Yıllar önceydi, özel televizyonların yeni yayın yapmaya başladığı zamanlardı. Reality Show diye sunulan onlarca şiddet içerikli programlar, izleyenlerin beğenisine sunuluyordu. Şiddetin pornografisinin saf hali olan kanlı-bıçaklı görüntüler üzerinden reyting yarışı yapılıyordu. Bu programlardan birinin tanıtımı ‘cinayet dediğin böyle olur’ şeklindeydi. En çok bu tarz programlar izleniyordu, on milyonlar izliyordu. O gün en güzel cinayetlerin (!) ayrıntılarını çay-kahve eşliğinde heyecanla izleyenler, bugün Maraş’ta okulda meydana gelen katliam karşısında şaşkın ve şok içindeler.
İnşaatlarda, fındık ve patates tarlalarında çalışan Kürtler, sokakta basın açıklaması yapan, partisi ile yürüyen sendikacılar, demokrat-sosyalist parti üyeleri şiddet görürken alkışlayanlar, kadın cinayetlerine ‘namus meselesi’ deyip, katile empati yapanlar, sokaklarda sığınmacı avına çıkmış olanlara helal olsun diyenler, Maraş’taki katliam karşısında şaşkın ve şok içindeler.
Binlerce köyü yakan, insanları asit kuyularında eriten JİTEM artıklarına ulusal kahraman mertebesi verenler, yirmili yaşlarındaki gençleri öldüren, öldürme emri veren, uyuşturucu işlerine girmiş Abdullah Çatlı’nın yaptıkları ile gurur duyanlar, onu kahraman gösteren filmi çekenler, filmi alkış ve gözyaşları içinde izleyenler Maraş’taki katliam karşısında şaşkın ve şok içindeler. Sedat Peker’den bir Robin Hood yaratmaya çalışanlar, onu ülkenin en güvenilir kişilerinden bir görenler, Kurtlar Vadisi dizisinde ölen bir karakter için gıyabi cenaze namazı kılanlar, Maraş’taki katliam karşısında şaşkın ve şok içindeler.
Kabul edelim ki, şiddete ve silaha meraklı bir toplumuz. Onun için bütün televizyon dizileri şiddetin pornografisi üzerinden akıyor. Aşk ve öpüşme sansürlüyken, her bölümde 15-20 kişi öldürülüyor. Eskiden de böyleydi. Yılmaz Güney’in başyapıtı Umut filmi sinemalarda gösterildiğinde, Güney’in canlandırdığı gariban Cabbar karakteri karşısında seyircinin şoke olduğu, salonları hayal kırıklığı içinde terk ettikleri anlatılır. Genelde bir filmin iyi olup olmadığını, filmde kaç yerde kavga-dövüş var üzerinden değerlendiren bir toplumuz. Erkeklere ağlamayı, kadınlara gülmeyi ayıplayan, at-avrat-silah töremizdir diyen bir Anadolu irfanına sahibiz. Maraş’taki katliam karşısında şaşkın ve şok içindeler.
Oğlum ana sınıfına gidiyordu. Birgün okul vakti öğretmeni beni okula çağırdı. Gittiğimde, öğrenciler kapının önünde toplanmışlardı. Öğretmeni beni kenara çekerek, hocam Berken’i almanız için çağırdım demişti. Meğerse Polis haftasıymış, güne uygun olarak çocuklarla bir karakola ziyarete gideceklermiş, benim müsaade etmeyeceğimi düşünmüş ve bu yüzden beni çağırmış. Dedim ki, hocam bu çocuklar anasınıfı öğrencisi, parka götürün, kütüphaneye götürün. Sahi ana sınıfı öğrencisi, niye silahların olduğu bir yere götürülür? Eğitim sistemi berbat. Her üç-beş yılda bütün eğitim sistemi değiştirilir. Çocuklar bir yarışın içinde çocukluklarını kaybediyorlar. Başarılı olamayan çocuklarına bir gelecek sunmaktan çok uzak bir ülkeyiz. Şiddet biraz da buradan besleniyor. Kullandıkları dilde, paylaştıkları fotoğraflarda şiddet hakim. Kahramanları dizi figürleri veya mafyatik kişiler. Bir ufuk, kuracakları bir hayal verememişiz. Şiddet şiddeti üretiyor. En tepeden başlıyor, aşağı iniyor ve nihayetinde akran zorbalığı ile son buluyor. Siyaset şiddet üretiyor, hiyerarşi şiddet üretiyor, stadyumlar şiddet üretiyor, televizyonlar şiddet üretiyor, işsizlik ve ekonomik zorluklar şiddet üretiyor. Hepsi bir yerde iç içe geçiyor.
Aslında eğitim, öğrenci ve şiddet üçgenine Yönetmen François Truffaut 1959 yılında 400 Darbe filmi ile ışık tutmuş. Savaş sonrası Paris’inde, köhnemiş eğitim sistemi ve ebeveynlerin duyarsızlığı sonrası umutsuzluğa kapılıp, hayatı dışarıda arayan ve suça bulaşan çocuklar üzerine gerçekçi ve sert bir film. Truffaut filmin merkezine Doniel adında bir çocuğu almış. Doniel, Maraş’taki katliamı yapan çocukla aynı yaşlarda. Okuldaki baskıcı eğitimden ve idarenin uyguladığı şiddetten bıkmış. Evde ise anne ve babası tarafından ilgi gösterilmemiş, kendini sevgisiz, yapayalnız hisseden bir çocuktur (Maraş’ta suça sürüklenen çocukla benzerlik şaşırtıcı derecede). Doniel bu girdaptan çıkışı sokaklardaki hayatta arar. Artık suça sürüklenmesi neredeyse kaçınılmazdır. Truffaut, 400 Darbe’de eğitim sistemi yanında aile yapısına da çok ciddi eleştiriler getirir. Çocuğu olan herkesin ve eğitim camiasında yer alanların mutlaka izlemesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.
Rakel Dink, eşi Hrant Dink’in cenazesinde söylediği “ Yaşı kaç olursa olsun, ister 17 ister 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…” sözleri her zaman güncelliğini koruyacaktır. Hiç kimse katil doğmaz, katilleri doğuran karanlıkla mücadele edilmedikçe yeni katiller hep bir yerlerden çıkacaktır.









