‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla temsil edilen stratejik akıl ve tarihsel devrimci cesaretin açtığı yoldur, halkların ve ezilenlerin onurlu ve özgür yaşamı için ‘olacak olanı oldurma’ iradesi. Bu anlamın diyalektiğini sezen umutlanır, inanan yoluna katılır, bilen onun kendisi olur
Sedat Şenoğlu
Yeni dünyalar ne zaman kurulur?
Eski dünyalar bittiğinde…
Ama eski dünyalar ne zaman biter?
Bu, basit bir tarihsel dönemlendirme sorusu değil. Eski dünyalar, “Yaşam-zaman”la bağını kesmeye yöneldiğinde, beslemeyi bıraktığı ve yeniden üretmek yerine tükettiğinde bitmeye başlar. İşte o zaman, “Ölüm-zaman” mutlak bir düzenmişçesine sahneye çıkar. Zamansızlığın celladı Yaşam olanın kapısına dayanır. Kapitalist uygarlık ya da modernitenin kapitalist hali dediğimiz şey tam da budur. Zamanı tarihten koparan, Yaşam’ı şimdilerin tüketimine hapseden, geleceği ipotek altına alan küresel bir Ölüm düzeni…
Bu noktada seçenek kaçınılmaz, sert ve amansız biçimde gösterir yüzünü. Ya olacak olanı oldurursun, ya da olduğun neyse onunla birlikte zaman tarafından yutulursun. Ama, olacak olan dışsal bir determinist belirlenimle gelişmez tarihte. Olacak olan, senin oldurduğun ölçüde var olan olasılık olanağıdır. Yeni zaman, senin içinden geçen ve seninle kurulan zamandır. Yeni dünyalar, dışarıda bir gün kurulacak ütopyalar değil, Yaşam’la bağını koparmayan öznenin varoluşsal eyleminin içinde süren tarihsel imkânlardır.
Özgürlük tam da buradan başlar. Özgürlük, Yaşam olana bağlılıktır. Yaşam ise her zaman yeni dünyalardadır. Eski dünyalarda ısrar eden, kendine zamansızlığın duvarlarından bir hapishane kurar. Ve çoğu zaman bu hapishaneye “ev” der.
Tarih şimdinin neresinde?
Peki şimdi olan ne?
Umut nerede?
Bu sorular, arayışımızın asıl yaralarıdır. Çünkü küresel Ölüm düzeni, her şeyi şimdinin içine yığarak, geçmişi anlamsızlaştırır, geleceği ise erişilmez kılar. Böylece “tarih”, akademik bir “araştırma”ya gömülü tutulur alan ya da nostaljik bir anlatı haline gelir. Oysa tarih, olacak olanı oldurabilen şimdilerin içindedir. Yaşam’ın stratejik kapsamlı savaşını vermeye tarihsel politikte güç yetiremeyenler ve fakat örgütsel politikte “Yaşamak savaşı” vermeyi sürdürenler tam da burada ortaya çıkar. Onlar, eski dünyanın enkazları arasında direnmeye devam edenlerdir. Bu başlı başına bir erdemdir ve zaman içinde iz de bırakır. Ama yine de yakıcı bir soru kalır önümüzde: Bu iz, yol oluyor mu? Yoksa zamanla silinip gidiyor mu? Tarih olmak zamanda yaşamak değil, zamanın içinden kendi zamanını kurmaktır. Zaman içinde zamanlar yaratabilmektir. Yaşam’ı/Yaşam olanı örgütleyebilmek, yeni dünyalara kapı açabilmektir.
Olacak olanı oldurmak
İşte o zaman, Öcalan paradigmasının ve Manifestosu’nun tarihsel politikteki anlamı üzerine ve “Yaşam olanı” savunmak adına söylenmesi gereken şey söylenmelidir: O, tarihin gidişine müdahale eden bir kopuş hattıdır. Bazı çevrelerce yaftalanmaya ve basitlendirmeye çalışıldığı gibi ne öyle “yenilgi” ürünüdür ne de bir “yerel çözüm”dür. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”yla temsil edilen stratejik akıl ve tarihsel devrimci cesaretin açtığı yoldur, halkların ve ezilenlerin onurlu ve özgür yaşamı için “olacak olanı oldurma” iradesi. Bu anlamın diyalektiğini sezen umutlanır, inanan yoluna katılır, bilen onun kendisi olur. Hakikat yolunu böyle açar, yeni dünyalar böyle kurulur. Barış çözümü, demokratik konfederalizm, kadın özgürlüğü, ekoloji, komünal örgütlenme… Bunlar “yan başlıklar” değil, tarihin yeniden akacağı yatağın kendisidir.
Öcalan yeni bir dünya kuruyor… Zaman’da ve Yaşam’da “hapisliği” sevmiyor. Çünkü eski dünyalar onun “evi” değil ve hiç olmadı. Onun paradigması, devleti ele geçirme üzerinden devrim stratejisinin tıkandığı, sosyalizmin zamanla dondurulduğu, Yaşam’la bağını yitirdiği bir tarihsel eşikte ortaya çıktı. Ve soruyu kökten yeniden sordu: Tarih nerede yapılır? Yaşam nerede örgütlenir? Özgürlük nerede başlar? Cevap nettir. Devlette değil. Merkezde değil. Şimdinin tüketiminde değil. Cevap, toplumsal yaşamın yeniden kurulmasındadır.
İz değil, yol olmak
Zaman hep akar. Ama tarih her şeyde akmaz. Her direnç iz bırakır, ama her iz yol olmaz. Yol olmak için Yaşam kurmak gerekir. Yeni dünyalar kurmak gerekir. Olacak olanı oldurmak gerekir. Öcalan paradigmasının asıl iddiası, sosyalizmi zamana hapislikten kurtarmak ve zamanı yeniden tarihe açmaktır. Bugün mesele, eski dünyaların çöküşünü izlemekten kurtulmak, enkazın altında kalmadan, yeni dünyaları kurabilmektir. Ve bu, sadece teorik bir görev değil, ahlaki- politik ve tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü Yaşam, her zaman yeni dünyalardadır.









