Yeni Yaşam gazetesine yazdıklarımın aracılığı ile ulaştığım, özgürlüğünden alıkonulmuş, rehin alınmış arkadaşlarımızdan, siyasetçilerden gelen mektuplarda öneri ve eleştirilerin yanı sıra yorumlar benim için oldukça kıymetli. Politikayı konuştuğumuz dostların eleştirileri de. Üzerinde daha derinlemesine düşünme fırsatı yaratıyor ve öğretici oluyor, yadsınamaz.
Bugünlerde toplumsal alanda politika konuşuluyor yoğun olarak. Bu yazıya tümünü özetlemek mümkün değilse de çoğumuzun günlük akışında yerini aldığından şüphem yok. Tabi yaşamı önemseyenler, geleceğin barış ve özgür yaşam üzerinden yaşanması için emek verenler için durum bu hiç kuşkusuz. Bir de faşizmin hücrelerini içine kadar sindirmiş, sınıfsal olarak sömürü sisteminin sürdürülebilir olan kesimleri için. Mevzu iki taraf için de karşı karşıya sürüyor. Bir de ne olursa olsun razı olalım diyenler var ki en tehlikeli inşaya bile rıza üretimine tam destek veriyorlar. Ve sizin ruh halinizi, direncinizi anlık da olsa sarsmayı başarıyorlar. Gazetede yazı olarak değil çoğunlukla dertleşmek olarak kaleme aldığım birkaç satırla ilgili gelen eleştirilerin, paylaşımların altındaki birkaç not şöyleydi:
Sorgulamadığımızda hayata yeniliyoruz
Bunları yazarken nasıl bir ruh hali içindesiniz merak ediyorum, demişti cezaevlerinden yazan dostlar. Çok haklılar. Gerçeğin acımasızlığına bir an için bile yakalansanız ruhunuzun savruluşu yadsınamaz oluyor. Sözlerin, tümcelerin içinden tüm çıplaklığı ile durum görünür oluveriyor. Yaşamın sunduğu renkler yerini endişeye bırakıyor, öylece kalıverdiğiniz anlar sizi politik tutumunuzun yolculuğunda alaşağı ediyor. Ve yaşama yansıyor sözcüklere, sesinize. Anlık ama yorucu. Bugün öyle bir düşünce-duygu sarmalı içinde buluşacağım sizinle. Bu sarmalın politik tutuma etkisini önemseyen bir yerden. Eminim daha önce de yazdım; en çok sorgulama bırakıldığında kayganlaşıyor politik zemin. O durumda dayatılanların karşısında güçlü bir politika üretilemezse, tutum alınamazsa zamanında, yaşama yansıyanlar, kurgunun altında gömülü olan stratejiler güçlenerek, yapısallaşarak yaşamda yerini alıyor.
Sorgulamadığımızda yeniliyoruz hayata sanki. Soruyu şuradan da sorabiliriz belki sorgulamayı
sonlandırdığımızda mı razı oluyoruz yaşamın içinde bizi sürüklemeye çalışanlara, ürettikleri
stratejilere, olaylara, razı olmaya başladığımızda mı susturuyoruz sorgulamayı? Hangisinde
bulanıklaşıyor yaşam? Ve süreç yutuyor, alıveriyor içine razı olan olmayan her birimizi?
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin iki yıl yakın geçen süresinin sonunda demokratikleşme ve barış uğruna kurulan TBMM Komisyonu’nun hummalı, tartışmalı çabalarının sonucunda çerçeve yasa tasarısı Meclis’e sunuldu. Tasarının politik analizini siyasi olarak tartışma zemininde yapmak üzere tasarıdan dışarı sızan iki duruma değinip burada faşizmin içinden ekoloji politikalarına, yaşama yansıyan yaşadıklarımıza döneceğim. Önce yasa tasarısından dışarıya bağıra çağıra çıkan iki sonuç rıza üretmek, bu süreci izleyecek irade tanımlanmış: İzninizle aynen almak istiyorum. “Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilâtı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul Kanunun uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesini yapacaktır.’’
12 Eylül sonrası askeri cuntayı demokratikleşmeye geçiren ekibin yeni versiyonu. Ülkenin politik sürecini, yaşananları irdelemeyeyim o günden bugüne birlikte ama bu ekip YÖK’ü kurdu demokratikleşme, sivilleşme süreci boyunca yapısallaşma adımlarından biri olarak örneğin. Akademilerde eğitim öğretim, bağımsız bilim yapma, bilgi üretme, özgürlük ve özerklik durumunun geldiği aşama sanırım hepimizce ortada. Süre 46 yıl. Bu örnek bekleyelim görelim denemesi için yeterince bir fikir vermiyor mu hepimize. 7 Haziran 2015 sayılmayan seçimlerinden sonra henüz TBMM bugünkü gibi mış konumunda çalıştırılmadığı dönemi de hatırlamakta fayda var sanki. O dönemin sonunda demokratik temsiliyet geçersiz kılınsa da öncesinde hâlâ demokratik siyaset yürürlükte iken 25 dönem 4 genel kurul yapılabildi Meclis’te. Onlardan biri ve en önemlisi sayılabilecek olanı Suriye tezkeresinin süresinin uzatılması; Ortadoğu’da yaşanacak savaşın ilk Meclis’te kararlaştırılmasının sağlanacağı genel kurula geldiğimizde “demokratik Türkiye siyaseti”nin gerçek kimliği bekliyordu bizleri (halkın iradesini temsil eden politikacıları). TBMM Genel kuruluna milletvekili olmayanlar giremez. Bağımsız vekillerin oturduğu koltuklar o gün doluydu Genel Kurmay efradı, askerler tam kadro konuşlanmışlardı koltuklara, kimlerin onay vereceğini kimlerin vermeyeceğini izlemek üzere. Sonrasını Ortadoğu’da Suriye’de Afrin’de, Kobane’de yaşanılanlara tanıklık ettik. yaşadık. Türkiye’nin süreçte savaştan yana nasıl tutum aldığını da. Gene mi bekleyerek göreceğiz bugünden yarını belirleyecek olan siyaset hamlelerin sonucunu. Yasanın bizlere sunduğu kendi kendinizi ihbar edin kısmı var. Yasa çerçevesinde tanımlananlar kabul edilirse siyasi tutsak olan arkadaşlarımız bu kabulle başvuru yapacak benim vereceğiniz suça razıyım bana uygun gördüğünüz kısma beni, politik kimliğimi, örgütlü yapımı yaslayın diye. Sonra düşünecekler hangi koşulda bıraksak diye. Yaşamın özgürlüğü neden kısım kısım olamaz, yaşama uygulanan faşist, kapitalist müdahaleler neden barış ve özgürlük sürecinde ayrıştırılamayacağını ekoloji politik andan bir örnekle sonuçlandıracağım.
Sanırım 2012 yılından beri Orman Bakanlığı yaban hayvanları için av ihalesi yapmakta. Ekoloji
örgütleri ilk ihaleyle karşılaştıkları tarih ve zaman zaman dava açarak ihaleyi durdurmaya çalışsa da geyikler, yabani keçiler, tilkiler vd. için ihaleye katılan parasını hangi aşkın zevki için harcar bilemeyenler için ihale sürmekte ve ihaleyi kazanan insanlık dışı kimlikler zevkini canlıları vurarak gidermekte. Orman yangınlarında can kaybı yoktur diyen yetkililerden ya da sokak hayvanlarına ölüm emri veren ve bunu uygulayan canilerden farklı değil bu kişiler. Her ikisi de öldürme azmini sahip olduğu canilikten alıyor ve yaptıkları iş yasal ve meşru.









