Nükleer silahsızlanma hareketinin ‘insanlığın ortak yok oluşuna karşı ortak mücadele’ fikri bugün yeniden günceldir; ancak artık bu mücadele, algoritmik savaş düzenine, veri merkezli otoriterleşmeye ve dijital faşizmin yükselişine karşı da verilmek zorundadır
Hami Doğan
Nick Dyer-Witheford ve Svitlana Matviyenko’nun Cyberwar and Revolution kitabında tartışılan “veri temelli bireyselleştirme” kavramı, dijital kapitalizmin insanı artık yalnızca yurttaş, tüketici ya da kullanıcı olarak değil; sürekli ölçülen, sınıflandırılan, tahmin edilen ve yönlendirilebilir bir veri profili olarak ele aldığını anlatır. Bu dünyada birey, davranışları, ilişkileri, korkuları, arzuları, politik eğilimleri ve zayıflıklarıyla birlikte hesaplanabilir bir hedefe dönüşür. Savaş da propaganda da güvenlik de artık kitlelere değil, giderek daha fazla tek tek kişilerin veri izlerine yönelir.
Palantir çevresinde dolaşıma sokulan manifesto tam da bu tehlikeli eşiği meşrulaştırıyor. Manifesto, Silikon Vadisi’nin “ulusal savunmaya” ahlaki borcu olduğunu söylüyor; “sert gücün bu yüzyılda yazılım üzerine inşa edileceğini” ilan ediyor; yapay zekâ silahlarının üretilip üretilmeyeceğini değil, bunları kimin üreteceğini sorun ediyor. Dahası “atom çağı sona eriyor” diyerek yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık döneminin başladığını öne sürüyor.
Bu, klasik anlamda nükleer silahlanma yarışını andıran ama ondan farklı bir yapay zekâ silahlanma yarışıdır. Nükleer çağın merkezinde kitlesel imha tehdidi vardı; yeni çağın merkezinde ise tek tek insanların veri profilleri üzerinden izlenmesi, sınıflandırılması, manipüle edilmesi ve gerektiğinde hedef alınması var. Başka bir deyişle, Hiroşima’nın yerini veri tabanları, füze rampalarının yerini algoritmik hedefleme sistemleri, kitlesel korkunun yerini ise kişiselleştirilmiş kontrol alıyor.
Cyberwar and Revolution bu dönüşümü “verileştirilmiş özne”, “i-War” ve “kişilik temelli hedefleme” kavramlarıyla tarif eder. Kitaba göre dijital çağda birey artık yalnızca fiziksel bir insan değil; arama geçmişi, konum verileri, sosyal medya beğenileri, mesajlaşmaları, biyometrik kayıtları ve davranış kalıplarıyla birlikte sürekli yeniden üretilen bir “veri öznesi”dir. Savaş da artık bu veri öznesine “ilgi duymaya” başlar; onu izler, sınıflandırır, kuşatır ve gerektiğinde etkisiz hale getirmeye çalışır. Bu nedenle çatışma, klasik savaş alanlarından gündelik yaşamın dijital ağlarına doğru kaymaktadır.
Yazarların aktardığı “i-War” paradigması da tam bu noktada ortaya çıkar. İ-War; kimlik, bilgi ve bireyselleştirme üzerine kurulu yeni bir savaş biçimidir. Bu model, ulus-devlet savaşlarının “kitle temelli” ve görece anonim mantığından ayrılır. Artık hedef geniş insan toplulukları değil; tek tek bireylerdir. Yeni teknolojiler, savaş aygıtlarına en küçük birime, yani bireysel muharibe, teknik uzmana, yöneticiye ya da kanaat önderine kadar ayrıştırılmış veri üretme kapasitesi kazandırmaktadır.
“Kişilik temelli hedefleme” yaklaşımı ise bu sürecin en çarpıcı sonucunu ortaya koyar. Buna göre geleceğin siber savaşları yalnızca enerji santrallerini, iletişim ağlarını ya da altyapıları hedef almayacaktır. Asıl hedef; liderlerin, kritik mühendislerin, yazılımcıların, uzmanların ve toplumsal etkisi yüksek bireylerin veri profilleri olacaktır. Böylece savaş, kitlesel imha mantığından uzaklaşıp hiper-kişiselleştirilmiş bir müdahale biçimine evrilmektedir. İnsanlar artık yalnızca vatandaş ya da kullanıcı değil; analiz edilen, tahmin edilen ve gerektiğinde doğrudan hedef alınabilen veri kümeleri haline gelmektedir.
Bu yeni savaş mantığının yalnızca devletler arası çatışmalarla sınırlı olmadığı da giderek daha açık hale geliyor. Veri temelli bireyselleştirme ve yapay zekâ destekli gözetim teknolojileri, artık ulus devletlerin kendi toplumlarını yönetme biçimini de dönüştürüyor.
Bugün yapay zekâ destekli askerî sistemler, otonom silahlar ve veri merkezli savaş doktrinleri, nükleer silahlanma dönemini andıran yeni bir küresel tehdit üretmektedir. Manifestoda açıkça ifade edilen “atom çağının sona erdiği ve yeni caydırıcılığın yapay zekâ üzerine kurulacağı” fikri , insanlığı daha güvenli bir dünyaya değil; sürekli algoritmik savaş hazırlığının normalleştiği yeni bir silahlanma yarışına sürüklemektedir. 20. yüzyılda nükleer silahsızlanma mücadelesi nasıl insanlığın ortak geleceğini savunmanın ayrılmaz bir parçası haline geldiyse, bugün de yapay zekâ temelli askerîleştirmeye, kitlesel gözetim altyapılarına ve veri tekellerine karşı mücadele benzer bir tarihsel önem taşımaktadır.
Bu nedenle savunulması gereken yönelim; teknolojinin birkaç şirketin, askerî bürokrasinin ve otoriter siyasal projelerin denetiminden çıkarılarak demokratik, kamusal ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden örgütlenmesidir. Talep edilmesi gereken şey yalnızca etik ilkeler değil; yapay zekâ ve veri altyapılarının kamusal denetimi, uluslararası ölçekte askerî yapay zekâ sistemlerinin sınırlandırılması, otonom silahların yasaklanması ve dijital gözetim teknolojilerine karşı güçlü demokratik güvencelerin oluşturulmasıdır. Nükleer silahsızlanma hareketinin “insanlığın ortak yok oluşuna karşı ortak mücadele” fikri bugün yeniden günceldir; ancak artık bu mücadele, algoritmik savaş düzenine, veri merkezli otoriterleşmeye ve dijital faşizmin yükselişine karşı da verilmek zorundadır.









