Türkiye’de siyasal krizler çoğu zaman yalnızca güncel politik aktörler üzerinden değil, Ulus devletin tarihsel kuruluş kodları üzerinden okunmayı hak eder. Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu tarafından öne sürülen “kuruluş kodlarına dönme” söylemleri böylesi bir tarihsel arka plan olmadan anlaşılamaz. CHP içerisindeki gerilim, yalnızca bir liderlik mücadelesi değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluş paradigması, ulus-devlet anlayışı, tekçilik siyaseti ve Türkiye’nin demokratikleşme sorununun yeniden görünür hale gelmesidir. Gelinen aşamada tekçilik üzerine kurulu olan cumhuriyet modernitesi anlamsal ve yapısal bakımdan ve derinlikli kaos kriz hallerine yaşamasından dolayı kendisini yürütemez duruma gelmiştir.
Bugün tartışılan meselelerden biri, CHP’nin yeniden “kuruluş kodları”na dönüp dönmediğidir. Bu soru, yalnızca partinin ideolojik yönelimini değil; Kürt meselesi, Alevi kimliği, barış ve demokratik toplum süreci ve Türkiye’de demokratik cumhuriyet ihtimalini doğrudan ilgilendiriyor.
1924 sonrasında inşa edilen Cumhuriyet modeli, çok kimlikli Osmanlı toplumsallığından homojen bir ulus yaratmayı hedefleyen merkeziyetçi bir paradigma üzerine kuruldu. Bu paradigmanın temelinde “tek millet, tek dil, tek kimlik, tek din, tek mezhep.” anlayışı bulunuyordu. Erken Cumhuriyet’in önde gelen ideologlarından Mahmut Esat Bozkurt’un “Bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” şeklindeki tarihsel sözü, bu zihniyetin en çıplak ifadelerinden biri olarak hafızalarda kaldı.
Alevilik ise Cumhuriyet’in resmi laiklik söylemine rağmen Diyanet merkezli Sünni-Hanefi devlet yapılanması içinde kütlesi ve hacmi yok sayıldı, kültürel soykırıma uğratıldı. Laiklik, toplumun tüm inançlarına eşit mesafede duran özgürlükçü bir model yerine, devlet kontrolünde bir din yönetimi biçimine dönüştü.
Değişim mi, restorasyon mu?
Kılıçdaroğlu’nun milliyetçi-muhafazakâr aktörlerle geliştirdiği ittifaklar, sağ siyasete açılma stratejisi olarak sunuldu. Fakat bu yönelim, Kürt demokratik siyasetiyle kurulan ilişkinin sınırlarını da belirledi. Özellikle seçim süreçlerinde “kuruluş kodları ile uyumlu muhalefet” görüntüsü verme çabası, CHP’nin tarihsel reflekslerini yeniden görünür hale getirdi.
Buradaki temel çelişki şuydu: CHP bir yandan demokrasi, özgürlük ve hukuk söylemi üretirken; diğer yandan devletin üniter-ulusalcı hassasiyetlerini aşamayan bir çizgide kaldı.
Bugün CHP içerisinde yaşanan bölünme yalnızca kişisel iktidar mücadelesi olarak okunamaz. Asıl mesele, Türkiye’nin geleceğine dair iki farklı siyasal hattın çatışmasıdır.
Birinci hat; devletçi, merkeziyetçi ve güvenlik eksenli geleneksel Cumhuriyet çizgisini temsil ediyor. İkinci hat ise daha yerelci, çoğulcu, demokratik ve toplumsal barışı önceleyen bir yönelimi ifade ediyor.
Çünkü Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik çözümü, yalnızca iktidarın değil muhalefetin de zihinsel dönüşümünü gerektiriyor. Eğer CHP Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi; yeniden “kuruluş kodlarına” dönerse, bu durum Kürt meselesinde demokratik çözüm ihtimalini zayıflatabilir.
Burada kritik soru şudur: Türkiye’de demokratik barış ihtimali neden sürekli kesintiye uğruyor?
Bu sorunun yanıtı yalnızca güvenlik politikalarında değil; devlet aklının sürekliliğinde aranmalıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca “resmî ideoloji” toplumsal farklılıkları demokratik eşitlik temelinde tanımak yerine kontrol ve denetleme almayı tercih etti. Bu nedenle “barış” çoğu zaman bir demokratikleşme meselesi olmaktan çıkarılıp güvenlik sorunu olarak ele alındı.
CHP’nin kuruluş kodlarına dönüşü en çok Kürtler ve Aleviler açısından tartışmalı hale geliyor. Çünkü bu iki toplumsal kesim, Cumhuriyet tarihi boyunca hem devletin modernleşme projelerinin hem de güvenlik politikalarının doğrudan etkisini yaşadı.
Kürtler açısından risk, demokratik temsil alanının yeniden daraltılmasıdır. Tekçilik eksenli siyaset güç kazandığında, kültürel haklar, yerel demokrasi, ana dil tartışmaları ve siyasal temsil talepleri yeniden “bölünme” paranoyası içinde değerlendirilebilir.
Aleviler açısından ise sorun daha derindir. Çünkü Alevilik uzun yıllardır hem devletin Sünni-Hanefi-Türk merkezli yapısından hem de siyasal araçsallaştırmadan kaynaklı bir eşitsizlik yaşamaktadır. Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğini demokratikleşme perspektifiyle değil, devlet içinde kabul görme çabasıyla temsil etmesi, ” Türk İslam Aleviliğini” esas alması Alevi toplumunda da önemli tartışmalar yaratmıştır.
Muhalefetin devletçi-ulusalcı zemine çekilmesi en çok AKP’nin işine yarıyor. Çünkü AKP uzun yıllardır kendi otoriterleşmesini (hiper otoriterleşme) “devletin bekası, milli birlik ve güvenlik” söylemleri üzerinden meşrulaştırıyor.
AKP açısından en büyük avantaj da burada ortaya çıkıyor: Muhalefetin sistem içi restorasyonla sınırlı kalması, iktidarın hegemonik alanını genişletiyor. Demokratik dönüşüm iddiası taşıyamayan bir muhalefet, mevcut düzenin sınırlarını aşamıyor.
Türkiye’nin temel sorunu yalnızca iktidar değişimi değildir. Asıl mesele, Cumhuriyet’in yüz yıllık tekçi devlet paradigmasıyla demokratik bir hesaplaşmanın yapılıp yapılmayacağıdır.
Gerçek demokratikleşme; Kürtlerin, Alevilerin, farklı halkların, kimliklerin ve inançların eşit ve özgür yurttaşlık temelinde tanınmasını gerektirir. Bu ise yalnızca seçim ittifaklarıyla değil, zihniyet dönüşümüyle ve gerçek bir yüzleşmeyle mümkündür.
CHP’nin önündeki tarihsel eşik de budur: Ya devletin kuruluş kodlarına geri dönerek güvenlikçi-ulusalcı çizgide kalacak ya da çoğulcu demokratik bir Cumhuriyet fikrini esas alan üçüncü alanın esas alınmasıdır.
Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu tercihtir.









