Sürecin bu konuma büyük bir direniş geleneğiyle geldiğini dile getiren Kürt siyasetçi Sibel Yiğitalp, ‘Kaç kuşak kaybettik, bundan sonra gelecek olan kuşakların akıbeti bu müzakerelere bağlı’ dedi
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde Meclis’e gelen yasa ile yeni bir sürece girildi. Yasanın çerçevesi eleştirilerin yanında yine de ilk adım olarak önemli olarak görülüyor. Bu yasa ile birlikte cezaevlerinde ve sürgünde olan binlerce siyasetçinin ve yurttaşın geri dönüşü hedefleniyor. Uzun süredir sürgünde olan Kürt siyasetçi Sibel Yiğitalp, yasayı ANF’ye değerlendirdi.
‘50 yıllık bir direniş hafızası var’
Sözlerine Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Binlerce kilometrelik yol bir adımla başlar” sözüne atıf yaparak başlayan Yiğitalp, “Kuşkusuz Sayın Öcalan’ın dediği gibi binlerce kilometrelik yolun ilk adımı atıldı. Bu anlamda kıymetli. Fakat o günden bugüne nasıl geldiğini böyle bir kısaca insan hatırlamak istiyor. Bu süreci buraya getiren 50 yıllık bir direniş hafızası var. Kaç kuşak kaybettik, bundan sonra gelecek olan kuşakların akıbeti bu müzakerelere bağlı, milyonlarca insanın göç ettiğinin, binlerce köyün boşaltıldığının, 17.000 faili meçhulün olduğu bir süreçtir. Ya daha da geriye gidersek Türk devlet makamlarınca kabul edilen 29 isyan olduğu ve bunun bir toplamının sonucunda direniş hafızası olarak değerlendirebileceğimiz bir sürenin sonu, daha sonun başlangıcı olarak görebiliriz.”
‘Birlikte yaşam ilkesi’
Abdullah Öcalan’ın “Birlikte yaşam ilkesinin” önemli olduğunu belirten Yiğitalp, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiyelileşme, Türkiye Demokratik Cumhuriyeti, birlikte yaşama, birlikte inşa etme ve bunu birlikte götürme konusuna Başkan Öcalan hep vurguladı. Mesela bu çok görünür olmadı; bu süreçte çok tartışmaya açıldı, bu çok dikkat çekicidir. Bir de beraberinde şöyle bir realite de var; bu yüzyılda dijital medyanın her yerde olduğu, artık hibrit savaşların olduğu bir dönemde kendi ülkesinde 20 milyonluk bir halkın dilini, kimliğini inkâr etmenin artık olamayacağını ve bunun yani toplumsal realite karşısında da bir karşılığı olmadığını da bu son 40-50 yıllık bir mücadelede artık açığa çıkmış olduğu bir yönü var aslında. Çoklu nedenler, çoklu tarihî nedenler, çoklu yani tarihî direnişlerin bizi getirdiği bir süreç bu.”
‘Güvenlik parantezine sıkıştırılamaz’
“Kürt meselesi güvenlik parantezine sıkışacak bir konu değil” diyen Yiğitalp “Millî Güvenlik Kurulu’nun alacağı bir karar da değil. Çünkü bu toplumsal, siyasal, ekonomik çoklu nedenlerin sonucudur; inkâr ve imha edilmeye çalışılmış bir halkın statü talebidir. Doğal olarak bunların hepsini bir araya getirdiğimizde gelen yasayla halkın yaşamış olduğu tarihsel hafıza arasındaki bu makas ister istemez bir tartışma ortamı yarattı bu anlamda. Evet, ama diğer şöyle bir şeyi de var; Kürt’e yapılan baskının, hukuksuzluğun batısına kadar giden bir gerçeklikle daha insanlar tanıştı aslında. Yani mesela Kürdistan’da sistemli olarak atanan 20 yıldır atanan kayyumlar, tutuklamalar, Kürt’ün siyaset yapma hakkının elinden alınması, toplumsal gösteri, barışçıl eylemlere karşı polisin sert müdahalesi, güvenlik güçlerinin sistemli olarak baskı altına koyması Fırat’ın batısında yaşanmayan bir durumdu. Ama Fırat’ın batısı bunu izlerken bir yerde fail de oldu; izleyerek fail oldu. Bir kısmı da izlemedi, bu şiddeti ortaklaştırdı. Şimdi artık herkesin şiddetten eşit oranda mağdur olduğu bir sürecin de getirdiği ortak bir ses var. Bir de böyle bir realite var. Doğal olarak bunların hepsi bizi bu noktaya getirmiş oldu diye düşünüyorum” diye belirtti.
‘Yapıcı eleştiri yapılmalı’
Sürece dair olumsuz bakanların olduğunu ancak bunun doğru olmadığını belirten Yiğitalp, “Şimdi bu yasa süreci içerisinde de böyle bir kimi zaman Kürt hareketine, Kürt özgürlük hareketine ve Kürt halkına böyle hep ev ödevi veren, sürekli ‘şunu yapmanız lazım, şu sözü kullanın’ diye dikte eden bir sürecin artık şu anda karşılığı olmamalı. Bu böyle bir söz, böyle bir tarz, böyle bir yöntemle bu mücadele mekanizmasına böyle yaklaşılmaması lazım. Bu sürecin devam etmesi için bunlar söylenmemesi lazım. Bu sürecin daha ince, daha yapıcı, daha onarıcı, herkesi içine kapsayan bir mücadeleye dönüştürmek için buna dikkat etmemiz lazım. Bizim de mücadele kendi içimizdeki eleştirilere, yapıcı eleştirilere çok açık olmamız lazım. Ve bu süreç yani bu süreç yeni bir başlangıç.
Bence sürecin toplumsallaşmasının önündeki en önemli etkenlerden biri CHP’ye yönelik operasyonlardır. Bu tür gelişmeler zaman içinde Türkiye’deki muhalefet partilerinin, demokratik platformların ve farklı toplumsal kesimlerin sürece olan desteğini azaltabilir. Bu da sürecin toplumsal meşruiyetini zayıflatabilir” dedi.
‘Politik sebepler çözülmeli’
Yasaların eşit koşullarda olması gerektiğine vurgu yapan Yiğitalp, sözlerine şöyle devam etti: “Yasalar ya da mevcut kurallar neyse, şu anda bundan sonraki oluşacak yasalar uygulanabilirliği de bu anlamda eşit koşullarda olmak durumunda. Ve sürecin de şöyle bir handikapı da var; yani adli kontroller ya da terör parantezine sıkıştırılan bir dilden kesinlikle çıkarılıyor olması lazım. Çünkü siz Avrupa’daki sürgünleri söz konusu ettiğinizde bu insanlar politik sebeplerle gitti. Politik sebepleri çözülmeden kimse Türkiye’ye gelmek istemez. Üretmeyecekse, hayatın kendi içindeki mekanizmalarında görev almayacaksa ve bu yaşamın bir parçası olmayacaksa, gelip orada aynı sıkıntıların içerisinde yeniden yeniden bunu yaşayacağını kimsenin göze alacağını düşünmüyorum. Çünkü 15 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 40 yıl çok fazla sayıda cezalar isteniyor.
‘Adalet mekanizması oluşmalı’
Hadi bunlar adli kontrol ve benzeri mekanizmalarla diyelim ki tutuklanmadı ama insanlara gidip bir evin içine ya da bir alanın içine hapsedip ‘buyurun gelin’ demekle de bu iş çözülmeyecek. O açıdan da özellikle Kürt özgürlük hareketini, siyasi alanı ve dilini hepimizin özgüvenli, çünkü bu mücadele bizim mücadelemizdir ve büyük bir özgüvenle bu noktaya geldi. Bu işin muhatapları da bunu görüyor, bunun tartışmasını muhakkak yürütüyordur kendi platformlarında. Yani bu eksikleri kabul etmesi sebebi de kendine olan saygısı ve kendine olan güvenidir. Çünkü bu dönüşen, değişen, gelişen, güçlenen ve örgütlenen, çoğalan bir mücadeleye dönüştü. Bu da yeni bir mücadele hattı olacak. O açıdan işimiz çok ama öncelikle de kadınların söz hakkının olması, henüz orada olmaması çok eksik. Zaman içinde o da kadınların özellikle Meclis’te ve diğer sivil toplum örgütlerinde ve demokratik sahalarda da bu sözü artıracaktır. Sadece bu süreç Meclis için bir süreç değil; bu sadece küçük bir parçasıdır. Bunu, bu adaletin toplumsallaştırılması, onarıcı adalet mekanizmalarının oluşturulması, gerekir.”









