Valiliği’nin dağ keçisi avını yasaklama kararı, Dêrsim’de yıllarca avcılık karşıtı mücadelesiyle atılan önemli bir adım. Doğa savunucusu Şen, ‘Karar dağ keçileriyle sınırlı tutulamaz, tüm canlıları korumak şart’ dedi
Duygu Kıt
Tunceli Valiliği’nin Dêrsimliler tarafından kutsal kabul edilen ve Xızır’ın davarları olarak adlandırdıkları dağ keçisi avını ‘sınırsız ve süresiz’ olarak yasaklaması, Dêrsim’de uzun yıllardır sürdürülen avcılık karşıtı mücadeleyi gündeme getirdi. Yıllardır avcıların kente gelişine karşı çıkan Dêrsimliler, kimi zaman avcıların karşısına dikildi, kimi zaman da av ihalelerinin iptali için hukuki ve siyasi mücadele yürüttü. Dêrsimliler dağ keçilerinin yanı sıra tüm yaban hayvanlarının avlanmasına karşı çıkarken, aynı zamanda Munzur Vadisi, Pülümür Vadisi dahil tüm yaşam alanlarının korunması için mücadele yürüttü. Geçmişte alınan benzer yasak kararlarına rağmen ise avcılığın ve kaçak avcılığın devam etmesi asıl sorun. 2019 yılında da valilik kararıyla kent genelinde tüm avcılık faaliyetleri ve dağ keçisi avı yasaklanmış, fakat kente gelen avcı gruplarına karşı yapılan basın açıklamasından dolayı doğa savunucuları gözaltına alınmıştı. Şimdi de gözler alınan kararın uygulamadaki karşılığında. Doğa savunucusu Hasan Şen, Dêrsimlilerin yıllardır sürdürdüğü mücadeleyi ve Tunceli Valiliği’nin dağ keçisi avını yeniden yasaklama kararını gazetemize değerlendirdi.
‘Karar önemli denetim şart’
Hasan Şen, Dêrsim’in doğasının korunması talebinin yalnızca belirli bir hayvan türünün avlanmasının yasaklanmasından ibaret olmadığını belirterek kararın sahadaki gerçeklikle desteklenmesi gerektiğini söyledi. Şen, geçmişte alınan kararları hatırlatarak şunları söyledi: “Dağ keçisi avının yeniden yasaklanması, Dêrsim’de ve kamuoyunda ilgiyle izlenen bir gelişme oldu. Kuşkusuz böyle bir karar önemlidir. Ancak 2019’da da benzer bir yasak getirilmesine rağmen yeterli koruma ve denetim sağlanamadı, kaçak avcılığın önüne geçilemedi.
Bu nedenle bugün alınan karar kadar, kararın sahada nasıl uygulanacağı ve nasıl denetleneceği de önem taşıyor. Ben bu ve benzeri kararların, sahadaki gerçeklikle desteklenmediği sürece doğayı korumaktan çok PR çalışmasına dönüşme riski taşıdığını düşünüyorum.
Geçmişte de doğayı koruma amacıyla kapsamlı genelgeler ve çok sayıda maddeden oluşan düzenlemeler yayımlandı.
Fakat sonuç ortada: Doğa korunamadı. Çünkü doğa korumayı yalnızca dönemsel kampanyalara, çevre temizliğine, çöp toplamaya ve kamuoyuna dönük birkaç görüntüye indirgediğimizde, karşımıza bütünlüklü bir doğa koruma politikası çıkmıyor.”
‘Doğayı korumak çöp toplamak değil’
Dêrsim’de ciddi bir ekolojik tahribat yaşandığına dikkat çeken Şen, doğa korumanın yalnızca belirli canlıların korunmasıyla ya da dönemsel çalışmalarla sınırlı tutulamayacağını belirterek şöyle devam etti: “Doğa; dağdır, sudur, ormandır, topraktır. Hayvandır, kuştur, böcektir, bitkidir. Bir ekosistemin bütünüdür. Bu bütünün bir tarafı tahrip edilirken diğer tarafını koruduğunuzu söylemek mümkün değildir. Bugün Kırmızı Dağ’da yaşanan tahribat ve buna karşı oluşan büyük sessizlik de bu açıdan düşündürücüdür. Kırmızı Dağ, Dêrsim’in yalnızca bir coğrafyası değil; aynı zamanda doğal, kültürel ve tarihsel belleğinin önemli parçalarından biridir. Geçmişte de Kırmızı Dağ ve çevresinin Dêrsim’in hafızasında ağır bir yeri olduğu kayıt altına alınmıştır.”
‘Gerçekten koruma olacak mı?’
Bir canlı türünün korunurken diğerlerinin gözden çıkarılmasına karşı çıkan Şen, “Doğa üzerindeki baskı yalnızca avcılıktan kaynaklanmıyor, madencilikten yapılaşmaya, su kaynaklarına yönelik müdahalelerden bitkilerin toplanmasına tüm canlıların yaşam alanları tehdit altında.” diyerek, “Mesele yalnızca dağ keçisi de değildir. Dêrsim’de bütün canlı varlıklar tehdit altındadır.
Dağ keçisinden kurda, ayıdan vaşağa, kuştan balığa, arıdan böceğe ve bitkilere kadar yaşamın bütün unsurları; avcılık, kaçak toplama, madencilik, yapılaşma, yoğun insan ve işletme baskısı ile su kaynakları üzerindeki müdahaleler nedeniyle baskı altındadır. Bitkiler üzerindeki baskı da giderek artıyor.
Yasaklara rağmen doğanın sunduğu varlıklar sökülüyor, toplanıyor ve yağmalanıyor. Dêrsim’in Alevi inanç dünyasında canlı, doğanın karşısında değil, doğanın içindedir. Dağ, su, ağaç, hayvan ve insan aynı yaşam bütününün parçalarıdır” ifadelerini kullandı.
‘Canlı varlıklar il sınırı bilmez’
Yaban hayatının ve ekolojik yaşamın idari sınırlar üzerinden değil, ekosistemin bütünü gözetilerek korunması gerektiğini belirten Şen, Dêrsim’in çevre kentlerle paylaştığı doğal alanlara dikkat çekti. Yalnızca dağ keçisi üzerinden geliştirilen bir doğa koruma yaklaşımının yeterli olmayacağını söyleyen’ Şen sözlerini şöyle tamamladı: “Munzur ve Mercan’ın bir yanı Dêrsim, bir yanı Erzincan’dır. Pertek ve Çemişgezek’in ekolojik alanları Elazığ’la; Pülümür çevresi Erzincan ve Bingöl’le iç içedir. Yaban hayvanları, kuşlar, böcekler ve bitkiler için bu sınırların hiçbir anlamı yoktur. Munzur hâlâ maden, baraj, HES, yapılaşma, işletme ve yoğun insan baskısı altındayken; bitkiler ve diğer canlı varlıklar yağmalanırken; Alevi inanç mekânları piknik ve tüketim alanlarına dönüştürülürken yalnızca dağ keçisi üzerinden doğa koruma söylemi geliştirmek yeterli değildir. Yaşam alanını korumak istiyorsanız, bütün ekosistemi koruyacaksınız. Aksi halde yasaklar, genelgeler, kampanyalar ve kamuoyuna dönük görüntüler geçici birer PR çalışmasının ötesine geçemez. Benim itirazım tam da bunadır. Dêrsim’in doğası bir tanıtım malzemesi değildir. Doğa koruma da bir PR faaliyeti değildir. Yaşam bir bütündür. Bir parçasını koruyup bütününü yok sayamayız.”









