Naziler bir mayalanma döneminin ardından sokakların fethiyle iktidara geldiler. Her şey birden ve hiç beklenmedik şekilde değil, tam tersine herkesin gözü önünde, gündelik hayatın içinde, hatta adım adım gerçekleşti. Kitlesel bir harekete dönüşmesi ve kitlelerin ruhunu kavraması da bu sürecin parçasıydı.
İşçi sınıfı ve onun henüz şekillenmemiş devrimci öznesi olan Spartakistlerin yenilgisi, sınıfın örgütsel ve eylem kapasitesinin zayıflığı, komünist ve sosyal demokrat hareketin stratejik hataları, toplumsal çürümenin derinleşmesi ve kitlelerin atomizasyonu Nazizmin önünü açan dinamikler olarak dikkat çekti.
Nazizm konsantre bir karşı devrimdir. Yarattığı olağanüstü kitleselliğiyle karşı devrim deneyimleri içinde son derece özel bir yerde durur. Bir savaş ve iç savaş rejimi olan faşizm tarihin gördüğü en büyük yıkımları ve katliamları gerçekleştirdi. İnsanlığın o tarihe kadar yarattığı bütün değerlere, insan olarak varlığına hatta felsefi varlığına saldırdı.
Bu şok edici ve yıkıcı deneyim Hannah Arendt’in düşünsel sistematiğini bütünüyle belirleyecekti. Arendt, Almanya’da bir Yahudi, kadın ve düşün insanı olarak faşizmi şiddetini çıplak biçimde yaşadı. Tesadüfler sonucu Nazilerin elinden Auschwitz’e gitmekten kurtuldu. Ölüm kampları gerçekliği ve Holokost düşünsel eksenlerini belirledi.
Sıradan insan ve radikal kötülük
Arendt’i bir siyaset kuramcısı ya da siyaset felsefecisi olarak tanımlayabiliriz. Arendt, M. Heidegger’in öğrencisi ve varoluşçu felsefenin en önemli ismi K . Jasper’in yakın dostu olup, onun danışmanlığında felsefe alanında doktorasını yapsa da kendisini filozof olarak görmedi ve tanımlamadı. Zaten bir kavram sistematiğine dayanan eserler de üretmedi. Aslında bu tutum alışı felsefe ve siyaset arasında kurduğu bağla ilgiliydi. Nazizm karşısında Alman entelektüellerinin tavrı ve istisnalar hariç çok büyük bir kısmının rejime angaje olmaları onu sarsacak ve hayal kırıklığına uğratacaktı. Ne var ki Arendt’in tüm eserlerinde felsefi bir derinlik, arka plan ve farklı felsefecilerle yürütülen tartışmalar vardır.
Nazilerin iktidar yürüyüşüne bilfiil tanıklık eden, onun kurbanı olmaktan son anda kurtulan, ölüm kampları gerçekliğini gören ve Soğuk Savaş sürecini yaşayan Arendt, totalitarizm, totaliter rejimler, özgürlük, insanlık durumu, devrim, faşizmin ruhu, iktidar, şiddet gibi son derece katmanlı konular üzerine çalıştı. Konsantre bir tanımla Arendt her zaman modernizmin yarattığı dünyayı anlama uğraşı içinde oldu. Temel yapıtlarında modernizm ve modernizmin krizi üzerine yoğunlaştı.
Özellikle “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı çalışması dikkat çekicidir. Kitapta ölüm ve toplama kamplarına tren seferlerini organize eden faşist A. Eicmann’ın İsrail’de yargılanmasını izleyerek, önemli analizler yapar. Eicmann üzerinden totaliter bir toplumda , totaliter bir ideolojiye tabi bir bireyin nasıl düşündüğünü ve nasıl hareket ettiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Başka bir tanımla radikal kötülük ve kötülüğün sıradanlığı kavramı üzerinden faşizm, faşist özne ve faşizmin kitle ruhunu anlamaya ve çözümlemeye çalışır. Faşizm kavramını kullanmaktan imtina etse de çalışması aslında faşizmin banalliği ve bu banalitenin yıkıcılığı üzerinedir.
Ölüm kamplarının gerçekliği Arendt’in düşünsel dünyasının merkezinde yer alır. Bu olgu Arent için akla bir meydan okumadır ve insanlık tarihinde bir kırılma noktasını işaret eder.
Bir totaliter rejimde (Sovyetler Birliği’ni de bu kategori içinde ele alır) insanların “lüzumsuz fazlalık” olarak görülmesinin rejimin normalitesi olduğunu vurgulayan Arendt, bunu tanımlamak için radikal kötülük kavramını geliştirecektir.
Nazi imparatorluğunun bir tedhiş ve ölüm endüstrisi inşa etmesinin, hiç de şeytani ve cani kimlikler aracılığıyla değil tam tersine sıradan, vasat insanların ve bu insanların itinalı, disiplinli vazifeşinaslıkları sonucu olduğunu yazar. Ve Eicmann’ı tipik bir örnek olarak ele alır. Eicmann’ın “korkunç derecede normal” olduğunu ifade eder ve tek ayırt edici özelliğinin “olağanüstü sığlığı” olduğunu belirtir.
Radikal kötülük mü? Kötülüğün sıradanlığı mı?
Arendt radikal kötülük kavramını ölüm kampları ve insanların lüzumsuz fazlalık olarak ele alınması üzerinden tanımlar. Her şeyin rejim tarafından desteklenmesi, yasal prosedürlere uygun gerçekleşmesini, icra edenlerin düşünmeme halini ve hiçbir ahlaki sorumluluk duymamasını kötülüğün sıradanlığı olarak ele alır.
Arendt üzerine çalışanların genel yaklaşımı bu iki kavramın birbiriyle çeliştiği yönündedir ya da kötülüğün sıradanlığı kavramını kullanmasıyla, radikal kötülük kavramından vazgeçtiği ileri sürülür. Bana göre bu iki kavram birbirini tamamladığı gibi birbirini kurmaktadır. Bir içsel ilişki ve karşılıklı dolayımdan bahsedebiliriz. Arendt totalitarizm üzerinden kötülük sorununa yönelir ve kötülüğün arkeolojisini yapar. Ve onun taşıdığı yıkıcılığı ve yıkıcılığı gerçekleştiren insanın kozmosunu ele alır. Yeni bir suçlu tipini inceler. Totalitarizm bir dışavurumu olan öldürmek amacıyla öldürmeyen, rasyonel ve bir iş bölümünün gereği ya da yaptığı işin parçası olarak öldüren yeni bir suçlu tipinden bahseder.
Bu suçlu tipinden hareketle siyasal kötülük sorunu üzerinde durur ve bu sorunla sıradanlık bağını kurar. Totaliter sistemlerin tek boyutlu toplumlar yarattığını, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmesiyle eleştirel ve ahlaki düşünmenin şiddetle aşındığını vurgular. Ayrıca ortak duyu kaybı ve gerçeklik yitiminin ortaya çıktığını yazar.
Arendt’in bu sarsıcı açılımları ve kavramlaştırmalarından yeni süreçte tüm otoriter, faşist, pro-faşist, ön faşist rejimlerin analizinde yararlanabiliriz. Sıradan vasatlar, hiçbir ahlaki sorumluluk duymadan, cezalandırma korkusu yaşamadan sistemin işleyişini sağlamaktadır. Belki yeni dönemdeki işler farklı tren seferlerini organize etme üzerinden şekillenmiyor. Parayı ve aynı anlama gelen gücü ele geçirmeyi ve onu korumayı hedefliyor. Para ve güç her şeye hakim olurken toplum ve birey tam anlamıyla çürüyor. Milyonlarca insanın yoksulluğu ve sefaleti üzerinden kartel ve çete rejimleri inşa oluyor. Şimdi faşizmin banalliği ve bir haydut kapitalizmle karşı karşıyayız.









