Gençliğimin ilk yıllarında Sayın Öcalan’ın ‘Din Sorununa Karşı Devrimci Yaklaşım’ adlı eserini okumuştum. Dine geleneksel sol ölçülerin dışında bir yaklaşım sergiliyordu. Müslüman devrimcilerini ve peygamberin gerçek temsilcilerini saflarına davet ediyordu
Mescid-i Nebevî tam bir komünal çalışmanın örneğiyle inşa edildi. Bu açıdan Medine Sözleşmesi, Sayın Öcalan’ın demokratik cumhuriyet perspektifinin önemli referans noktasıdır. Dolayısıyla bugün Medine komünalitesi incelenmeye değerdir diye düşünüyorum
Hudeybiye Antlaşması çok çarpıcı bir örnektir. Bu antlaşmaya sahabeler karşı çıkar. Ama peygamber tereddüt etmeden, ‘Bu barış için benden ne istenirse vereceğim,’ der. İşte bu barış, Muhammedî ideolojinin kendini var etmesine en büyük zemini sunar
Mahfuz Güleryüz
Salona giderken ayaklarım geri geri gidiyordu. Nedense garip bir heyecan içindeydim. Konuşmacı olarak gittiğimden olsa gerek, bir gerilme hali vardı üstümde. Bir bahane bulup geri mi dönsem diye bile düşündüm. Garipsedim durumumu ama bozuntuya da vermedim. Açılış Kur’an’la yapıldı. Kur’an tilaveti içimdeki o duyguyu bir anda alıp götürdü. Çocukluğuma, medresede işittiğim sese, seslere gitmiştim hemen. İşte o ses beni de oralı kılmıştı. O andan itibaren kelimeler, şahıslar ve olaylar kafamda uçuşmaya başladı…
Din ve sol
Çocukluğumu gençliğime devrettiğim ilk yıllarda Sayın Öcalan’ın “Din Sorununa Karşı Devrimci Yaklaşım” adlı eserini okumuştum. Dine geleneksel sol ölçülerin dışında bir yaklaşım sergiliyordu. İslam peygamberinin çıkışını, “büyük devrimsel bir çıkış” olarak değerlendiriyor ve peygamberin devrimci ruhuna ve çizgisine sık sık vurgular yapıyordu. Onun da ötesinde, Müslüman devrimcilerini ve peygamberin gerçek temsilcilerini saflarına davet ediyordu. Başta çok sayıda genç Müslüman devrimci olmak üzere Seyda, Feqi ve birçok şahsiyet bu değerlendirme ve çağrı sonucunda ulusal mücadele ile buluştu. Bu isimler içerisinde en sembol kişi Mela Evdilayê Timoqî idi. Seyda, içeride yaptığı çalışmanın can güvenliği sorununa yol açacağını gördüğü andan itibaren soluğu özgürlük saflarında almıştı. Seydayê Timoqî’nin özgürlük hareketi ve Sayın Öcalan ile kurduğu ilişki tam anlamıyla bir yoldaşlık ilişkisiydi. Sayın Öcalan da bu yoldaşlık ilişkisini çok önemli bulduğunu her seferinde dile getirmiş ve yoldaşlık ilişkisini sahici bir düzeyde ele almıştı. Birlikte eğitim faaliyetleri yürütmekten tutalım halk toplantılarına kadar bu ilişki yaşamsallaştırılmıştı. Öcalan’ın, geleneksel sol liderlerinden farklı olarak sosyal olaylara sahici yaklaştığını hep biliyoruz. Ama İslamiyet’e özel olarak yoğunlaştığını bu yoldaşlık örneğinden daha da iyi anlıyoruz. Bu açıdan “Demokratik İslam” kavramsallaştırması 2000’li yıllardan sonra olabilir ama Öcalan’daki geleneksel İslam’a, Muaviye ve devletleşen Emevî İslam’ına itiraz yeni değil. Tarihsel ve sosyolojik olarak Asr-ı Saadet ve Emeviye dönemlerini birbirinden ayırarak güçlü bir İslam tarihi eleştirisi yapar. Muaviye ve sonrası süreci münafıklık ve Muhammedîlikten sapma olarak değerlendirir. Devletleşen İslam’ın, İslam karşıtı bir yapıya dönüştüğü değerlendirmesini sık sık yapar. Zira bu mekanizma zamanla benzerlerinin ruhuna rahmet okutacak kadar yozlaşır ve despotik bir yapıya dönüşür.
Hz. Muhammed’in o sözü
İslam peygamberi “Iqra bi ismi rabbike” ile başlamıştı. Bu, cahiliye toplumuna karşı bir aydınlanma çağrısıydı; yeni bir toplumsal inşanın amentüsüydü. Muhammedül Emin kimliği onun en büyük silahıydı. Dostları koşulsuz iman etti çağrısına; ama rakipleri ve başta da Ebu Cehil en amansız düşmanı oldu. Peygamber, başta aşireti olan Kureyşiler olmak üzere tüm Mekkelilere eşit yurttaş olma önerisi götürdü. Akrabaları, Muhammed’in akıl sağlığından şüphe etti önce. Sonra durumun böyle olmadığını anlayınca vazgeçmesi için rüşvet teklif ettiler. Mal, mülk teklif edildi ama Hz. Muhammed’in cevabı bugün bile etkileyiciliğini koruyacak değerdedir: “Bir omzuma ayı, diğerine güneşi koysanız da vazgeçmem.” Başta köle Bilal olmak üzere sahabeleri ile kurduğu ilişki komünal bir ilişkiydi. Ebu Cehil ve diğerlerini çileden çıkaran Muhammed’in “Allah’ı ya da namazı” değildi; işte bu yaşam tarzıydı. Ebu Cehil her türlü şeytani yolu denedikten sonra önce işkenceyi, peşi sıra çareyi başta peygamber olmak üzere, tüm ashabını yok etme siyasetini tedavüle koydu. Hicret öyküsü bu tutum üzerine gelişti.
Peygamberin komünü
Peygamber, ashabından topladığı dar bir grupla hicret kararı aldı. Kararın alındığı dönem hepsinin can güvenliği tehlikedeydi. Seçtikleri yer de alelade bir yer değildi; Yesrib kentinde karar kılınmıştı. Fesadın, karmaşanın kenti anlamına geliyordu Yesrib. Onlarca aşiretin ve inancın iktidar için savaştığı yerdi. Ötesi, çölü yarıp gitmeleri bile başlı başına büyük bir cesaretti. Ama hiçbir engel bu büyük çıkışı durduracak kadar büyük olamazdı. Zamanın ruhu ve Peygamberi çıkışın gerekleri, her türlü zorluğu aşarak Medine’ye girişi mümkün kıldı. Zamanın ruhu, peygamber ve arkadaşlarını Yesrib’e taşımıştı. Bir avuç sahabe büyük bir sevinçle karşıladı peygamberlerini. Gerçek komünal bir ilişkinin kurulduğu yer oldu peygamberin devesinin durduğu yer. İlk işlerden biri Yesrib adını değiştirmek oldu. Kargaşanın, fesadın kenti olan Yesrib’in adını değiştirip Medine koydu peygamber. Yesrib ismi yasaklanmış; yerine güzel, hoş şehir anlamını taşıyan Medine konmuştu…
Köle Bilal’in sesi
Peygamber ve ashabı, Medinelilere önce dinleriyle değil yaşam tarzlarıyla seslendi. Yaşamlarıyla İslam’ın ilk mesajı olan barışı ve eşit yaşamı gösterdiler. Mescid-i Nebevî tam bir komünal çalışmanın örneğiyle inşa edildi. Eşitliğin en güzel örneğini de köle Bilal’in sesinden Medine ahalisine duyurdular. Kutsal çağrılarını bir kölenin sesinden duyurmaları kesinlikle tesadüf değildi. Eşitliğin, ortak yaşamın sahici sesi olmuştu Bilal. Peygamber tüm aşiretlere, farklı din mensuplarına bir dayatmada bulunmadan ortaklaşmanın mümkün olduğunu gösterdi. Kurduğu yaşamın kapılarını herkese açık bıraktı ama kimsenin yaşamına dokunmadı. İşte Medine Sözleşmesi’nin temelleri böyle atıldı. Peygamberin yaşamı ve ilişkileri o kadar sahiciydi ki fesadın, kavganın, kargaşanın başkenti olan Yesrib’in bu ilişkiselliğe teslim olmaktan başka çaresi yoktu. Müslümanlar tek tek Medine’nin tüm dinamikleriyle buluşup ortak bir yaşam tasavvuru oluşturdular. Medine ortak yurt olacak, savunması herkesin sorumluluğunda olacaktı. İçerideyse herkes kendi dilini, dinini, örfünü, yaşam tarzını garanti altına alacaktı. Barış ve adalet kentin kimliği olacaktı. İşte bu sözleşme tüm Medine’yi teslim alacaktı. Bu teslimiyet zamanla Muhammedî bir kimlik kazanıp Peygamberi ütopyanın yuvası olan Asr-ı Saadet’e ev sahipliği yapacaktı. Bu açıdan Medine Sözleşmesi, Sayın Öcalan’ın eşit yurttaşlık ve demokratik cumhuriyet perspektifinin önemli referans noktasıdır dersek abartılı bir tespit yapmış sayılmayız. Dolayısıyla bugün yeniden inşanın modeli için Medine komünalitesi incelenmeye değerdir diye düşünüyorum. Seyda ve Melalar içinse hiç o kadar eskiye gitmeye gerek yok; zira Kürdistan’daki medrese yaşamı dün kadar yakın ve canlıdır herkes için. Her medrese bir komündü. Bu ruhu canlandırmak İslam cemaatinin en temel sorumluluğu değil mi?
Hudeybiye Antlaşması
Günümüzün en çok sorun alanlarından biri de Sayın Öcalan’ın barış çağrısıdır. Bu tartışmalar yapılırken yine Müslüman topluluğunun peygamberin yaşamına bakmaları gerekir diye düşünüyorum. Hudeybiye Antlaşması sanırım çok çarpıcı bir örnektir. Peygamber açısından fikrî yayılmanın esas alındığı bu antlaşmaya sahabeler karşı çıkar. “Güçlüyüz, bu antlaşmaya ihtiyacımız yok” derler. Ama peygamber tereddüt etmeden, “Bu barış için benden ne istenirse vereceğim,” der. İşte bu barış, Muhammedî ideolojinin kendini var etmesine en büyük zemini sunar!
Sayın Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum sürecini anlatırken yeniden yapılanmayı yeni bir başlangıcın tarihsel dönüşümü olarak ele alıyor. Bu nedenle bir “sondan” değil, yeni bir başlangıçtan söz ediyor. Barış, bu yeni başlangıcın zemini; komün ise bunun örgütsel formu olacak. Son görüşmesinde “Israrcı ve aceleciyim,” demişti. Her seferinde de “Çağrım tüm insanlığa” der Sayın Öcalan. O halde başta Demokratik İslam Kongresi bileşenleri olmak üzere, tüm barış ehline düşen görev, ilk sözün ruhuyla bu çağrının yoldaşı olmaktır. Bu çağrı hepimize…









