Geçen hafta devlet yetkilileri çerçeve yasanın hazırlandığını, birkaç güne kadar Meclis’e sunulacağını belirtmişlerdi. Ama hafta bitti, çerçeve yasa meclise gelmedi. Hiçbir devlet yetkilisinden de bu durumla ilgili bir açıklama yapılmadı.
Öncelikle bu yöntemle ilgili bir tespitin yapılması gerekiyor. Devlet her konuyu her istenen zamanda açıklamayabilir. Gayet tabii bazı açıklamaların yapılıp yapılmaması veya hangi zaman diliminde yapılması gerektiği özel uygulamalar gerektirebilir.
Ancak “açıklama yapmaya tenezzül etmeyen” reis tavrı, başta Kürt halkı olmak üzere bütün halklara ve demokrasi güçlerine karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Devlet, halkların kaderinin belirlendiği böylesine önemli bir konuya daha özenli yaklaşmak durumundadır. Birkaç cümlelik kısa bir açıklama Barış ve Demokratik Toplum sürecini, bütün yaşamının merkezine koymuş olan milyonlarca insan için hayati önemdedir. Dolayısıyla böyle açıklamaların yapılmaması hem sürece doğru yaklaşılmadığını göstermekte hem de halkların yüreğine dokunmaktadır. Bu küçük, ama önemli notu düştükten sonra, çerçeve yasanın neden Meclis’e gelmediğine bakılabilir.
Barış ve Demokratik Toplum süreci için kurulan TBMM komisyonu 18 Şubat 2026 tarihinde hazırladığı raporu kamuoyuna ve Meclis’e sunmuştu. Bundan sonraki adım, komisyon raporunda önerilen ve sürecin ilerlemesini sağlayacak olan çerçeve yasanın, hükümet tarafından hazırlanarak, Meclis’e sunulmasıdır.
Ancak Türk devleti, şubat ayından bugüne, yaklaşık altı aydır, toplum hacmi, muhtemelen birkaç yüz kelimeden ibaret olacak olan bu yasayı hazırlayıp Meclis’e sunamamaktadır.
Peki neden bu yasa hazırlanamıyor? Zaman, imkân ve kadro eksikliği söz konusu olabilir mi? Elbette ki hayır, öyle bir eksikliğin söz konusu olmadığı açıktır. Buna rağmen Türk devletini yönetenler, halklarımızın bu yalana inanmasını istiyorlar.
Halbuki bütün ezilenler bilirler ki Türk devleti, insan haklarına, barışa ve demokrasiye karşı olması halinde sınırsız imkânları ve gerektiğinde insanların yaşamlarını, gözünü kırpmadan harcayabilmektedir. Dolayısıyla çerçeve yasanın Meclis’e gelmemiş olmasının nedeni farklıdır ve bu gerçek muamma değildir, çok açıktır.
İşin doğrusu, çerçeve veya kök yasanın Meclis’e gelmesinin önündeki tek engel, devleti yöneten siyasal iradedir. Devlet, hiçbir paradigma değişikliği yapmadan, dün olduğu gibi bugün de aynı kavramlarla, aynı mantıkla Kürt sorununu ele almakta, demokratik bir düzenlemeye yanaşmamaktadır. Dolayısıyla devlet, süreci bir tasfiye düzenlemesi olarak gerçekleştirmek istemektedir. Bunun içinde süreci sürüncemede bırakmaya, aksatmaya ve zamana yaymaya ve sulandırmaya çalışmaktadır.
Buna rağmen Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan ve demokratik Kürt siyaseti ise sorunun Kürt sorunu olduğunu, tarihi, sosyal, siyasal boyutları bulunduğunu ve sorunun barış ve demokrasi içinde çözülmesi gerektiğini belirtmektedirler.
Sayın Öcalan, PKK ve demokratik Kürt kurumları, bu amaçla, yeni sürecin gerektirdiği stratejik değişikliklerin bir kısmını yapmış, bir kısmını da yapmaya hazır olduklarını defalarca deklare etmişlerdir.
Bütün bunlara rağmen çerçeve veya kök yasanın Meclis’e gelmesi, keyfiyetçi bir biçimde, ya tutulmayan sözlerle sürüncemeye bırakılmakta veya bilinmez geleceğe ertelenmektedir.
Bu arada devletin çözümden kaçan bu tutumunun, Türkiye ve Kuzey Kürdistanı ilgilendiren iki güncel gelişmeden etkilenme ve daha zorlu bir sürece girme ihtimalinin kuvvetli olduğunu belirtmek önemlidir.
Birincisi Erdoğan’ın yargıyı ve Kılıçdaroğlu’nu kullanarak, CHP’ye yaptığı ve CHP’nin fiilen ikiye bölünmesini sağladığı saldırılardır. İkincisi, 7-8 Temmuz. 2026’da dünya halklarının düşmanlarından çocuk tacizcisi Trump’ın da katılacağı ve Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesidir.
Saraylarında verdiği emir ve talimatlarla her istediğini yapan, ayrıca “dünya lideri” olduğunu NATO zirvesiyle tescil ettiren Erdoğan, bu iki gelişmenin yarattığı güç zehirlenmesiyle, çözümden uzaklaşabilecektir. Bu koşullarda Erdoğan, barışın ve demokrasinin gereğine uygun olarak, başkasının haklarının varlığını kabul etmek ve saygı göstermek yerine, kölelerine inayette bulunan bir beyaz efendi gibi barış ve çözüm sürecine yaklaşacaktır.
Tam da devletin çözümü zorlaştıran bu tutumunu aşmak için, halkların barış ve demokratik toplum sürecine sahip çıkması şarttır. Bugüne kadar olanlar göstermiştir ki sürecin başarısı, devletten talep etmekte değil, devleti çözüme zorlamaktan geçmektedir. Bu amaçla halkların geliştireceği basınç, devletin sürece doğru yaklaşmasını ve demokratik barışın gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Bu konuda DEM Parti’nin, DBP’nin, diğer Kürt kurumlarının ve Kürt halkının ortaya koydukları emeğin, çok değerli ve işlevsel olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bu çabaların yeterli olmadığı da açıktır.
Dolayısıyla önemli imkânlar sunan bu sürecin bütün ezilenler tarafında doğru değerlendirilmelidir. Bütün emekçilerin, Alevilerin, kadınların ve gençlerin sürdürülen mücadeleye aktif olarak katılmaları, baskılardan kurtulmayı, barışı ve demokrasiyi kazandıracaktır.









