Hareket adına süreci yönetme iradesine ve yetkisine sahip olan Kürt halkının ve siyasetinin önderi Sayın Öcalan’dır. Bunu devlet de biliyor bütün dünyada biliyor.
İkincisi, Öcalan’ın rolünü ve misyonunu oynaması ve sürecin ilerlemesi için gerekli koşulları ve imkânları yaratabilecek olan devlettir. Devlet, Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridi tamamen kaldırarak, özgür koşullarda çalışmasının imkanlarını yaratmalıdır.
Ayrıca sürecin toplumsallaşması için Sayın Öcalan’ın toplumların her kesimine, Kürt halkına ve ülkenin demokratik birikimine seslenmesi, görüşlerini doğrudan bu çevrelere anlatması önemli ve gereklidir. Aynı şekilde gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin Sayın Öcalan’la görüşmesi sağlanmalı, Öcalan’a sorulması gereken sorunların sorulmasına, verilen cevapların kamuoyuna sunulmasına fırsat ve olanak sunulmalıdır. Her iki durum, sürecin toplumsallaşmasına ve hızlanmasına yol açacaktır.
Üçüncü olarak AHİM ve AYM kararları uygulanarak, hukuksuzca içerde tutulan tutsaklar serbest bırakılmalıdır. Aynı şekilde kayyum uygulamasıyla görevden alınan seçilmişlerin görevlerine iadesi sağlanmalıdır. Elbette bunların yapılması, sadece sürecin ilerlemesini ifade edecektir, yoksa Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gerektirdiği her şeyin yapıldığı anlamına gelmeyecektir.
Görüldüğü gibi tarihi sürecin ilerlemesi, Kürt sorununun çözümü, bu kadar, yakın ve bu kadar mümkündür. Üstelik bunların yapılması hem toplumsal tepkilere yol açmaz hem de yeni yasalar gerektirmez. Yapılması gereken tek şey, iktidarın siyasal adım atmasıdır.
Buna rağmen barışın gerçekleşmesi için gerekli olan bunların hiç birisi yapılmıyor. Neden yapılmıyor, kim engelliyor? Barışı gerçekleştirecek olan Sayın Öcalan’a tecrit uygulayan kimse, barışın gerçekleşmesini engelleyen güç de o’dur. Yani barışa ve çözüme engel olan devlettir. Bu durumun başka hiçbir açıklaması yoktur.
Bu gerçeği hükümetin ortağı Bahçeli’ de ifade etmektedir. Ancak Bahçeli sanki iktidar ortağı değil de muhalefetteymiş gibi, çözüme hizmet etmeyen bir tutumla bunları söylemektedir.
Yani yönetenler, oyun içinde oyun kuruyorlar? Kurulan veya kurulması muhtemel oyunları izlemek ve boşa çıkartmak ise demokrasi güçlerinin görevidir. Bu anlamda “her şeyin yolunda gittiğini” ileri süren devletin, uygun gördüğü bir tarihte, barışın ve demokrasinin gerçekleştiğini ve sürecin tamamlamadığını ilan ederek yeni bir “oyun” oyması çok mümkündür. Sonra da demokratik Kürt siyasetine dönüp, gerçekleştiremediği ne kadar zorbalık varsa onları yeniden dayatabilir. Demokratik Kürt Hareketi, bu dayatmaları kabul etmeyince de Kürt siyasetini suçlu ilan ederek bir kıyıma yönelebilir. Savaş hazırlıklarının böyle bir planla ilgili olması, yabana atılacak bir ihtimal midir? Gerçekleştirilmesi bu kadar mümkün olan barışın, devlet tarafından, iki yıldır sürüncemede tutulmasının böyle bir arka planı olamaz mı? Bu sorulara “evet” demek elbette zor, ama “hayır” demek için de ikna edici argümanlar yoktur.
Kesin olan şu ki devletin yapması gerekenlerin hiçbirisi PKK’nin yaptıklarından daha zor değildir. Zira barışın ve demokrasinin gerçekleştirilmesinin önünde, aşılamayacak hiçbir engel yoktur.
Esasında devleti yönetenlerin itiraf etmedikleri bir tek engel bulunmaktadır. O da devletin kendisidir. Çünkü mevcut devlet demokratikleşirse ne Erdoğan ne Bahçeli ne de mevcut sözde muhalefet partileri varlıklarını sürdürebilirler. Devletin barıştan ve Demokratik Cumhuriyet’ten kaçınmasının, ayrıca “bekletmek ile palyatif çözümlerde kalma” siyasetini izlemesinin nedeni budur.









