• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
2 Ağustos 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Êzidîler için güneş hep doğar

2 Ağustos 2026 Pazar - 23:00
Kategori: Manşet, Ortadoğu, Söyleşi

Direnişi, ihaneti ve bir halkın küllerinden yeniden doğuşunu gazeteci Berfin Hezil ile konuştuk:

  • Maalesef soykırıma uğradıktan sonra tanınmak çok ağır. Bu halka hiçbir zaman bir zemin yaratılmadı, bir fırsat verilmedi. Kendini tanıtması için soykırımdan mı geçmesi gerekiyordu? Şengal hep unutulan bir yer oldu. İnsanlığın Êzidîlere bir borcu var.
  • 2005’te Önder Apo Êzidî toplumunu, KDP’yi ve PKK’yi uyardı: ‘Gidin ileri gelen Êzidîler ile toplantılar yapın, görüşün, kendi çocuklarına güvensinler. Öz savunma hazırlıklarını yapsınlar. PKK gitsin, orada kalmasın ama onları eğitsin.’
  • Önder Apo olduğu sürece Êzidîleri koruyacak birisi vardır.’ Êzidîler hep öyle derler. 50 senedir Êzidîlere hep özel davranır Önder Apo. O olduğu müddetçe umutlar vardır, bir kişi de olsa o bizleri koruyacaktır. O Êzidîler için başka bir güçtür

Nezahat Doğan

2014 yılının ağustos ayı Mezopotamya’nın kadim halkı Êzidîler için güneşin karardığı, toprağın feryatla sarsıldığı bir zaman dilimiydi. Dünya ise yaşanan soykırıma karşı kör, sağır ve dilsizdi. Ama orada, Şengal’in tozlu yollarında ölümün soluğunu ensesinde hissederek kör dünyaya ışık, sağır dünyaya ses, dilsiz dünyaya söz olan; katliamın gerçekliğini dünyanın yüzüne çarpan bir isim vardı: Berfin Hezil.

O bir kadın, bir Êzidî ve bir gazeteciydi.  O en karanlık anlarında hakikatin sesini kısmaya çalışanlara karşı yükselen bir çığlıktı.

Peşmergenin Ezidi halkını savunmasız bırakarak kaçtığı o utanç dolu anlarda, elinde kamerasıyla kaçanlara “Nasıl gidersiniz?” diye sorarken, bir yandan o dehşet anlarını belgeleyerek dünyaya ulaştırıyordu.

Hezil’in hikâyesi, sadece bir gazetecilik başarısı değil, aynı zamanda içgüdüsel bir “kök hücre” uyanışıydı. IŞİD kuşatması ve ağır silahların ateşi altında kendi canını unutup; yardım bekleyen çocukların, feryat eden kadınların ve dizlerinin feri kesilmiş yaşlıların kurtuluşuna odaklanmış bir vicdanın ta kendisiydi. Yeni doğan umut olan bebeklere isimlerini verdi. Yaptığı röportajlarla da katliamın izlerini hepimizin belleğine kazıdı.

Abdullah Öcalan’ın yıllar evvel yaptığı “öz savunmanızı kurun” uyarısının, KDP’nin engellemeleriyle nasıl bir trajediye dönüştüğüne bizzat şahitlik eden Berfin Hezil, bugün bu gerçekleri haykırdığı için hem IŞİD’’in hem de belli odakların hedefinde kaldı. Kendi topraklarından çıkmak zorunda bırakıldı. Bugün Avrupa’da sürgün hayatı yaşamak zorunda kalsa da Şengal’de insanlığın hala ölmediğinin en somut kanıtı olarak tarihteki yerini aldı.

IŞİD’ın Şengal’de gerçekleştirdiği katliamda 5 birden fazla Êzidî katledildi. On bine yakın kadın ve kız çocuğu esir alındı. Akabinde işkence, şiddet ve tecavüze uğradı. Esir pazarlarında satıldı. Birçoğunun akıbeti ise hala bilinmiyor ya da gizleniyor.

Bu katliamda IŞİD’ı taşeron olarak kullanan ve aslında IŞİD’ın yaratıcı Frankenstein benzeri güçler ise maskeli baloda yüzlerini gizlemeye devam ediyor.

Êzidîler kendi küllerinden yeniden dirildi ama tehlike geçti mi? 12 yıl geçmesine rağmen hala esir kamplarda yaşamak sorunda kalan kadınlara nasıl ulaşılabilir? Kurtarılan kadın ve çocuklar nasıl ve nerede reabilite edilebilir?  Şengal’deki belirsizliğin nedeni ne? Barış süreci yürütülüyorken Ortadoğu’da Êzidîler için umut nerede?

Tüm bunları, direnişi, ihaneti ve bir halkın küllerinden yeniden doğuşunu gazeteci Berfin Hezil ile konuştuk.

 

 

1 - 5
- +
  • 2014 yılında Êzidîler çok ciddi bir katliam ve soykırımla karşı karşıya kaldı. Bir gazeteci ve Ezidi bir kadın olarak yaşananları, soykırımı, katliamı dünyaya duyuran isim oldun. O dönemde ve geçen zaman diliminde neler yaşandı?

Êzidîlere yönelik soykırım hazırlıkları aslında 2005’te başladı. 2005’ten itibaren Irak Anayasasındaki 140. Maddeyle gelen “tartışmalı bölgeler” politikası ve uluslararası-bölgesel söylemler toplumsal zemini aşındırılıyordu. Êzidî halkına yönelik soykırım yalnızca DAİŞ ile açıklanamaz çünkü bir araçtı.

  • Rojava ve Şengal’e yönelik saldırılar ile ne hedeflendi?

Bir halkın kimliğin “kök”üne, kök hücresine yönelen varoluşsal bir yok etme girişimiydi. Hedef yalnızca fiziki imha değil, toplumsal bellek ve direncin kalıcı biçimde ezilmesiydi. Altyapısı siyasi güçler ve uluslararası güçler tarafından hazırlanmış, planlanmış bir katliamdı. Êzidîlerin camilerde, pazarlarda, iş yerlerinde “kafir” olarak damgalanması ve komşu desteğinin kırılmasıyla onları izole ve savunmasız bırakan sistematik bir toplumsal soykırım hesaplandı. Irak hükümeti ve KDP’nin de bunun propagandasını yapıp zeminini hazırlamıştı.

Musul düştükten sonra Hristiyanlar, Ermeniler ve en çok da Êzidîler hedefteydi. Kendileri de bir soykırımla karşı karşıya kaldıklarını hissediyordu. O kadar umutsuz ve terkedilmiş bırakılmışlardı ki verilen sözlere bağlı kalmak dışında bir şansları kalmamıştı.

  • O çaresizlik zorunlu olarak bir tarafa güven duyma halini mi doğurdu? Ancak Peşmergelerin koruması beklenirken kaçtılar ve insanları savunmasız bıraktılar. Sen de bir gazeteci olarak bütün o kaçış görüntülerini dünyaya duyurdun ve bir katliamın nasıl yaşandığını gösterdin. Tam olarak ne oldu?

Aslında denize düşen yılana sarılır misali bir durumdu. Musul düştükten sonra her şey çok hızlı ilerledi. Bir baktık DAİŞ Şengal eteklerine ulaştı. Her şey çok iyi planlanmıştı ve hesaplanmıştı. Önder Apo da PKK de yıllar önce “Şengel’i koruma altına alın, gidip koruyun” demiş ve “kendi öz savunmaları olsun, hiçbir güce bağlı kalmasınlar hiç kimseye, hiçbir partiye güvenmesinler. Çünkü bir gün gelir ‘benim elimden bir şey gelmedi,’ diyerek güvendikleriniz geri çekilebilir,” diye uyarmıştı.  Öyle de oldu.

  • Uyarılar daha önceden yapılmıştı öyle mi?

Evet, 2005’te Önder Apo Êzidî toplumunu, KDP’yi ve PKK’yi uyardı: “Gidin ileri gelen Êzidîler ile toplantılar yapın, görüşün, kimseye güvenmesinler kendi çocuklarına güvensinler. Êzidîler olarak öz savunma hazırlıklarını yapsınlar. Bir şeyler oluyor. O bölge bir soykırıma dönüşecek, PKK gitsin, orada kalmasın ama onları eğitsin” demişti. PKK’liler bunu denediler ama KDP her tarafta kontrol noktası kurmuş ve “Hiçbir PKK’lı buraya girmeyecek” diye talimatlar verilmişti. Bir halkı böyle her şeyden izole ettiğin zaman da onlara güvenmek dışında başka bir şansı kalmıyor.

  • Şengal’de çok ağır bir soykırım yaşandı. IŞİD binlerce kadını kaçırdı, tecavüz etti, esir aldı, köle pazarlarında sattı. Halen birçok kadına da ulaşılabilmiş değil. 2014’ten itibaren bir Êzidî kadını ve gazeteci olarak bu vahşete yönelik birçok araştırma yaptın. Bugün nasıl bir tablo var önümüzde?

Aslında 12 seneden bahsediyoruz ve hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Soykırımdan kurtulanların yaralarına, travmalarına hiçbir şekilde destek verilmesi. Onlar kendi küllerinden kendilerini yeniden yarattılar. Kendi yarasına kendileri merhem oldu. Hiçbir destek alamadı bu halk. Bu nasıl insanlık dışı bir durum ve kayıtsızlıktır anlamıyorum.

  • Avrupa Parlamentosu, ABD Kongresi, Kanada Parlamentosu ve diğer birçok ülke parlamentoları, Şengal’de yaşananları soykırım olarak tanıdı. Ancak kınamanın ötesine geçmedi. Burada uluslararası toplumun ikiyüzlülüğü ile karşı karşıya mı kalındı?

Êzidî toplumunu ortadan kaldırmak ve bütün Ortadoğu’yu köksüzleştirmek istediler. İster kabul etsinler isterse etmesinler; Êzidîler Mezopotamya’nın köküdür.  Êzidîler bu topraklara bereket veren bir halktır. Güneşe tapınan bir toplumu gösteriyor onlar. DAİŞ’e verilen asıl talimat da onları gerçekten yok etmek üzerineydi. Şengal’i yok ettiğin zaman zaten bütün Ortadoğu’da insanlığın kökünü yok etmiş oluyorsun. Bunu gerçekleştirmek için barbar, cani bir grup geliyor ama onların karşısına özgürlük savaşçıları; YPG-YPJ ve gerillalar çıkıyor. İşte bunu hesaba katmadılar.

  • O soykırım kimse görmeden, duymadan mı yapılmak istendi?

2004’ten 2015’e kadar bunun hazırlığı yapılmış. Birdenbire olan bir hazırlık değildi. Halkı önce dağdan ovalara indirdiler. Kendi öz savunmalarından kopardılar. Fakat şunu hesaba katmadılar: Rojava bir ambargo içinde, bir savaş halindeydi ama herhangi bir özgürlük savaşçısı kök hücresine bir saldırı olduğunu ve kökün ne demek biliyordu. Bunun için komutanına söyleyip gitmesine gerek yok. Bu bir histir, köküne nerede saldırı olursa olsun sen hissedersin ve oraya koşarsın. Bu seni harekete geçirir. Oraya örgütlü değil, yol bulabilen herkes geldi. Çünkü Kürtlerin köklerine saldırı vardı.

  • Köklerine yabancılaşmış bir halk da deniyordu Kürtlere?

Evet, köklerine çok yabancılaşmış bir halkla karşı karşıyaydık aslında. Çünkü o kadar soykırımdan geçmiş ki… Ama hiçbir bir zaman da kökünün içinde yok edilememiş bir halktan bahsediyoruz.

  • Ulusal bilinç bu durumlarda mı ortaya çıkıyor?

Bu durumlarda bir hücre devreye giriyor; beyine bir sinyal veriyor ve vücut harekete geçiyor. Bu hiç kimsenin, uluslararası güçlerin beklemediği, Federal Kürdistan’ın beklemediği şekilde oyunun bozulmasına neden oldu.

  • O planın bozulmasının bir nedeni de senin gazetecilik olarak ortaya koyduğun irade ve refleksti. Yaşananları olduğu gibi dünyaya duyurmandı. Katliamı ve sorumlularını an be an gözler önüne serdin. Nasıl gittin oraya?

Oraya gitme halimi kimseye anlatamıyorum.

  • Neden?

Çünkü beni yüreğim oraya götürdü. Ben yolu bilmiyordum ki, Qamişlo’daydım.

  • Nasıl gittin?

Sabah 3-4 gibi uyandım. Dediler ki “Şengal düştü”. Hemen kameramı aldım, sarı bir taksiyle Rabia’ya doğru gittik.

  • Neden Rabia ya gittin? Biliyor muydun?

Bilmiyorum. Bir his, bir duygu beni oraya götürdü.

  • Êzidîler’de bu hislerin güçlü olduğu söylenir. Öyle mi?

Bence Kürtlerde güçlü. Çünkü tüm Kürtler kökünde Êzidî olduğu için köküne dönüş oluyor. Biz niye oraya gittik? Bizi kim çağırdı? Ama kameramanla birlikte oraya gitmemiz, meydanda çekim yapmamız, bunların hiçbiri tesadüf olamaz. Bence bunun kökünde seni harekete geçiren hisle ilgisi var.

  • Yaptığın röportajların ve yayınladığın görüntülerin soykırımı bütün dünyaya duyurduğunun farkında mıydın?

Yaptığım röportajların dışarda nasıl bir yankı yaptığını bilmiyorduk. Çünkü hiçbirimiz bir şey görmüyorduk ve kendimiz de o soykırımın içindeydik. Her yer savaş alanı, görüntülerimiz dışarı çıkıyor ama biz oradayız. Dışarda neler olduğunu bilmiyoruz. Sabah 08.00’de oraya vardık 11.00’de çembere düştük. Akşam saat 20.00’ye kadar da çemberden çıkamadık. O kadar hızlı geldi ki DAİŞ, YPJ’yi beklemek zorundaydık. Ama görüntüleri de göndermenin yolunu bulmalıydık. Tek düşündüğümüz görüntülerin o çemberden çıkmasıydı. Dışardaki yankıları bilmiyoruz ama biz içerdeki yankılarla uğraşıyorduk. İnsanlar yürüyerek dağın eteklerinden geliyor, binlerce insan sana doğru geliyor…

  • Dağın eteklerinden kaçıp gelen halkının o görüntülerine çekerken ne hissettin? IŞİD barbarlığıyla da karşı karşıya kalıp o kıskaçtan çıkmaya çalışırken neler yaşadın?

Bizim yanımızda taksi şoförü ve çocukları vardı. Onları gönderdik. Ölüm yaklaştı. Biz çıkarken kimseye haber vermemiştik ve sabahın çok erken saatinde çıkmıştık. Hiç kimsenin haberi yoktu. Bizim de aklımıza gelmemişti birilerine haber vermek.

O an ölüm geldi ama ölümden korkmuyorsun o anda. Çünkü orada bir halk var, çocuklar, kadınlar, yaşlılar var. Aslında orada ölüm anlamını kaybediyor, korku diye bir şey kalmıyor. O kadar insanların yardıma ihtiyacı var ki korku aklına gelmiyor.

  • Saldırı altındaki Çemberden nasıl çıktınız?

Bütün ağır silahlarla vuruyorlardı. Çemberden çıkıp bu insanlara yardım etme hissi vardı ama YPG ve YPJ’nin ağır silahları yoktu bizi çemberden çıkarmak için. Aslında Şengal’i geçtiler Rojava’yı çembere aldılar. Bunu söyleyemiyorduk. Zaten Rojava tehlike altındaydı. Bunu söylesek oradaki halkta bir panik oluşacak ve direniş kırılacaktı. Çemberin kırılması için ağır silahların gelmesi gerekiyordu. Asayiş ve YPG’nin sayesinde akşam çemberden çıktık. Doğrudan insanlık koridorunun açılacağı yöne doğru gittik. O da bir histi. Şehre doğru yönelmedik. Şengal dağının arkasına gittik. Orada bir koridor açılabilir mi bilmiyoruz. Yani o koridorun insanlık koridoru olacağını da bilmiyoruz.

  • Bölgeyi bildiğin için mi o yöne gitmeliyiz dedin?

Evet. Önceden kaçakçıların gidip geldiği bir yoldu. Coğrafyayı da bildiğim için halkın oradan geleceğini tahmin etmiştim. Çünkü dağın arkasına düşüyor o yol. Rojava onun arkası oluyor. Zaten Irak’ta bütün yolları kapattılar. İnsanlar zaten hapsedilmişlerdi. Tek bir yol var; Şengal dağının arkası Rojava kapılarıdır. Hepimizde oraya verdik yönümüzü, hiç de şaşırmadık ve halk oraya doğru geldi. Bir günde on binden fazla insan kurtardık.

  • Halkınla birlikte IŞİD barbarlığıyla karşı karşıya kalmanın üzerinden12 yıl geçti. Yaşadığın travmayı atlatabildin mi?  Senin canını yakan, hala aklından çıkmayan travmalar nedir?

İnsanların göz fenerinin sönmesiydi. Beden var ama ruh yoktu ve bu beni çok etkiledi. Galiba ben de öyleydim, farkında değildim belki. Bedenimiz hala yaşıyordu ama ruhumuzu öldürmüşlerdi. Bu çok korkunçtu. Gelen insanların içinde çok az kız olması dikkatimi çekmişti.

  • Neden?

Çünkü en çok genç kızlar ve anneler kaçırılmıştı. Sonra beni umutlandıran yeni doğmuş bebeklerdi. Yan başımızda ve yolda doğumlar yapıldı. “Bu bir yaşam işaretidir,” dedim.

  • Umut yeniden mi doğuyordu?

Evet. Göz fenerimiz sönmüş olabilir ama o yeni doğan bebekler bir ışıktı bizim için. Bir umuttu, umutların bittiği yerde yeniden umudun doğmasıydı gerçekten.

  • Bir tarafta ölümler, diğer tarafta yeni doğan bebekler… Bu yeni bir yaşamın inşa edilebilme umudu muydu aynı zamanda?

Aynen öyle. Bu bir işaret olmalıydı. En acı ortamda doğuma yardım etmemiz, onları bir yerlere yetiştirmeye çalışmamız, ikiz bebeklerin doğumu, onlara isim vermeye çalışmamız bir yaşam ve ışık belirtisiydi. Daha yaşam var hissiydi. Ama insanların gözlerine baktığında anlattığım o boşluğu görmek… O bana büyük acı verdi.

  • Şengal katliamının üzerinden 12 yıl geçti. Bugün hala IŞİD’ın elinde esir olan kadınlar ve çocuklar var. Birçoğu ağır işkence görüp tecavüze uğradılar, köle pazarlarında satıldılar. Ama kurtarılanlar da oldu. Onlar rehabilite edilebildiler mi? Ne kadar kadına ulaşılabildi? Önümüzde duran çözümsüzlük ve sorunlar neler?

Egemenler bunu çok bilinçli olarak yaptılar. Bu travmaların bitmesini istemiyorlar. DAİŞ’in işi gelip bir yeri işgal etmek değildi, gelip bin senelik izi bırakmaktı. Arkasında bir travma bırakmak istedi. Dikkat ederseniz DAİŞ her yerde aynı şekilde davranmadı. Bir tek Êzidî halkına böyle davrandı.

  • IŞİD’ın Êzidî kadınlara yönelik bu en ağır vahşeti gerçekleştirmesinin temel nedeni neydi?

Çünkü anadan doğma Êzidî olman lazım. Sonradan Êzidî olamazsın. Kadın hayatın kendisidir, kadın toplumsallığın kendisidir. Toplumsallığı bitirmenin noktası kadını bitirmektir. Öyle bir iz bırakacaksın ki o toplum bir daha toparlanmasın. DAİŞ bunu çok iyi biliyordu ve hedefinde kız çocukları ve anneler vardı.

12 sene geçti. Êzidî topluluğu DAİŞ’ın elinden kurtulan çocuklarını kucaklayamadı. Bundan ağır travma olamaz; travma üstüne travma. DAİŞ’in elinden kurtulan kadın ve kız çocuklarını ne yaptılar? Hiçbiri bizim topraklarımızda değil, Avrupa ülkelerindeler.

  • Neden?

İzleri kaybettirmek için, elli yıl sonra dava açmamaları için, kendi haklarını savunmasınlar diye. Parlamentodan parlamentoya gezdirdiler onları. DAİŞ’in elinden kurtulmuş o kadar işkence taciz, tecavüz yaşamış bir kadına “hadi bir daha anlat,” diyorlar. Bu da bir işkence değil mi? Senin farkın bir kravatın farklılığı kadar. Maskeli DAİŞ bunlar. O kadına aynı travmaları tekrar yaşatmak, onun üzerinden prim ve siyaset yapmak demektir bu. O kadının yaşadıklarıyla hiçbir alakası yoktur. O kadar saf bir halkız ki bunların hiçbirini görmüyoruz. Bir DAİŞ var önümde kılıcı var kafamı kesiyor; bir DAİŞ var boynunda kravatı güler yüzünü gösterip beni parlamento parlamento satıyor. Aralarında hiçbir fark yok.

  • IŞİD’in elinden kurtarılan kadar hala esir olan ve kurtarılamayan kadınlar var. Neredeler, izleri belli mi? Hangi kamplarda oldukları nasıl bilinemez?

DAİŞ bir araçtı ve bir öldürme makinesiydi. Uluslararası güçler de izleri silme makinesidir. Asıl amaç şuydu; o kök yok olacaktı, göç edenler de Avrupa’dan çıkacaktı bunun hepsi hazırlanmıştı. Tabii bu olmadı. İki yüz binden fazla insan geldi Avrupa’ya. Kurtarılmış kızlar için bütün doktorlar, sınır tanımayan doktorlar, kimi istersen gelsin; ama onlar Şengal de değil, başka bir yer ama bu topraklarda olsunlar. Bir insanı kendi toprağından kopardığın zaman ikinci travmayı yaşamasına yol açıyorsun. Bir insan kendi toprağı ve kendi toplumu içinde olduğu zaman travması derinleşmez, iyileşmenin bir yolu bulunur. Yaralı olan insanların birlikte iyileşmesine izin vermen lazım. Avrupa bu katliamın izini silmek için bu çocukları, bu kadınları ve kızlarımızı aldı, kendi siyasetine göre kullandı, sonra jenosit diye kabul etti. Aslında bununla bize de küçücük bir pasta parçası, susma payı verdiler. Bizi susturdular. Biz kandırıldık.

  • Uluslararası güçler jenositi kabul ediyor ama o yaraların sarılması için imkân sağlamıyor? Şengal’de bir hastane ve rehabilitasyon merkezleri kurulamaz mıydı?

Yapabilirdi ama onları bağlayan bu soykırımın bir parçası olması… Biz halen toplu mezarlarımızı açamıyoruz. Hala 140. maddede kalmışız. Hala tehlike altındayız, hala bir yere çıkamıyoruz. Peki, sen jenosidi tanıdın da beni hala niye tanıyamadın? Niye küçücük bir yardımda bulunup da bir hastane açmadın? Bir psikolog, sosyolog, pedagog göndermedin? Gerçekten insanlık ayaklar altında kaldı.

  • Êzidîler soykırıma uğradıktan sonra mı tanındı?

Bu çok acı bir şey gerçekten. Maalesef soykırıma uğradıktan sonra tanınmak, bilinmek çok ağır. Bu halka hiçbir zaman bir zemin yaratılmadı, bir fırsat verilmedi. Kendini tanıtması için soykırımdan mı geçmesi gerekiyordu? Êzidîler kendi yaralarını sardı, öz savunmasını oluşturdu, kurumlarını yeniden kurdu fakat bir türlü dışarıda kabul edilmedi. Sayıca az bir topluluk olduğu için tabi ki korku çok büyük. Şengal hep unutulan bir yer oldu. Bunun kırılıp aşılması gerekir. İnsanlığın Êzidîlere bir borcu var. Bu topluluğu koruyamıyorsak kendimizi nasıl koruyacağız. Êzidîleri  sürekli gündemden atılıyorlar ve bizim sürekli onları gündemde tutmamız gerekir.

  • Katliamlar ve soykırımlar için her yıl “unutmadık unutturmayacağız” demekten öte ne yapılıyor? Bu bir görevi yerine getirmenin rahatlamasından öte ne sağlıyor? 3 Ağustos’ta bir hatırlamanın ötesine geçilmesi için ne yapılmalı? Kamuoyu oluşturmak, vicdanı devreye sokmak, kadınları aramaya ve bulmaya çalışmak çok mu zor?

Biz de bir söz vardı çocukken; “bir şeye dokunduğun zaman anne diyordu “cız” …  Êzidîler siyasi bir malzeme haline getiriliyor. Ama biz gazeteciler siyasetçi değiliz, insanlık adına hem gerçekleri yansıtmaya söz vermişiz hem de bu görevi yerine getirme sorumluluğu olan insanlarız. Bu toplum soykırımdan geçmiş ve hala bitmeyen bir tehlikeyle karşı karşıya.  Niye kimse yönünü Şengal’e çevirip, oraya gidip de o annelere sormuyor? Niye kimse gidip de DAİŞ’in elinden kurtulmuş kız çocuğuna sormuyor? Niye kimse gidip de o isimsiz toplu mezarlara bakmıyor. Hep 3 Ağustos’ta aklınıza geliyor da sonra neden unutuluyor? Bu bir vicdansızlıktır. Orada binlerce hikâye var. Kimse olmasa Şengal’de dağ taş konuşur. Orası sırlarla dolu. Niye “terkedilmiş bölge”, niye “yasaklanmış bölge”. Niye kimse uğramıyor, niye herkes korkuyor? “Aman dengeler bozulacak” diyorlar. O zaman insanlık dengesi nerede kaldı?

  • “Denge bozulur,” diye yapılmayan her şey yarın bir gün başka dengeleri de bozmaz mı?

Bozar tabii. Doğa var. İnsanlar konuşmazsa toprak konuşur, taş konuşur. Bir köy yok edildi hala duruyor orada. İşkence izleri, katledilmiş kızların elbiseleri, yaşananların izlerini konuşuyor zaten ama bakın hiçbir kayıt yok. Ben susmayacağım, evet konuşacağım ama sadece ben konuşmamalıyım.

  • Şengal kendi öz savunma güçlerini oluşturdu, yeniden bir inşasını yapmaya çalıştı.  Ama yerinden yurdundan edilen binlerce Şengalli var.  Şengal’in belirsizliğinde bir statü tanımlaması olabilir mi? Bu kadar savaşlın içerisinde Şengal nasıl bir tehdit altında? Bugün nasıl bir tablo var önümüzde?  

Êzidîler tanınmak istiyor. Zaten kendi savunmalarını ve öz güçlerini oluşturdular. Kendi kendini tedavi edebildiler. Ben kendimi koruyabilirim bir ordum var bu da size dahil olsun, resmiyeti olsun ama Êzidî olacak. Halen bu halkın üzerinden siyaset yürütülüyor. Bu da insanların umudu kırmak demek. Ama artık ne Êzidîler eski Êzidî ne de Kürtler eski Kürtler. Bunu da kabul edelim. Artık ulus devletler sallantıda ve herkes her yeri vuruyor. Hiçbirinin garantisi yok ve arada giden küçük topluluklar oluyor. Artık uluslararası güçler kendi oluşturduğu ulus devletleri ya teslim alacak ya sallandıracak ya da yok edecek. Dışarıdan Colani gibi bir adamı getirdiler. O kimdir, neyin nesidir, kim olduğu da belirsizdir. Böyle bir durumda bütün ulus devletler şu anda tehlikede. Ama küçük topluluklar da tehlikede ve soykırım tehdidi altında.

  • Kürt Halk Önder Abdullah Öcalan’ın “kimseye güvenmeden kendi güvenliğini kendilerinin sağlayıp, kendi öz savunmalarını oluşturması, bütün kimliklerin ve toplulukların kendini güçlü kılması,” dediği yer tam da bugün içinde olduğumuz yer mi?

“Önder Apo olduğu sürece Êzidîleri koruyacak birisi vardır.”  Êzidîler hep öyle derler. 50 senedir Êzidîlere hep özel davranır Önder Apo. O olduğu müddetçe umutlar vardır, bir kişi de olsa o bizleri koruyacaktır. O Êzidîler için başka bir güçtür. Ben de kök hücrenin yok olmayacağına inanıyorum.  Ortadoğu’nun kök hücresini yok edemezsin. Artık hiç kimse eskisi gibi değil, daha bilinçli. Ortadoğu nerede ne patlayacağı, kimin ne yapacağı belli olmayan bir kaynayan kazan, tehlikeli bir yer. Ama bütün ezildiler Önder Apo’ya güveniyor. Tek ışık İmralı adasıdır. O çözüm bulacaktır Êzidîleri de koruma altına alacak ve verdiği sözü tutacaktır. Çünkü şimdiye kadar bütün verdiği sözleri yerine getirmiştir. Êzidîler de ona güveniyor ona inanıyor. İnanç, umut, ışık çok önemlidir.

  • Êzidîler güneşe uyanırlar. Onların ışığı da çok yerleri aydınlatır mı? Ne dersin?

Êzidîler başkadır. Onlar öncü olursa Ortadoğu’da yeniden güneş doğar, yeniden ışık ve mutluluk gelir. Sadece insanları değil, bütün canlıları güzelleştiren bir din olur mu?   Bütün canlılara değer veren, aynı haklara sahip olduğunu söyleyen bir din, bir felsefe, bir yaşam… İşte o inanç ve o toplulukla tanışınca ezberlerin bozulur, vicdanın devreye girer.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Ertuğrul Özkök hakkında soruşturma başlatıldı

Sonraki Haber

Aynı klam, başka bir dünya

Sonraki Haber

Aynı klam, başka bir dünya

SON HABERLER

Munzur Festivali Xozat’taki konserle sona erdi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Yeni dünyanın eşiğinde

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Siz yine de o salçalı ekmeğin peşinden gidin!

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Cilo-Spîxanê’de yıkım ve yürümenin politikliği

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Aynı klam, başka bir dünya

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Êzidîler için güneş hep doğar

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Ertuğrul Özkök hakkında soruşturma başlatıldı

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır