Mela Remezanê Ebbasî’den geriye sadece bir gazeli ulaşmış . Gazel, 17’nci yüzyıl Behdinan’ın düşünsel, entelektüel ve edebî dünyasını yansıtıyor
Rêdûr Dîjle
Klasik Kürt edebiyatı söz konusu olduğunda en dikkat çekici kayıplardan biri, pek çok şairin eserlerinin zamanla tamamen ya da kısmen ortadan kaybolmuş olmasıdır. Günümüzde isimlerini bildiğimiz bazı şairlerden geriye yalnızca birkaç beyit, tek bir gazel ya da başka metinlerde tesadüfen geçen kısa atıflar kalmıştır. Özellikle Behdinan bölgesi, güçlü medrese geleneğine sahip olmasına rağmen, tüm kültürel zenginliğine karşın hâlâ yeterince aydınlatılamamış bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Bu belirsiz tarihsel zemin içerisinde kaynaklarda “Mela Remezanê Ebbasî” adıyla anılan bir şair dikkat çekmektedir.
Bu şair hakkında bilgiler oldukça sınırlıdır. Hatta denilebilir ki, günümüze ulaşan tek gazeli olmasaydı adı tamamen unutulup gidecekti. Ancak bazen tek bir şiir bile bir dönemin düşünsel dünyasını, kültürel seviyesini ve estetik anlayışını görünür kılmaya yeter. Mela Remezanê Ebbasî’nin elimizde bulunan gazeli de tam olarak böyle bir nitelik taşımaktadır.
Evliya Çelebi’nin izlenimleri
Evliya Çelebi, Behdinan bölgesine yaptığı seyahat sırasında Miradxan (I) döneminde Amediye’ye uğrar. Mirdaxan’ın 1662 yılına kadar hüküm sürdüğü ve bu dönemde bölgenin ilim hayatına belirgin katkılar sağlayan Miradiye Medresesi’ni inşa ettirdiği bilinmektedir. Evliya Çelebi, bu ziyaretinde yalnızca Amediye’nin siyasî ve mimarî görünümünü değil, aynı zamanda halkın günlük yaşamını, dilini, kültürünü, şiir anlayışını ve ilmî birikimini de gözlemler ve Seyahatnâme’sine aktarır.
Kürtçenin zenginliğine özellikle dikkat çeken Evliya Çelebi, bu dilde hem fesahat hem de belagatin güçlü bir şekilde var olduğunu ifade eder. Ona göre Kürtçenin zarafet, akıcılık ve anlatım gücü bakımından en olgun ve gelişmiş biçimlerinden biri, Behdinan çevresinde konuşulan lehçede görülmektedir.
Behdinan’da şiir
Evliya Çelebi Behdinan’daki edebî canlılığa dair önemli gözlemler de aktarır. Onun anlatımına göre her yıl “Sultan Newrozu” sırasında çocuklar, büyükler, âlimler ve şairler şehir dışındaki açık alanlarda bir araya gelerek karşılıklı olarak beyitler ve şiirler okurlar. Şairler arasında adeta şiir müsabakaları düzenlenir ve farklı nazım biçimlerinde kaleme alınmış manzumeler karşılıklı olarak seslendirilir. Bu tasvir 17’nci yüzyıl Behdinan’ında şiirin yalnızca bireysel bir uğraş olmadığını aynı zamanda toplumsal ve kültürel hayatın merkezinde yer alan canlı bir gelenek olduğunu ortaya koymaktadır.
İşte bu ilmî ve edebî atmosfer içinde Evliya Çelebi Amediye’nin şairlerinden biri olarak “Melayê Remezanê Ebbasî” adını anar ve Seyahatnâme’sinde onun bir gazeline yer verir. Buradaki “Mela” unvanı Kürt medrese geleneğinde yalnızca dinî konumlandırmayı değil mantık, kelam fıkıh ve edebiyat alanlarında eğitim görmüş entelektüel bir şahsiyeti ifade eder. Çelebi’nin şairden söz ederken herhangi bir “rahmetullahi aleyh” ifadesini kullanmaması da dikkat çekicidir. Osmanlı biyografi geleneğinde bu ifade genellikle vefat etmiş kişiler için kullanılırdı. Bu durum Mela Remezan’ın Evliya Çelebi’nin Amediye’ye geldiği sırada hayatta olma ihtimalini güçlendiren bir ayrıntı olarak değerlendirilebilir.
“Ebbasî” nisbesi de ayrıca dikkat çekicidir. Bu nisbe, muhtemelen Abbasî soyuna dayandırılan ailelerden birine işaret etmektedir. Behdinan mirlerinin de kendilerini bu tür soy bağlarıyla ilişkilendirdikleri bilinmektedir. Dolayısıyla Mela Remezan’ın bu nisbe ile anılması, onun yalnızca ilmî değil, aynı zamanda toplumsal bakımdan da saygın bir çevreye mensup olabileceğini düşündürmektedir.
Gazelin derinliği
Evliya Çelebi’nin aktardığı şiir ortamı dikkate alındığında, Seyahatnâme’de yalnızca tek bir gazele yer verilmiş olması, Mela Remezan’ın başka şiirlerinin bulunmadığı anlamına gelmez. Dönemin güçlü şiir kültürü göz önünde bulundurulduğunda, şairin bugün kaybolmuş başka eserler vermiş olması da mümkündür. Bu nedenle şairi yalnızca mevcut eser üzerinden değil, daha geniş bir kayıp şiir geleneği içinde düşünmek gerekir.
Gazel’in biçimsel yapısı da klasik şiir geleneğiyle güçlü bir bağ kurmaktadır. Şiir, aruzun el-Basît bahrinin müseddes formunda yazılmıştır ve toplam 9 beyitten oluşmaktadır. Klasik şiirde özellikle hikemî ve tasavvufî metinlerde tercih edilen bu vezin, gazelin düşünsel yoğunluğunu destekleyen akıcı bir bütünlük oluşturur. Böylece şiir, 17’nci yüzyıl Behdinan edebî dünyasının estetik anlayışını yansıtan önemli bir şiirsel örnek hâline gelir.
Beyitler üzerine
Gazelin ilk beyitinde geçen “rayê li Asif diken walih û heyranê ‘işq / dersê Arîstoyî diden serxweş û sekranê ‘işq” dizeleri, aşkın sarhoşlarının hem Âsaf gibi hikmet sahiplerini hem de Aristoteles’in derslerini öğrenmiş kişiler üzerinde etkili olduğunu ifade eder. Âsaf, İslam rivayet geleneğinde Hz. Süleyman’ın veziri olarak hikmetin ve devlet aklının sembolüdür. Aristoteles ise İslam felsefî geleneğinde mantığın ve felsefî aklın temsilcisidir. Şair, bu iki ismi aşkın sarhoşları üzerinde etkili olan bilgelik ve akıl sembolleri olarak konumlandırır.
Bu düşünce bir sonraki beyitte daha da belirginleşir. Şairin “’Eqlê kul er bête nîv mektebê ‘işq demek / dê bibitin mezhekê tiflê hewesxwanê ‘işq” beyiti, mutlak aklın aşk karşısında, aşk yolundaki hevesli çocukların yolunu bile takip edemeyecek bir duruma düşeceğini ifade eder. Buradaki “akl-ı kül” klasik düşüncede en yüksek düşünsel mertebeyi temsil eder, ancak şair aşkın bu mertebeyi aşan bir hakikat olduğunu vurgular.
Bu eleştirinin ardından aşk artık yalnızca zihinsel bir karşıtlık değil, kozmik bir güç olarak belirir. Şairin “dê bisujit ‘alemê ahê şererbarê dil / ger hebitin gavekê mani’ê tûfanê ‘işq” dizeleri, aşkı kalbin “ah”ının tıpkı dünyayı yakabilecek bir ateş gibi olduğunu ve bu ah’ın aşk tufanının önüne geçtiğini gösterir şekilde tasvir eder. Burada “ah” sıradan bir iç çekiş değil, tufanın önünde duran varlığı sarsan yoğun bir güçtür ve “tufan” ise bu etkinin kozmik boyutunu temsil eder. Böylece aşk hem sınırsız bir imkân hem de sınırlandırılan bir taşma olarak düşünülür.
Gazel’in en çarpıcı ifadelerinden biri olan “min heseda kufrê bû dax e li îmanê lew / sergerde û pêxwas diçûm damenê ruhbanê ‘işq” beyiti, Hallâc-ı Mansûr’un mistik söylemini hatırlatır. Burada ifade edilen şey dinî sınırların reddi değildir, asıl vurgu ilâhî aşk tecrübesinin dil, inanç düzeni ve kavramsal düşünce sınırlarını aşmasıdır. Beyitte haset nedeniyle küfre düşme durumu anlatılır ve bu durum tıpkı iman üzerinde bir ateşin etkisi gibi tasvir edilir. Ayrıca sergerde ve yalın ayak hâliyle rahiplere yönelmek de mecazi bir ifade olarak kullanılır. Tüm bunlar ilâhî aşka ve mistik yönelişe teslimiyeti gösterir. Hallâc’ın “Enel-Hak” sözü etrafında gelişen tarihsel tartışma burada şiirsel bir dile çevrilir ve bireysel benlik ile ilâhî hakikat arasındaki sınırın çözülmesi ortaya çıkar. Bu çözülme mistik vecd hâlinin en yoğun ifadesi olarak değerlendirilir.
Gazel’in son kısmında şairin “faş meke zarê xwe ey Remezan ger dikey / şubhî Nesîmî dibî tazî û ‘uryanê ‘işq” beyiti ise Nesîmî’ye güçlü bir göndermedir. Burada Remezan’a (şairin mahlası) aşkı ve hakikati doğrudan açığa vurmanın sakıncalı olabileceği hatırlatılır. Nesîmî’ye yapılan gönderme, hakikati cesurca dile getirmenin hem metafizik hem de toplumsal bedelleri olabileceğini vurgular. Nesîmî’nin derisinin yüzülmesi hikâyesi, tasavvuf düşüncesinde hakikatin açığa vurulması ile bunun bedeli arasındaki ilişkiyi temsil eder. Şair bu beyitle, aşk hakikatinin açıkça ifade edilmesinin hem radikal hem de savunmasız bir eylem olduğunu ve bu nedenle dikkatle yaklaşılması gerektiğini ima eder.
Metnin önemi
Bu incelemeler ışığında Mela Remezan’ın gazeli yalnızca bireysel bir aşk anlatısı olmanın ötesine geçer. Aynı zamanda Amediye medrese kültürünün derin düşünsel birikimini yansıtan geniş bir çerçeve sunar. Âsaf ile devlet aklı, Aristoteles ile felsefî bilgi, Hallâc ile mistik taşkınlık ve Nesîmî ile hakikat cesareti aynı şiirsel düzlemde birleşir. Böylece şiir 17’nci yüzyıl Behdinan dünyasının zihinsel ufkunu görünür kılan önemli bir edebî terkibe dönüşür.









