Pleyistosen döneminin bir devamı olan ve yaklaşık 2,5 milyon yıllık bir geçmişe sahip Cilo Buzulları tehdit altında. Bir yanda turizm adı altında yapılan faaliyetler, diğer yanda madencilik faaliyetleri Cilo Buzulları’nı ve göllerini yok ediyor
Agit Özdemir
Yapılan araştırmalar, Cilo Buzulları’nın son otuz yılda yüzey alanlarının yüzde 55’inden fazlasını kaybettiğini ortaya koyuyor. Bir zamanlar 200 metreyi bulan buzul kalınlığı bugün 50 metrenin altına inmiş durumda, buzulların içi boşalıyor, geniş çatlaklar oluşuyor
25 Temmuz gecesi saat on biri geçerken bu satırları Cilo Dağları’nın Cennet Cehennem Vadisi’nden yazıyorum. Etrafta yalnızca buzulların erimesiyle oluşan suyun akış sesi var, gökyüzünde ise gerçek bir görsel şölen sunan sayısız yıldız var. Bu coğrafyadan kimler geçti, bu dağlar kimleri ağırladı, kimlerin günlüklerine girdi, geçmişte hali nasıldı sorularını düşünürken beni kaleme sarılmaya iten şey tanık olduğum, karşılaştığım gözlemler oldu. Buranın sadece doğal güzelliğinden söz etmek, bu coğrafyanın tarihselliğine ve ekolojisine haksızlık olur. Bu yazının derdi de tam olarak bu haksızlığı giderme çabasından geliyor.
Cilo Buzulları 2,5 milyon yaşında
90’lı yıllarla birlikte yasak bölge ilan edilen Cilo Dağları, Toros-Zagros dağ silsilesinin en önemli parçalarından biri. Bakur Kürdistan’ın Agirî’den sonra en yüksek ikinci zirvesi olan Teşko (Uludoruk) 4135 metreye ulaşıyor. Kürdistan’da Agirî dışındaki en büyük vadi buzulu da burada bulunuyor. Cilo Dağları birçok dağ ve vadiden oluşan geniş bir coğrafya, Spîxanê (Cennet Cehennem Vadisi) bu coğrafyanın en önemli köşelerinden sadece biri. Spîxanê’deki Cilo Buzulları’nın yaklaşık 20 bin yıllık olduğu yönünde yaygın bir kanı bulunsa da, bilimsel ve akademik çalışmalar buzul oluşumlarının Pleyistosen döneminin bir devamı olduğunu, aslında yaklaşık 2,5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduklarını ortaya koyuyor. Bu yönüyle Cilo Buzulları Kürdistan kadar dünya ölçeğinde de son derece önemli bir doğal varlık taşıyor.
Tüketim kültürü yerleşiyor
90’lı yıllarla beraber koçerlerin, yöre halkının uğrak alanı olan Spîxanê savaşın, bombaların, yangınların mekânı haline geldi. İnsan etkileşiminin kesildiği bu vadi uzun yıllar savaşın yarattığı ekolojik tahribatın coğrafyası oldu. Son yıllarda, özellikle barış ve demokratik toplum süreciyle beraber doğa severlerin, yerel halkın tekrar uğrak alanı olmaya başladı. Sosyal medyada “İsviçre olsa beğenirdiniz!”, “Cennetten bir köşe” sloganlarıyla paylaşılan görüntüler arttıkça trekking ve doğa yürüyüşleri de çoğaldı. Tarihsel ve doğal açıdan bu denli zengin bir coğrafyanın insanlar tarafından ziyaret edilmesi, tanınması, temas kurulması, güzelliğinin keşfedilmesi kuşkusuz kıymetli. Ancak bu ziyaretlerle birlikte daha güzel bir kartpostal görüntü, daha iyi bir poz, daha keskin bir filtre için yarışan bir tüketim kültürü de yerleşmeye başladı, üstelik Spîxanê’de eko-turizm adı altında açılan tesisler bu tabloya ayrı bir zarar ekliyor. Oysa bu coğrafyada yürümek, kartpostal görüntüsünün çok ötesinde bir anlam taşıyor; asıl mesele, tüketim kültürünün bu anlamı ne kadar görünmez kıldığı.
Yürümenin politikliği
Yürümek yalnızca bir spor sayılmaz, tarih boyunca ekolojik ve politik bir eylem olagelmiştir. Bir dağa, bir vadiye adım atmak oranın hafızasına dokunmak, oradaki insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle bir ilişki kurmak demektir. Colemêrg’de (Hakkari) yıllarca askeri yasak bölge ilan edilen, köylülerin köylerine ve meralarına giremediği, koçerlerin hayvanlarını otlatamadığı bu topraklarda bugün yürüyebilmek aslında mücadeleyle elde edilen önemli bir kazanım. Bu yüzden doğa yürüyüşü burada sıradan bir eğlence ve gezi etkinliğinden öte bir anlam taşıyor, hafızayı geri kazanmanın, mekânla yeniden temas kurmanın bir yolu oluyor.
Son yıllarda artan yürüyüş etkinlikleri, rehberlerin, dernek ve kolektiflerin emeğiyle örgütlenen kamplar bu anlamda kıymetli bir birikim yarattı. Yerel halkla, rehberlerle yaptığımız sohbetlerde ortak vurgu şuydu, adım atılan her patika aslında bir hatırlama biçimi, yasaklanan toprakla yeniden kurulan bir bağ. Yürüyüş grupları sayesinde onlarca kişi bu coğrafyanın tarihini, savaşın izlerini, zorla yerinden edilen köyleri öğrenme fırsatı buldu. Kimi rehberler yürüyüş boyunca bölgenin siyasi tarihini, ekolojik değerini anlatarak yürümeyi bir bilinçlenme pratiğine dönüştürdü, bu emek küçümsenecek bir şey sayılmaz. Ne var ki bu birikim tek başına yeterli olmuyor.
Yürümenin politikliği hatırlama ve dayanışmayla sınırlı kalmıyor, sorumluluk da taşıyor. Sosyal medyada dolaşan kartpostal görüntüler çoğaldıkça yürüyüşün kendisi giderek hız kazanan, kalabalıklaşan, patikanın taşıma kapasitesini aşan bir harekete dönüştü. Spîxanê’de günde onlarca tur, yüzlerce kişi aynı patikadan aynı anda geçiyor artık, çadır alanları çoğalıyor, atık miktarı katlanarak büyüyor. Bir zamanlar sessizliğiyle bilinen Spîxanê bugün gürültünün, kalabalığın mekânı haline geldi. Yürümek bir tanıklık ve dayanışma pratiği olacaksa aynı hızda bir öz-disiplin de gerektiriyor, patika dışına çıkmamak, büyük kalabalıklar yerine küçük kafilelerle hareket etmek, atık oluşturmamak, sesi ve izi asgaride tutmak gibi.
Eriyen buzullar, azalan canlılar
Bu görünürlük sorumluluğu önce dağın kendisinde neyin eridiğini, neyin azaldığını bilmekle başlıyor. Cilo Dağları’nın belki de en zengin endemik bitki ve hayvan topluluklarına ev sahipliği yapan Spîxanê, günde onlarca turun, yüzlerce insanın aynı anda yürüdüğü, gürültü çıkardığı, atık biriktirdiği bir sürecin mekânı oluyor. Savaşın yarattığı yıkıma iklim değişikliğinin baskısı eklenince buzullar hızla eriyor. Yapılan araştırmalar, Cilo Buzulları’nın son otuz yılda yüzey alanlarının yüzde 55’inden fazlasını kaybettiğini ortaya koyuyor. Bir zamanlar 200 metreyi bulan buzul kalınlığı bugün 50 metrenin altına inmiş durumda, buzulların içi boşalıyor, geniş çatlaklar oluşuyor.
Cilo Buzulları binlerce yıldır Kürdistan’ın su döngüsünde hayati rol oynayan tatlı su rezervuarları niteliğinde. İklim değişikliği, değişen yağış rejimleri, güvenlik odaklı uygulamalar ve rant projeleri yüzünden bu rezervuarlar büyük kütleler halinde yok oluyor. Bu durum yalnızca dağ ekosistemini etkilemiyor, Zap Suyu’nun akış rejimini de doğrudan değiştiriyor. Erime süreci bu hızla devam ederse bölgedeki mikro iklim, bitki örtüsü ve tarım-hayvancılığa dayalı geçimlik ekonomi ciddi biçimde zarar görecek.
Bir kartpostaldan fazlası
Bugün Spîxanê savaşın yarattığı yıkımla ve artan iklim baskısı altında hâlâ direniyor. Son yıllarda çoğalan bilinçli yürüyüş ve kamp etkinlikleri bu direnişe güç katıyor, ama giderek yaygınlaşan bilinçsiz kalabalıklar tahribatı derinleştiriyor. Bir anda yüzlerce insanın çıkardığı gürültü ve hareket canlıları yaşam alanlarını terk etmeye zorluyor, yuvalama ve yavrulama dönemindeki türler göç etmek zorunda kalıyor.
Kürdistan’da yürümek bugün de bu yüzden politik bir mesele olmaya devam ediyor. Bu yürüyüşler bölgeye karşı daha duyarlı davranmanın, tahribata karşı durmanın, korumaya dönük çalışmalara vesile olmanın bir yolu olabilir, ama çoğu zaman sosyal medyada tüketilen kusursuz bir kartpostal görüntüsüne indirgeniyor. Kamp ve yürüyüş afişlerindeki kirlenmemiş, erimemiş, tahrip olmamış fotoğraflar bu gerçeği gizliyor. Cilo için mücadele eden kurumlar, aktivistler ve yöre halkı hâlâ burada, ama çoğunluk için Spîxanê artık turizmin tüketim nesnesine dönüşmüş durumda.
Spîxanê, doğal ve tarihsel açıdan Kürdistan kadar dünya için de son derece önemli bir coğrafya. Bu mekânı korumak herkesin sorumluluğu. İklim değişikliğine yol açan kapitalizme karşı durmak, en büyük ekolojik yıkım kaynağı olan savaşa karşı çıkmak, barış ve demokratik toplum sürecinin bir parçası olmak, doğa yürüyüşlerini daha bilinçli hale getirmek hepimizin görevi. Askeri yasakların kaldırılması, bölgenin korunması, maden sahalarının iptal edilmesi ilgili kurumların sorumluluğu kadar, buna karşı mücadele etmek ve Spîxanê’yi gelecek kuşaklara taşımak da hepimizin tarihsel bir borcu.
Festival, yasak ve maden arasında
Devlet, kurumlarıyla birlikte binlerce kişiyi topladığı bu festivalleri âdeta bir fetih, bir ele geçirme gibi kurguladı, hassas bölgelere bir anda binlerce insanı yığmanın yaratacağı etkiyi hiç hesaba katmadı. 90’lı yıllarda zorla boşaltılan Cilo köyleri hâlâ boş, birçoğu hâlâ askeri yasak bölge sınırları içinde kalıyor. Köylülerin göremediği, koçerlerin hayvanlarını otlatamadığı bu dağlar madencilik şirketlerinin girişine ise apaçık serbest. Colemêrg coğrafi haritası artık sadece maden haritalarına dönüşmüş durumda.
Colemêrg, Türkiye’nin en zengin bakır ve çinko yataklarından birine sahip. Şemzînan (Şemdinli) ve çevresindeki 40 milyon tonluk çinko rezervi dünyanın en büyük yataklarından biri olarak gösteriliyor. Ancak bu rezervlerin faturası herkese aynı kesilmiyor, devlet ve şirketler için kâra dönüşen madenler yerel halk için meraların yok olması, Zap Suyu’nun kirlenmesi, sağlığın bozulması ve tarımsal yaşamın sona ermesi demek oluyor. Savaş yıllarında çıkan yangınlarda yok olan ormanlık alanların yerini bu kez maden sahaları için açılan yeni tahribat alıyor. İnsanların yakınlarının mezarını ziyaret etmek için günlerce izin prosedürüyle uğraştığı, askeri yasakların kaldırılması için çalışan sivil toplum kuruluşlarının giremediği, tahribatı yerinde incelemek isteyen ekolojistlerin erişemediği alanlara şirketler hiçbir engelle karşılaşmadan giriyor. Festivaller tüm bunları örten bir araca dönüşüyor.









