İnsanların birbirini söylentilerle değil doğrudan sözle karşılaması, eleştirinin tasfiye aracına dönüşmemesi ve bireyin iradesinin gerçekten korunmasıdır. Demokratik toplum ancak ahlaki ve politik bireylerle mümkündür. Kendi sözünü kuramayan, sürekli korkuyla hizaya çekilen bireylerden özgür yaşam çıkmaz
Gülizar İpek
Hakikat, tarihin her döneminde en ağır bedellerin konusu olmuştur. Hakikat yalnızca gerçeği söylemek değildir; çoğu zaman iktidarın, alışkanlıkların ve konforlu sessizliklerin karşısında durmaktır. Bu nedenle hakikat arayışı, insanlık tarihinde çoğu zaman cezalandırılmıştır. Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” dediği için derisinin lime lime edilmesi yalnızca bir inanç meselesi değildir; hakikatin iktidar karşısında nasıl tehdit olarak görüldüğünün tarihsel örneklerinden biridir. Çünkü hakikat, var olan düzenin aynasını kırar. İnsanların görmek istemediği çelişkileri görünür hale getirir. Bu yüzden hakikati dile getirenler çoğu zaman yalnızlaştırılmış, susturulmuş ya da “sorunlu” ilan edilmiştir.
Hakikat mücadelesi aynı zamanda ahlaki ve politik bir mücadeledir. Abdullah Öcalan’ın yıllardır üzerinde durduğu “ahlaki-politik toplum” tanımı da tam olarak buraya dayanır. Ahlaki toplum; iradesini başkasına devreden değil, kendi kararını verebilen, eleştirebilen, hakikat karşısında tutum alabilen toplumdur. Politik toplum ise yalnızca yönetenlerin olduğu değil, bireyin kendi yaşamı üzerinde söz kurabildiği toplumsal zemindir. Demokratik toplum paradigmasında birey; edilgen, korkuyla hizaya gelen ya da yalnızca onaylayan biri değildir. Tam tersine, kendi aklıyla düşünebilen, kendi kararlarını verebilen ve gerektiğinde yanlış gördüğüne itiraz edebilen özne olarak tarif edilir ve özgürlük de ancak iradesi gelişmiş bireylerle mümkündür.
Fakat bugün toplumsal mücadele alanlarında giderek daha görünür hale gelen temel çelişkilerden biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. Özgür birey söylemi korunurken, pratikte zaman zaman itiraz eden değil uyum sağlayan birey makbul hale getirilmektedir. İnsanlar artık söyledikleriyle değil, haklarında dolaştırılan cümlelerle değerlendirilmeye başlanmaktadır. Böylece hakikatin yerini söylenti, açık tartışmanın yerini ise görünmez yargı mekanizmaları almaktadır. Emek, mücadele ve yılların birikimi; bir anda dolaşıma sokulan ithamlarla görünmez hale getirilebilmektedir. Çünkü görünür olanı silikleştirmenin en kolay yollarından biri, onu sürekli tartışmalı hale getirmektir.
Tam da burada toplumsal çürüme başlar. Çok açıktır ki bir toplumda adalet ilkeler üzerinden değil, kişilere göre işlemeye başladığında hakikat geri çekilir. Aynı davranış bir kişide “fedakârlık”, başka bir kişide “sorun” olarak kodlanır. Eleştiri ise çözüm üretmenin değil, kişileri yalnızlaştırmanın aracına dönüşür. Böyle zamanlarda insanlar birbirini anlamaktan çok birbirini konumlandırmaya başlar. Dedikodu kültürü büyürken, doğrudan konuşma cesareti giderek kaybolur.
Oysa demokratik özerk birey anlayışı; biat eden değil düşünen, korkuyla sessizleşen değil söz kurabilen insanı esas alır. Bireyin iradesini kaybettiği yerde toplum da demokratik niteliğini kaybetmeye başlar. Bu nedenle özgürlük mücadelesi yalnızca dışarıdaki baskıya karşı değil, içeride oluşan görünmez iktidar biçimlerine karşı da sürekli bir etik mücadele gerektirir. Eğer insanlar düşüncelerini rahat ifade edemiyor, sürekli kendini açıklamak zorunda hissediyor ve görünmez mahkemelerde yargılanıyorsa; orada yalnızca bireysel sorunlardan değil, politik bir daralmadan söz etmek gerekir.
Cervantes’in Don Kişot’u bu nedenle bugün hâlâ güçlü bir metafordur. Don Kişot yalnızca hayali düşmanlarla savaşan trajik bir karakter değildir; gerçek sorunlarla yüzleşemeyen dünyanın sembolüdür aynı zamanda. Toplumsal alanlar da bazen gerçek çelişkilerle yüzleşmek yerine kendi içlerinde “sorunlu kişiler” yaratmaya başlar. Böylece yapısal meseleler görünmez hale gelirken, bütün gerilim belirli insanlar üzerinden okunur. Oysa mesele çoğu zaman tek bir insan değil; çözüm üretmeyen ilişki biçimleridir.
Frantz Fanon’un sömürge toplumlarına dair yaptığı çözümlemeler de burada önemlidir. Fanon, bastırılmış öfkenin çoğu zaman gerçek tahakküm merkezine değil, en yakınındakine yöneldiğini söyler. Gerçekten de insan bazen karşı koyamadığı yapılar karşısında öfkesini kendi çevresine taşır. Böylece mücadele alanları fark etmeden dışarıdaki tahakküm kültürünün benzerini kendi içinde yeniden üretmeye başlayabilir. İşte tam da bu yüzden özgürlük mücadelesi yalnızca siyasal değil; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir mücadeledir.
Bugün en ciddi sorunlardan biri de budur: İdeolojik kavramların korunup ruhunun boşaltılması. Demokratik toplumdan söz edilirken bireyin iradesinin daraltılması, eleştiri kültüründen söz edilirken eleştiren insanların yalnızlaştırılması, özgürlük söylemi kurulurken görünmez iktidar ilişkilerinin büyümesi… Bunların tamamı mücadele kültürünü içeriden zayıflatan tehlikelerdir. Çünkü hiçbir toplumsal mücadele yalnızca dışarıdaki baskılarla kaybetmez; asıl kayıp, içeride hakikatin zayıflamasıyla başlar.
En tehlikeli olan ise yıllarca emek veren insanların zamanla kendi varlığını kanıtlamak zorunda bırakılmasıdır. Bir insan mücadele etmek yerine sürekli kendini açıklamak zorunda kalıyorsa, orada ciddi bir kırılma vardır. Enerji üretime değil, kendini savunmaya akmaya başlar. Bu durum yalnızca bireyi değil, toplumsal mücadele zeminini de zayıflatır. Mücadele; insanı büyüten, iradesini güçlendiren ve sözünü derinleştiren bir alan olması gerekirken, zamanla insanın sürekli kendini ispat etmeye zorlandığı bir yere dönüşebilmektedir.
Sakine Cansız’ın yaşamı tam da bu nedenle önemlidir. Onun mücadelesi yalnızca dışarıdaki baskıya karşı değildi; aynı zamanda kadın iradesini yok sayan, bireyi edilgenleştiren ve mücadeleyi sıradanlaştıran her anlayışa karşı da bir duruştu. Sakine Cansız’ın en büyük ısrarı, özgürlük mücadelesinin ancak özgür kişiliklerle büyüyebileceğiydi. Çünkü o, korkuyla hizaya gelen değil; hakikat adına bedel ödemeyi göze alan çizgiyi temsil etti. Hakikati savunmanın bazen yalnız kalmayı göze almak olduğunu bilen bir mücadele çizgisiydi bu.
Bugün de toplumsal mücadelelerin önündeki en büyük sınavlardan biri budur: Hakikati gerçekten savunabilmek. İnsanların birbirini söylentilerle değil doğrudan sözle karşılaması, eleştirinin tasfiye aracına dönüşmemesi ve bireyin iradesinin gerçekten korunmasıdır. Demokratik toplum ancak ahlaki ve politik bireylerle mümkündür. Kendi sözünü kuramayan, sürekli korkuyla hizaya çekilen bireylerden özgür yaşam çıkmaz.
Fanon’un söylediği gibi, bastırılmış toplumlar bazen öfkelerini en yakınındakine yöneltir. Fakat özgürlük mücadelesinin görevi tam da bu döngüyü kırabilmektir. Dışarıdaki tahakküm biçimlerini içeride yeniden üretmeden, hakikati kişisel hesaplaşmalara boğmadan, adaleti kişilere göre değil ilkelere göre savunabilmektir.
Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasında birey, yalnızca kendi yaşamını yöneten bir özne değildir. Aynı zamanda ahlaki ve politik toplumun taşıyıcısıdır ve hakikat arayışı bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur da. İradesini başkalarına devreden, korkuyla sessizleşen ve gördüğü yanlışlar karşısında tutum almayan bireyin özgürleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle demokratik özerk birey; eleştirebilen, sorgulayabilen, hakikat karşısında sorumluluk alabilen ve her koşulda özgür yaşam değerlerini savunabilen bireydir. Toplumun demokratikleşmesi de ancak böylesi bireylerin varlığıyla mümkündür.
Çünkü hakikat er ya da geç yolunu bulur. Tarih boyunca hakikatin peşinden gidenler çoğu zaman yalnızlaştırılmış, susturulmuş ve hedef haline getirilmiştir. Fakat sonunda iz bırakanlar da onlar olmuştur. Bugün mücadeleyi büyütecek olan şey sessizlik değil; cesaretle kurulan hakikattir. Özgürlük, ancak hakikatin yükünü taşımayı göze alan insanların omuzlarında büyür ve hiçbir çürüme, hakikatin peşinden yürümekte ısrar edenlerin direncinden daha güçlü değildir.









