Demokratik toplum inşasının yaratıcı bir siyasete ihtiyacı varsa, bu yaratıcılık tek tip değil çok sesli bir zeminden filizlenir. Farklı kimliklerin, farklı yaşam deneyimlerinin ve farklı coğrafyaların siyasi düşünceye eşit ağırlıkla taşınabildiği bir zemin
Nimet Sevim
Yaratıcılık denince akla sanat gelir. Ya da teknoloji. Siyaset söz konusu olduğunda bu kelime pek kullanılmaz; kullanıldığında da çoğunlukla şüpheyle karşılanır. Sanki yaratıcılık, ciddiyetle bağdaşmayan bir lükstür. Oysa tam tersi doğrudur: yaratıcılıktan yoksun bir siyaset, eninde sonunda kendi içinde dönen bir tekrara dönüşür.
Peki siyasette yaratıcılık ne demektir?
Yaratıcılık, yoktan var etmek değildir.
Yaratıcılık hakkındaki en yaygın yanılgı, onu sıfırdan icat etmekle özdeşleştirmektir. Oysa hiçbir düşünce, hiçbir pratik, tamamen yoktan gelmez. Her yeni şey, var olanın farklı bir gözle okunmasından, farklı unsurların beklenmedik bir biçimde bir araya getirilmesinden doğar.
Demokratik Siyasette yaratıcılık da budur: Eldeki gerçekliği farklı bir çerçeveden görebilmek. Alışılagelen soruyu tersine çevirebilmek. Çözümün beklenmedik bir yerden gelebileceğine açık olabilmek. Rakibi değil sorunu merkeze alabilmek.
Bu basit görünüyor. Ama pratikte son derece zor. Çünkü her düşünce sistemi, zamanla kendi görme biçimini normalleştirir ve başka görme biçimlerini görünmez kılar. Bir süre sonra alternatif sadece yanlış değil, akıl dışı görünmeye başlar. Yaratıcılık tam da bu noktada körelir.
*
“Doğru olan bellidir, yanlış olan bellidir, yapılması gereken bellidir.” Bu cümle siyasi bir özgüven gibi görünür. Ama aslında düşüncenin kapandığının işaretidir. Cevap önceden biliniyorsa soru sormaya gerek yoktur. Soru sorulmuyorsa gerçeklik değişse de düşünce değişmez.
Kuantum fiziğinin bize öğrettiği şey tam da buydu: Belirsizlik bir eksiklik değil, gerçekliğin kendisinin bir özelliğidir. Bakmak, bakılanı etkiler. Soruyu nasıl kurduğunuz, hangi cevabın mümkün görüneceğini belirler. Aynı nesneye farklı açılardan bakıldığında farklı ve birbirini tamamlayan gerçeklikler ortaya çıkar.
Demokratik Siyaset bu dersi özümsediğinde ne olur? “Mutlak doğru yol” yerine “birden fazla geçerli yaklaşım” mümkün hale gelir. “Sapma” olarak damgalanan şey, belki de sistemin göremediği bir gerçekliğin habercisi olarak görülmeye başlanır. Farklı seslerin bastırılması gereken bir tehdit değil, düşüncenin zenginleştiği bir zemin olduğu anlaşılır.
*
Yaratıcılığı bireysel bir deha meselesi olarak görmek de yanıltıcıdır. Tarihte yaratıcı siyasi dönüşümler, tek bir parlak zihnin değil; farklı deneyimlerin, farklı bakış açılarının ve farklı bilgi birikimlerinin buluştuğu ortamların ürünüdür.
Karmaşıklık biliminin ortaya koyduğu bulgular burada son derece aydınlatıcıdır. Karmaşık sistemlerde en zengin ve en dayanıklı çözümler, tek bir merkezden gelmez; sistemin farklı düğümlerinde eş zamanlı olarak gelişen, birbirini besleyen etkileşimlerden doğar. Bütün, parçaların toplamından fazladır. Ve bu fazlalık, tam da farklılıkların bir arada var olabildiği ortamlarda ortaya çıkar.
Demokratik toplum inşasının yaratıcı bir siyasete ihtiyacı varsa, bu yaratıcılık tek tip değil çok sesli bir zeminden filizlenir. Farklı kimliklerin, farklı yaşam deneyimlerinin ve farklı coğrafyaların siyasi düşünceye eşit ağırlıkla taşınabildiği bir zemin.
*
Yaratıcı siyasetin belki de en az konuşulan boyutu budur: Cesaret.
Yerleşik kalıpları sorgulamak, alışılagelen cevapları yeniden açmak, “biz böyle yapıyoruz” denen şeye “neden?” diyebilmek; bunlar entelektüel bir konfor değil, gerçek bir risk taşır. Her köklü düşünce sistemi, kendi sınırlarını koruma refleksi geliştirir. Bu refleksi aşmak, hem bireysel hem kolektif bir cesaret işidir.
Ama bu cesaret karşılıksız kalmaz. Yeni sorular, yeni gerçekliklerin kapısını açar. Ve yeni gerçeklikler, yeni siyasi imkânları görünür kılar.
Barış ve demokratik toplum inşası, tam da böyle bir cesaretin ürünü olabilir ancak. Var olanı tekrar etmekle değil; var olana yeni sorular sorarak.









