Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde 17 Mayıs 1982’de bedenlerini ateşe veren Dörtlerin öncülerinden Ferhat Kurtay’ın kardeşleri, bugün Kürt halkının elde ettiği kazanımlarda o direnişin büyük payı olduğunu vurguladı
12 Eylül Askeri Darbesi’nde işkence merkezine dönüştürülen Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde, baskılara karşı 17 Mayıs 1982 tarihinde bedenlerini ateşe veren Dörtlerin eyleminin üzerinden 44 yıl geçti. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner’in Diyarbakır Cezaevi’nin 33’üncü koğuşunda gerçekleştirdikleri eylemleri sırasında “Ateşi gürleştirin, su döken ihanetçidir” sözleri ise hafızalara kazındı.
O dönem Ferhat Kurtay ile birlikte cezaevinde olan kardeşi Mehmet Ferit Kurtay ile kardeşi Rabia Kurtay, yaşananları, Ferhat Kurtay’ın çocukluğunu ve mücadeleye katılımını anlattı.
Aynı cezaevinde kaldılar
Mehmet Ferit Kurtay kardeşi ile cezaevi günlerini anlatarak, “Ben Ferhat’ın küçüğüydüm, bu yüzden beni gerçekten çok severdi. Bir insana nasıl yaklaşacağını, nasıl eğitip terbiye edeceğini çok iyi bilirdi. Herkese ihtiyacına göre yaklaşırdı. Cezaevinde de bunu görebiliyorduk. Tutum ve davranışlarıyla kimseyi sıkmaz, insanlara moral verirdi. 1979 yılında ben daha 13 yaşında tutuklandım. İki-üç ay Hayri Durmuş ile kaldım, daha sonra Ferhat’ın yanına gittim. Yaşım küçük olduğu için aynı koğuşta kalmıyordum ama voltalarda birlikteydik. Voltalarda sürekli benimle ilgilenirdi. Cezaevinde bir ara tiyatro gösterisi yapıldı. Arkadaşlara bu şekilde güç vermeye çalışırdı. Sonra ben tahliye olduğumda üstüne basa basa mücadelenin devamı için okumamız gerektiğini söyledi. Kürt halkının eğitimli olması gerektiğine inanıyordu. Çünkü ilerlemenin okumakla mümkün olduğunu düşünüyordu” dedi.
‘Önderler önde gitmelidir’
Ferhat Kurtay’ın yaşamını yitirmesinin ardından Hayri Durmuş’un kurduğu sözleri hatırlatan Mehmet Ferit Kurtay, “Ferhat bedenini ateşe verdiğinde Hayri Durmuş, ‘Önderler önde gitmelidir’ demişti. Daha sonra o da ölüm orucuna girdi ve yaşamını yitirdiğinde mezarına ‘Halkına borçlu öldü’ yazdırılmasını istemiş. Eğer bugün biz de rahat bir şekilde kendimizi ifade ediyor ve yaşamımızı sürdürüyorsak, işte bu değerli arkadaşlar sayesinde oldu. O gün mücadele bedenini ortaya koymakla oluyordu, onlar bunu yaptı. Bugün mücadele diplomasiyle yürüyorsa bizler de bunu yapmalıyız. Mücadeleyi tanıtmalı, onların emeğini ve fedakârlığını boşa çıkarmamalıyız” diye konuştu.
‘Üzerimize düşeni yapacağız’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan öncülüğünde başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne değinen Mehmet Ferit Kurtay, “Eğer biz üzerimize düşeni yapmazsak kimse bize bir şey vermez. Bu nedenle iyi çalışmamız gerekiyor. Bugün gelinen noktada verilen mücadelenin payı büyüktür. Kürt halkı olmadan burada bir sonuca varılamayacağını artık herkes görüyor. Yoksa Devlet Bahçeli öyle birden mi sürece ilişkin o sözleri sarf etti. Onlar da biliyor ki çözümün baş müzakerecisi Sayın Abdullah Öcalan’dır. Ve bu anlamda Sayın Abdullah Öcalan baş müzakereci olarak görülüyor ve söyleniyorsa, o zaman tüm yasal haklarının da tanınması gerekir. Bize yıllarca kardeşlik söylemleriyle yaklaştılar ama şu iyi bilinmelidir ki Kürt halkı her şey olabiliyordu, sadece Kürt olamıyordu. Biz Kürt olmak istiyoruz” diye belirtti.
‘Her zaman hakkın peşindeydi’
Ferhat Kurtay’ın kız kardeşi Rabia Kurtay ise ağabeyinin çocukluğundan itibaren adalet duygusunun güçlü olduğunu belirterek, “Ferhat evin içinde her zaman hakkın peşindeydi. Küçüklüğünden beri böyleydi. Kardeşlerini çok severdi, onlarla oynar ve sevgiyi öğretirdi. Haksızlığı kabul etmezdi. Arkadaşlarının arasında da hep önde olurdu. Bir gün oyun nedeniyle bazı çocuklar bana saldırmak istedi. Eve gidip Ferhat’a söyledim. O da gelip aynı oyunu oynadı ve onları yendi. Bugün hala o tepenin yanından geçerken birlikte oynadığımız günler aklıma geliyor” ifadelerini kullandı.
Görüşlerde Kürtçe konuşmak yasaktı
Amed Cezaevi’nde yaşananlara da değinen Rabia Kurtay, görüş koşullarının ağır olduğunu ifade ederek, “O dönem açık görüşlerde bile iki tel vardı ve tellerin arasında askerler devamlı dolaşıyordu. Arada baya bir mesafe vardı. Kapalı görüşlerde ise teller o kadar sıktı ki sadece karşında birinin olduğunu anlayabiliyordun. Bazen ‘Nasılsın?’ demeden görüşü bitiriyorlardı. Kürtçe konuşmak yasaktı. Kim Kürtçe konuşsa dövülüyordu. Bir gün bir görüşçü Kürtçe konuştuğu için işkence edildiğine tanık olduk. Haliyle sağlıklı bir görüş pek yapılmadığı için Ferhat genelde bizim gelmemizi istemezdi. Ama bizler her şeye rağmen sabahın erken saatinde kalkar onu görmek için yola çıkardık” şeklinde konuştu.
‘O anları anlatmak çok zor’

Rabia Kurtay, Ferhat Kurtay’ın yaşamını yitirdiği günü şöyle anlattı: “Evde hazırlık yapıyorduk. Babam hem toptancılık yapıyordu hem de misafirler gelecek diye alışverişe gitmişti. Amcam da mahkemeye gitmişti. Mahkemede Hayri Durmuş’un savunma yaptığını görmüş. Yanındaki kişinin de Ferhat olduğunu sanmış. Amcamla beraber teyzem de mahkeme gitmişti. Ancak yer olmadığı bahanesi ile teyzemi içeri almamışlardı. Teyzem dışarda beklerken bazılarının cezaevinde olay çıktığı ve bir Qoserlinin yaşamını yitirdiğini konuşurken duymuş. Teyzem o an bunun Ferhat olduğunu hissetmiş. Tabi herkes bundan habersiz bir şekilde evde hazırlıklara devam ediyor. Meğer haber muhtara verilmiş ancak Ferhat’ın ölümünden iki yıl öncede bir kardeşimizi mücadelede kaybettiğimiz için muhtar bu haberi hiçbir şekilde vermek istemediğini söylemiş. Bunun üzerine nasıl bir vicdansa bir tane polis haberi seve seve bize vereceğini söylemiş. Ve eve gelerek bize söyledi. O anları anlatmak çok zor. Gerçekten her şeyi ile farklı bir acıydı. Sonra cenazeyi almaya gittiğimizde bile ayrı bir işkence yaşattılar” dedi.
‘Mücadelelerini sürdürüyoruz’
“Bugün insanlar rahatça ‘Ben Kürdüm’ diyebiliyor ama o zaman cenazeyi getirdiğimizde kimse bize yanaşamadı” diyen Rabia Kurtay, “Taziyeye bile gelemediler. Çünkü korkuyorlardı. Ancak onlar Kürt halkı için kendilerini feda etti. Ve bugün biz bu kadar rahat bir şekilde kendi dilimizi konuşuyorsak bunda onların mücadelesinin payı var. Bir gün annem görüşe gittiğinde Hayri Durmuş, Ferhat’ın yanında idi ve kendini tanıtmıştı. Ve Hayri Durmuş o durumda bile anneme dönerek ‘Ben kendimi halkıma kurban ederim. Halk olmasa biz olmayız’ demişti. Bugün bizler varlığımızı bu değerli insanların mücadelesi sayesinde sürdürüyoruz. Onların mücadelesi de sürmelidir. Biz kimseye umut bağlamıyoruz. Umut bağladığımız tek şey Sayın Abdullah Öcalan ve mücadelemizdir. Sayın Abdullah Öcalan bir süreç başlattı. O süreçle birlikte silahlar yakıldı ancak buna rağmen hâlâ somut bir adım atılmış değil” şeklinde konuştu.
Haber: Haşim Abak / MA









