Bir kabir azabı mı, yoksa en sevdiklerine ihanet etmenin azabını bir ömür yaşadığın bir çukur mu Kubur? Ferhat, Emin, Cemil, Kadir, Serpil, Gülnihal… Tesadüf olmayan karşılaşmalar, birbirine bağlı hayatlar
Kubur’un, farklı anlamları var. Biri, bildiğin hela çukuru. İkincisi ise kabirin, mezarın çoğulu. Hepimiz kabire gideriz bir gün ama bir kez insanlıktan çıktığımızda artık durum farklıdır ve o zaman ‘Kabirle kubur’ aynı şey olur
Özellikle riske giren mücadele biçimlerinde insanlar canlarını birbirine emanet ederler. Orada sınırsız güvenmek zorundasın. Yani o kardeşliktir. Salçalı ekmeğin anlattığı da o. Onu elinden düşürsen, kubura doğru gidersin artık
Reyhan Hacıoğlu
“’Söyleyebilirdin…’
Hâlâ gözleri üzerimde. Duvarlardan, kapılardan, koridorlardan sonra hâlâ bakışlarını hissediyorum.
‘Ona söyleyebilirdin…’
Söyleyebilirdim, evet. Geç saatlere kadar birlikteydik o son gecede. Annen ve sen uyuduktan sonra da yeniden geldi odama. Eski zamanlardan söz ettik, Menekşe Plajı’ndan, banliyö trenlerinden…
Söyleyebilirdim. Sordu çünkü. İyi olup olmadığımı, hazır olup olmadığımı…
‘Ben güveniyorum sana ama bak, gurur yapmana da gerek yok,’ dedi. ‘Ne hissediyorsan öyledir. Kafan rahat değilse, çıkma, tamam. Teknik olarak çok anlamam ama istersen Vasıf’la ben çözerim araba işini.’
Söyleyebilirdim.
Söylemedim. “
Ve söylemedi Emin o gece söylemesi gerekeni; “Bir şeyi söylemen gereken zamanda söylememişsen, sonra konuşmak lüzumsuz” diyor bunun için Ender Öndeş. Bizde gelenektir, gazeteden bir arkadaşımız kitap yazdıysa ilk gazete yapar röportajını. Böylece yine yeniden yollarımız kesişti Ender Hoca ile. Kesişti diyorum çünkü bir zamandır ben sahada o ise büroda. Böylece bir akşamüstü Kubur için karşı karşıyayız. Son Defile’yi “içerde” iken okumuştum, çok istesem de koşullar yüzünden röportaj yapamamıştık. O yüzden Kubur bunun bir telafisi de benim için.
Hem çok tanıdık hem çok “yabancı” geliyor insana Kubur. Bir devrimcinin gazeteciliği nasıl taraf ve netse yazarlığı da öyle oluyor. Savrulmadan, savurmadan herkesi içine alan ama bu herkesin de illa bir derdi olduğu; kimini yasaklı dilinden, kimini sömürülen emeğinden, kimini faili meçhulden, kimini işkence tezgâhından… Bu kez farklı ama. Kendisi de farkında zor olanı zor yerden anlatmayı seçtiğinin. Kimi bölümleri 10 defa yazıp silmiş, kimi bölümlerden hâlâ emin değil. Hem bir gerçeği anlatmış, hem gerçeğe kurgu katmış. Hem bir anıyı yâd etmiş, hem bir tarihi not etmiş. Ama emin olduğu bir şey var, birilerinin olanları anlatması gerektiği. İşte Kubur böyle bir duygunun eseri.

Gerisini ondan dinleyelim.
- Şuradan başlamak istiyorum. Diğer kitaplarınızda da, Kubur’da da, halklar var; Boşnaklar, Çerkesler, Lazlar, Kürtler… Bu tercihin özel bir sebebi var mı?
Aslında bu, bir dönem romanı yazarken tercihten çok realiteye sadakattir. Şimdilerde devrimci hareketlerin içindeki etnik yelpaze bir hayli daraldı. Ve yeni kuşaklar, Türkiye’nin birçok yerinin ve birçok topluluğunun ezelden beri ‘sağcı’ olduğunu sanıyorlar ama değil. Bu her zaman böyle değildi. 1960’lar, 70’ler çok daha renkliydi kimlikler açısından. Trabzon dediğiniz yer ve bütün Karadeniz, balkan göçmenlerinin mahalleleri, Ege ve Orta Anadolu’nun birçok ilçesi… Karadeniz Mahir fikriyatının hep baskın olduğu yerdi mesela, Manavgat gibi bir yer Kurtuluş hareketinde önemliydi, Uşak’ta çok ciddi bir Devrimci Yol ağırlığı vardı. Yozgat’tan çıkan devrimcileri tanısanız şaşırırsınız. Benim mensubu olduğum yapıda da mesela Balkan havası vardır. Bu renklilik 80’lerden sonra deforme oldu, milliyetçilik, siyasal İslam ortamı bozdu ve bizim buna müdahalede zayıf kalmamız hiç iyi olmadı. Sonuç olarak, kitaptaki karakterler de bu realiteye uygun.
- Kitaptaki olay tanıdık gelmeli mi bize?
“Kitaptaki olay” değil ama kitabın esinlenip yaslandığı olay diyeyim, en azından bir kuşak için, evet, öyle. 1981’de, hedefi İsrail Başkonsolosu olan bir planlama ve hazırlık aşamasındayken yakalanan birinin birkaç saat içinde devlet ile pazarlığa oturarak sabahki bütün buluşmalarını satması, dört çok değerli insanın katledilmesi… Ama tabii bu bir roman ve romanı oradan okumak doğru değil. Politik bir ‘yazı’dan değil, edebiyattan söz ediyoruz.
- Bunu yazma fikri nasıl oluştu?
Hep içimde vardı. Çok acı vericiydi olanlar çünkü. İstanbul Emniyet Müdürü’nün şahsen gelip yaralı bir adamı katletmesinden söz ediyoruz. O derece. Yaşandı bunlar ve ağır vakaydı. Benim kişisel tarihim açısından da ağır. Romanın sıkıntılı yanı da oydu. Reel bir olaya yaslanarak, esinlenerek kurgu yaratmak zordur. Yanlış anlatmaktan, incitmekten ya da incinmekten korkarsın. Çünkü çok değerli insanlardan söz ediyorsun ve üstelik kurguyu onlar üzerinden değil, kubura yuvarlanan bir karakter üzerinden yaratıyorsun.
- Yazma fikri hep vardı dediniz ya, bir sorumluluk mu yoksa zorunluluk mu?
Her ikisi de. Benim gibi yaklaşık 50 yıllık bir süreyi devrimci hareketin içerisinde ve bunun çok büyük bir bölümünde doğrudan örgütlü faaliyet içerisinde yaşayan biri, sadece ideolojik/siyasal şeyler biriktirmez. Bir sürü yaşanmışlık da biriktirir. Ve belli bir yaşa geldiğinizde bu hikâyeleri ya da bu realiteyi anlatma ihtiyacı doğar. Hep söylüyorum, Kubur’a da, Son Defile’ye çok yüksek bir edebi değer yüklemiyorum ben. İçimde var olan, beni zorlayan insan hikâyelerini anlatmanın bir ihtiyacı olarak görüyorum.
Bir de tarihsel açıdan önemli şeyler var. Zannedilir ki 12 Eylül darbesi olduktan sonra tık çıkmadı memlekette. Evet, gerçekten silindir gibi geçtiler ama insanlar ellerinden geleni yaptı. İyi yapabildiler mi? O tartışmalı olabilir ama herkes Meriç sularına atlamadı. Bu çok unutulan bir şey ve tam bu açıdan anlatılması gereken şeyler var.
- Neden Kubur?
Kubur, farklı anlamları olan bir kelime. Biri bildiğin hela çukuru işte. İkincisi ise kabirin, mezarın çoğulu. İlginç bir sözcük. Hepimiz kabire gideriz bir gün ama bir kez insanlıktan çıkıp çürüdüğünüzde, o kubur içinde debelenirsiniz ve o zaman “Kabirle kubur” aynı şey olur. İtirafçılık da tam böyle bir şey.
- Ben de bunu soracaktım. Hep kahramanları anlatırdınız bize. Bu kitap neden böyle oldu?
Tersinden bir hikâye, evet. Bu bir anlatım biçimi tabii, tercih. Arkadaşlarını satan birinin zihni üzerinden yürümek, onun iç dünyasına sızmak. Zorlayıcı bir şey. Ayrıca kitap biraz da yaşam ve ölümün anlamları üzerine. Devrimci mücadele içinde, özellikle sorgularda birçok insanın önüne bu iki seçeneğin (blöf ya da gerçek olarak) dayatıldığı kritik anlar olmuştur. Bu durumda kalmış insanların bazıları bir seçim yapmışlardır ve o seçim hayatlarına mal olmuştur. Bazıları ise başka bir ‘seçim’ yapmışlardır ve tartışma da zaten tam oradadır. Çukuru, sizin olmayan bir hayatı seçtiğinizde, o yaşamak artık yaşamak mıdır, yaşamak sadece nefes almak mıdır? Düşün ki çocukluk arkadaşını, 3 gün önce birlikte yemek yediğin, çocuğunu sevdiğin bir arkadaşını satıyorsun, ölümüne sebep oluyorsun. Çok ciddi bir şey.
Bunu şu andaki “Etkin Pişmanlık” la karıştırmamak lazım. Bugün mesela birinin şirketleri var onunla korkutuyorlar ve kişi kendini kurtarmak için X belediye başkanını suçluyor, vb… Bu da bir ahlaksızlık ama diğeri farklı. Verilen hasar, yaratılan trajedi…
- Emin ondan mı Araf oluyor?
Evet. O dönem ameliyat ya da kimlik değiştirme hizmetleri de var devletimizin(!) Kişi artık ‘başka biri’ olabiliyor. Böylece ‘güvenilir’ demek olan Emin’den, çukurdaki Araf’a geçilebiliyor. İtirafçılık tam da böyle arafta bir yaşam… Beni çok gerdi, çünkü çok zor bir işti bunu yazmak. En büyük kaygım da okurun Araf’a acıma ihtimali oldu.
- O zaman kendi adıma cevap vereyim; acımak değil de sonunu sanki bize bırakmışsınız gibi geldi.
Ama zaten kitap matbaadan çıktığında artık okuyucunundur. Benim müdahale edebileceğim bir şey değil bu. Ayrıca, tartışılan karakterler, üzerine fikir yürütülen kitap iyi kitaptır.
- İnsan affeder mi?
Af söz konusu değil burada. Affedilecek iş değil ki. Empati gibi şeyler yürümez bu fasılda. Ama şuna inanırım. Bir insan devrimci harekette bulunmuş ise sonradan ne kadar çürümüş, değersiz ve haysiyetsiz bir insan haline gelirse gelsin yaşadıkları onun yakasını bırakmaz. Tamam, işledikleri suçu unutmak isterler, bahanelerle onu aklamak isterler ama derinlerde bir yerde bir şey kalır yine de.
Senin yüzünü, adını değiştirirler, “sıfırdan bir hayat” vaat ederler ama öyle bir ‘sıfır’ yoktur. Özellikle Kürt hareketinden çıkan itirafçıların sonradan faili meçhul tetikçileri olmasını zaten saymıyorum bile.
- Kadir var bir de. Bu bir cezalandırma mı?
Kadir onun geçmişi elbette. Ona yaptığını hatırlatan, yakasını bırakmayan bir şey. Yoksa Kadir çok önemli bir şahıs değil. Olsa olsa bir işkenceci yamağı. Ama işte, işlediğin suçun kanıtıyla birlikte yaşıyorsun. Onu yok ederken de daha iyi bir insan olmuyorsun, zaten diptesin.
- İsimleri aynı olan iki genç kadın, bir tesadüf mü, yoksa bir her şeye rağmen ‘iyi’lik var deme hali mi?
İnsan ihanet ettiği arkadaşının kızının adını niye kendi kızına koyar, yemin ediyorum bir yazar olarak ben de bilmiyorum. Belki o kadar çukurun dibindeysen, bir şeye tutunma arzusudur, bir dal parçası… Çocuk zaten bir trajedi, insanın kalbini zorluyor onun masumiyeti.
- En son Gülnihal’ın yaptığı. ..
O bölüm çok zordu. Defalarca silip silip yazdım. Ama şundan kuşkum yok: Gülnihal’den başka davranış bekleyemezsin.
- Nasıl davranması gerektiğine mi karar veremediniz?
Aslında sürecin belli bir noktasından sonra Doktor Gülnihal ile çocuk arasındaki ilişkinin artık Araf’la ilgisi yok. O ilişki iyi bir doktorun çaresiz bir çocukla kurduğu ilişki ve başka bir kanaldan yürüyor. Tabii insan öğrendiği gerçeklik karşısında korkunç bir öfke duyar. Başta diyor ya Araf, “Siz bunu yapmazdınız. Aslında yapsanız daha hızlı olurdu.” Ama bu öfkeyi hiçbir sorumluluğu olmayan bir çocuğa yöneltmek Gülnihal’in yapabileceği bir şey değil. Gülnihal biziz çünkü, bizim kumaşımızdan geliyor o. Ama yine de orada, öyle bir kararla karşı karşıya kalmayı doğrusu hiçbirimiz istemeyiz.
- Kitap çok güncel bir yaraya dokunuyor… Topluma dayatılmış bir çürüme hali yaşıyoruz bugün.
Şunu netleştirmek lazım. İster adına ‘Etkin pişmanlık’ deyin, ister başka bir şey, her türlüsü haysiyetsizliktir. Bir insanın arkadaşlarına, dostlarına zarar veren biri olmasıyla, sorguda dayanamaması başka bir şeydir. Yani ağır işkencelerde çok zorlanıp, yanlış yapan, yaygın deyimle ‘çözülme’ hali başka bir şey, yine de geri dönüş kapısı kapanmayan bir durum. Burada ise kişiliğin tümden çözülmesi var. Bunun son zamanlarda çeşitli versiyonları var tabii. Yani örneğin belediye operasyonları vs. Bunlar siyasi operasyonlar. Ya da devrimci demokrat mücadele içinde hazırlanan ifade ve dosyalara attırılan imzalar. Bunun temelde Araf’ın yaptığından farkı yok. Sadece Araf olayındaki gibi çok büyük trajik bir sonuç çıkmayabiliyor. Ama yine de bu haliyle bile insanların hayatlarından yılları çalıyorlar.
- Bir güvensizlik değil mi topluma yaydırılan?
Herkesin komşusunu şikâyet ettiği CİMER zamanlarındayız şimdi. Adam stand-up yapan biri için diyor ki zararlıdır ve tutuklanıyor. Biri Kürtçe şarkı dinlemiş diye CİMER’e şikâyet ediliyor. Öte yandan, itirafçılık denilen olayın tabii ki en büyük zararı genel olarak devrimci harekete karşı da bir güvensizlik yaratması. Bu güçlerin ve bu insanların çok da sağlam insanlar olmadıkları, zora gelemedikleri, başınızı yakabilecekleri algısı yaratılıyor. Asıl tehlikeli olan bence bu.
- Biraz dağıttık sanki konuyu, sona geleyim… Kubur ve salçalı ekmek!
Salçalı ekmeğin annesi olmayan bir çocuk olarak Araf’ın hayatındaki yeri ayrı. Ama hepimizde bu tür mahalleye, çocukluğa, karşılıksız dostluklara yönelik simgeler vardır. O salçalı ekmek kaybedilmiş saflıktır; dostluk, kardeşlik gibi bir şeydir. Araf onu sonsuza kadar kaybetmiş.
Romandan bağımsız olarak ben her zaman ‘yoldaşlık’ kavramının, reel sosyalizm döneminin geleneksel partilerinde yıpratıldığını, rütbeye ya da sıfata dönüştüğünü düşünmüşümdür. Che ve Fidel arasındaki ya da Mahsum Korkmaz ile Mazlum Doğan arasındaki ilişki öyle değildir ama. Orada başka bir şey vardır ve o sadece ideolojik çerçeveyle açıklanamaz. Hatta kardeş, arkadaş sözcüğü çok daha gerçek olur bazen. Özellikle riske giren mücadele biçimlerinde insanlar canlarını birbirine emanet ederler. Orada sınırsız güvenmek zorundasın. Yani o kardeşliktir. Bakın mesela çok ağır işkenceler altında sustuğunuzda, elbette bu siyasal bir tutumdur ama şu da vardır: Eğer ben susmazsam, onu da buraya getirecekler ve şu anda bana her ne eziyeti yapıyorlarsa ona da yapacaklar. O benim arkadaşım, kardeşim, ona zarar vermemeliyim! Mesela Cemil bundan vazgeçmiyor ve Emin’e diyor ki; “O senin dostundu, söyleyebilirdin ona.” Bu, belki de kitaptaki en simgesel cümleydi. İşte salçalı ekmeğin anlattığı da o. Salçalı ekmeği elinden düşürürsen, kubura doğru gidersin artık ve sonrası cehennem azabıdır.
‘Zordur eskiyi anlatmak’ diyor kitap için yazılan bir yazıda ama daha zoru herhalde bunları yaşamak! Kubur bu yüzden hem bir anı hem tarihe bir not düşmek belki de; bu ülkede birileri güzel günler için canını ortaya koydu birileri ise gözünü kırpmadan onları ‘sattı.’
Okuyucusu bol, yolu açık olsun!









