• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
17 Eylül 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Kültür

Yılmaz Güney İran’da Kürtlerin filmini yapmak istiyordu

17 Eylül 2026 Perşembe - 23:00
Kategori: Kültür, Manşet, Söyleşi

Sorularımızı yanıtlayan Fatoş Güney, Yılmaz Güney’i, Kürt meselesine dair duruşunu, Mahir Çayan’ları arabayla taşımasını ve evde saklamalarını anlattı:

  • Dr. Abdurrahman Qasimlo ile Paris’te tanıştık. Evimize geldi. Birlikte yemek yedik. Çok sevdik birbirimizi. Yılmaz hemen ona kafasında bir hikâye olduğunu, İran Kürtleri ile ilgili film yapmak için oraya, İran’a gelebileceğini söyledi. Kafasında da oradaki savaşla ilgili, yani Kürtlerin mücadelesiyle ilgili olduğunu söylüyordu
  • Kürtçe eğitim olmalı. Türkiye’de 20 milyonun üzerinde Kürt vatandaşı var. Onların da anadillerini öğrenmeleri, konuşmaları en büyük hakları. 21. yüzyılda çözümlenmesi lazım. 40 yıl önce yarınların güzel günlerine olan inancımızla direndik, bugünlere geldik. Hâlâ umut etmek istiyorum. Türkiye’ye gerçek bir demokrasi hem Kürt halkı için hem Türk halkı için gelecektir diye
  • İlk delikanlılık filmlerinde bile mesela ‘Kürt kafamı kızdırma’ diye bir laf geçiriyor. Kürt ezgilerine yer veriyor evet. Ama esas Seyithan filminde, ki kadının adı Kejê. Sansürden geçmiyor. ‘Kadının adını değiştirin’ diyorlar. Kürdistan yazıyor ‘Yol’ filminde.  Paris’te Kürdistan lafını kullanıyor, tabii. Yılmaz o kadar cesurdu
  • Mahir’leri ben aldım arabayla. Teşvikiye’de bir yer. Üç kişi geldi. Onlar Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman. Onları aldık. Yılmaz dedi ki ‘Fatoş bu arkadaşlar bu gece burada kalacaklar. Gidecek başka hiçbir yer yok’ bunlar şakır şakur tabancaları çıkardılar falan. Yukarı çıktılar. Yılmaz pencerenin önünde böyle soğuk terler döküyor
  • Sabaha karşı kapı çalındı. Çocuklar silahlarını hazırladı. Yılmaz ‘Sen gözünü bile açma. Ve ne olursa olsun yataktan çıkma’ dedi bana. Ne olursa olsun! Yani bulurlarsa onları belli ki çarpışacaklar. Yılmaz indi açtı. Asker. Girdiler içeriye. Çocuklar silahlarını hazırladı. Tam kapıdalar. Şöyle bir bakacak olsalar kapağı görecekler. Yılmaz’ı aldılar gittiler. Kıl payı kurtuldular yani

Mehmet Ali Çelebi

Yılmaz Güney’in (Yılmaz Pütün) ölüm yıldönümü, 12 Eylül Darbesi’nin yıldönümü ve İran’daki “Jin, Jiyan, Azadî” serhildanının yıldönümü… Filmografisiyle çığır açan bir sinema şelalesi, yoksullaştıran, dilleri, etnisiteleri asimile etmeye çalışan sisteme, istibdata boyun eğmeyişi, umutla, inatla meydan okuyuşu daim Yılmaz Güney. Yeşilçam sinemasının kalıplarını yıkan, sinemasal dili değiştiren, ötekileştirilmiş Kürt karakterleri yerine Kürdün devrimci hakikatine ayna tutan, politik film güzergahını sırayla Umut, Arkadaş, Endişe, Sürü, Yol, Duvar diye sürdürürken, daha yapacağı çok işler varken sürgünde yaşamak durumunda bırakılan Yılmaz Güney. İlk politik filmlerinden biri olan, senaryosunu yazdığı, yönettiği, oynadığı, dejenere burjuva yaşamını konu alan ‘Arkadaş’ filmine hazırlanırken senaryo aşamasında devrimci tarihin yüz akları Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve Ömer Ayna ile Taksim İstiklal’deki bürosunda buluşup tartışan, oyuncu, senarist, yönetmen, yazar Yılmaz Güney.

Emir Kusturica, Oliver Stone, Alejandro Gonzalez Inarritu, Abbas Kiarostami, Bahman Ghobadi, Asghar Farhadi gibi sinema dehalarının övgüyle bahsettiği, ‘Halkın sanatçısı-Halkın savaşçısı’ mottosunun kaynağı Yılmaz Güney. Çok şey üretebilecekken yaşamından 12 yılı hapsedilerek çalınan, son 3 yılını sürgünde geçirmek zorunda bırakılan Yılmaz Güney, zindanda da senaryolar yazmayı sürdürmüş, sistemin duvarlarını aşa aşa kanatlı hayalleriyle ilerlemiştir. Sadece Selimiye Cezaevi’nde 2 buçuk yıl tutulur, eşi Fatoş Güney ile tel örgüler arkasında, yanında gardiyanların gölgesinde sadece 10 dakika ile sınırlı tutulur açık görüşleri. Zindanda yakalandığı hastalığı iyi tedavi edilmediği için Paris’te artık geç kalınmıştır, ve üretken yaşamdan koparılır.

Ancak halkları yok sayan, asimilasyonu, sömürgeciliği esas alıp özgür sinemaya balyoz indiren, özgür sinemayı ve sinemacıları yok etmeye çalışan sistem; duruşuyla, mücadelesiyle, sesiyle, sözüyle, kitaplarıyla, filmleriyle meydan okuyan Yılmaz Güney’in Türkiye sineması ve Kürt sineması için efsane isim haline gelmesine engel olamaz. Özgürlük hafızası kazandırdığı sinemanın devrimci yıldızı Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney, kritik eşiklere, sinemasına, Kürt meselesinde hayatını ortaya koyan tutumuna dair sorularımızı yanıtladı. Fatoş Güney, Yılmaz Güney’in Rojhilat Kürdistan’ın özgürlüğü için İran rejimine karşı mücadele eden

Dr. Abdurrahman Qasimlo (Hizbi Demokrati Kurdistan-İran Genel Sekreteri Dr. Abdurrahman Qasimlo 13 Temmuz 1989’da Viyana’da İran’la müzakere masasında suikast sonucu hayatını kaybediyor) ile görüştüğünü ve kaçak olarak İran’a geçip Kürt filmi çekmeyi planladığını söyledi.

  • Yılmaz Güney yaşasaydı 89 yaşında olacaktı. Hayatının bir kısmını cezaevinde ve sürgünde geçirdi. Yılmaz Güney’in ailesinden, ilk dönem yaşamından sorarak başlamak istiyorum.

Babası Siverek’ten, kan davası yüzünden geliyor. Annesi Çukurova’ya tarım işçisi olarak çalışmak için geliyor. Orada karşılaşıyorlar, evleniyorlar. Yılmaz Adana’da doğuyor. Bir de bacısı oluyor. İki kardeşler, ama babanın daha sonra getirdiği kumadan da üç kardeşi var.

Gençlik yılları Demokrat Parti dönemine denk geliyor. O dönemde bir yandan özgürlük safsataları yükseliyor, bir yandan da Yılmaz’a Yeni Ufuklar dergisinde yazdığı küçük bir hikâyeden ötürü komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle iki yıl hapis cezası, 6 ay da sürgün cezası veriyorlar.

  • Yılmaz Güney sinemaya başlamadan önce neler yapıyor?

Çocukluğumda pamuk tarlalarında çalışmış. Lise yılları çok zor geçiyor, çünkü baba kuma getirmiş ananın üstüne. Ana Yılmaz’ı ve bacısını alıyor Yenice Köyü’nden Adana şehrine geliyorlar. Orada çalışmaya başlıyorlar hepsi. Yılmaz gazoz satıyor, kasap çıraklığı yapıyor. Yazları bağ bekçiliği yapıyor. Bir yandan da liseyi bitiriyor başarılı şekilde. Yılmaz ünlü olmak üzere, film çekiyor. Alageyik’i çekiyor. 1961 başında gelip setten alıyorlar. Atıf Yılmaz’ın setinden alıyorlar ve Konya’ya götürüyorlar. Tam 60 ihtilalinden sonra. Darbeden hemen sonra. Yani bir yandan demokrasi, özgürlük, şu bu hikayeleri, bir yandan da böyle uygulamalar var. Nevşehir Cezaevi’nde kalıyor iki sene. Orada Boynu Bükük Öldüler kitabını yazıyor. 1972 yılında Orhan Kemal Roman Armağan alıyor kitap. Ve 6 ay da sürgünde her gün karakola gidip imza veriyor. Sonra lise bitince İstanbul’a geliyor, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydoluyor, 57-59. O sırada yine olaylar var. Yine yazıyor, hikayeler yazıyor. İstanbul’dayken cezası kesinleşiyor. Yargıtay falan. Okulu da yarım kalıyor. Sonra çıkıyor, filmler yapmaya başlıyor.

  • Sinemada keşfedilmesi…

Dar Film’de film taşıyıcılığı yapıyor. Yani bir sinemadan bir sinemaya film taşıyor. Ve o filmleri taşıdığı sıralarda hep o filmleri de seyrediyor. Ve kafasında notlar alıyor. İnsanlar nerede gülüyorlar, nerede ağlıyorlar, nerelerde tepki gösteriyorlar, gözlemliyor. Ki bu daha sonra yapacağı senaryolarda çok işine yarıyor. Çünkü seyirciyi tanımış oluyor. Yani ne istediğini, ne beklediğini anlamış oluyor. Bu ona çok büyük fayda sağlıyor. Adana’dan ilk geldiğinde Yaşar Kemal’e gidiyor. Cumhuriyet gazetesinde çalışıyor o zaman Yaşar Kemal. Diyor ki ‘abi böyle böyle, ben bir ceza da aldım, şu anda hakkımda komünizm propagandası yapmaktan ceza var. Ben hikayeler de yazıyorum falan” Yaşar Kemal çok ilgileniyor bununla. Hemen Atıf Yılmaz’ı arıyor, ‘sana şimdi birini gönderiyorum, bak hem filmdeki aradığımız olabilir. Hem de hikayeler yazıyormuş, senaryo konusunda yardımcı olabilir’ diyor. Cebine de 500 Lira koyuyor o zamanki parayla. Yılmaz ‘abi borç alarak alıyorum’ diyor, ve gerçekten de sonradan borcunu ödüyor.

  • Sizin tanışmanız nasıl oldu?

Bizim tanışmamız tamamen tesadüf. Hayatın tesadüflerden ibaret olduğuna çok inanırım. Bir gün bir arkadaşımla film nasıl çekiliyor diye bir sete gittik. Arkadaşımın kocası reji asistanıydı. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nin giriş kapısının yanında ahşap kocaman bir köşkte film çekiyorlardı. Oraya gittik. Arkadaşım kocasını görmek istedi, ben de film nasıl çekiliyor görmek istedim. Çifte Tabancalı Kabadayı filmi. Yılmaz Güney oynuyor dediler. Hiç tanımıyordum. Orada tanıştık. Ertesi günü beni çağırdığını söylediler. Arkadaşım geldi beni aldı, sete gittik. Bu seferki set Polonezköy yakınlarında bir yerdeydi. ‘Seninle bir şey konuşmak istiyorum’ dedi. Bindik arabaya, çayırların ortasında bir yerde durduk. Bana sorular sordu. Sonra dedi ki ‘benimle evlenir misin?’ Dalga geçiyor gibi geldi. Ben de hem şaşırdım hem sinirlendim. ‘Siz her gördüğünüz kıza ilk görüşünüzle evlenme mi teklif ediyorsunuz?’ dedim. ‘İnsan sarrafı nedir bilir misin?’ deyince ‘Bilmiyorum.’ ‘Tanıdım ben seni. Çok insanla teşrik-i mesaim var. Ben artık insanları yürüyüşlerinden anlıyorum’ dedi. Sonra da ‘ben şimdi askerliğimi yapıyorum. Mektup yazacağım. Mektupta kendimi anlatacağım. Sakın başka kimselere sorma beni. Beni çok yanlış tanırlar. Ben sana kendimi anlatacağım’ dedi. Ve bir sene boyunca mektuplaştık.

  • O dönemin siyasal iklimi içinde Yılmaz Güney farklı bir ekolden, farklı bir profil ortaya koyuyor…

Evet, evet! O dönem Çukurova’ya gittik Umut filmini çekmeye. Ben çok etkilendim. Bütün dünyam allak bullak oldu. Döndükten sonra dedim ki ‘Yılmaz böyle bir dünya var, ben yeni keşfettim. Sen insanların kurtuluşuna inanıyorsun. Artık ben de inanıyorum. Ama bu yaşantımızı değiştirmemiz lazım. Lüks ev, arabalar, ağaçlar olmaz’  ‘E ne yapmamız lazım ciğerim’ dedi. Dedim ki ‘bir gecekondu muhitinde oturalım. Sen bu arabalardan vazgeç.

Otobüsle, dolmuşla falan git-gel işe.’ Dinledi beni sonra güldü. Dedi ki ‘Fatoş imkanı mı var otobüsle, dolmuşla işe gideceğim. Ben yürüdüğüm zaman insanlar peşime takılıyorlar. Bir sürü insan peşimden geliyor, etrafımı sarıyor. Sonra bizim amacımız insanların rahat seviyesini aşağıya çekmek değil.  Aşağıdakileri yukarıya çıkarmak.’ Ayağımda da şalvar var. Dedim ‘öyleyse çalışacağım.’ ‘Ne olarak çalışacaksın’ dedi. ‘Ben ırgat olarak çalışacağım’ Onları görmüşüm ya. ‘sen 50 derecede güneşin altında ölürsün’ dedi. Yılmaz ırgat olarak çalışmış pamuk tarlalarında. Her türlü işte çalışıyor. Zaten gittik sıcaktan ben hastalandım.

Siverek, Çukurova, Umut

  • Yılmaz Güney ailesinin doğduğu yere Siverek’e gidiyor mu?

Siverek taraflarına benden önce bir kere gitmiş. Çukurova’ya gittik. Babasının köyüne gittik, Umut filmini çektik. Daha önce Seyithan’ı çekmiş, Yenice Köyü’nde. Mart 1971 darbesi döneminde gözaltına alınıp bırakılıyor devrimci öğrencilere yardım etmekten. Sorgulandı, fakat sorgulayan polis şefi, çocukluğundan, aynı köyde çocukluk arkadaşı çıkıyor. Ve ona kıyak yapıyor. Diyor ki ‘Yılmaz bir süre İstanbul’dan kaybol.’ O zaman gittik Kapadokya’da Ağıt filmini çekti, Acı filmini çekti.

  • 68 kuşağı ve 12 Mart 1971 darbe dönemi… Mahirlerle, Denizlerle ilişkileri, görüşmeleri…

Tabii onlar geliyorlar görüşmeye. Yılmaz’a eve geliyorlar. Ulaş Bardakçı geliyor. Necmi Demir geliyor. Benim tanımadığım böyle genç çocuklar geliyordu. Yılmaz onlara para yardımı yapıyordu. Hatta silah yardımı da. Onlarla yalnız konuşuyordu. Bir gün dedi ki ‘bak Fatoş biliyor musun ben niçin onlarla yalnız konuşuyorum? Konuştuklarımızı senin bilmemeni istiyorum. Çünkü bir gün beni mutlaka alacaklar. Ve alacakları anda ilk kapacakları insan da sensin. Seni konuşturmak için öyle yöntemleri vardır ki. Ve sonra söylediğin şeylerden ötürü ömür boyu vicdan azabı çekersin’ Ben de hiç sesimi çıkarmadım. Bir daha kim gelmiş, ne konuştunuz, nedir, ne değildir asla sormadım. Sonra Mahir’leri, ben aldım arabayla. Ben çıkardım. O gün Yılmaz çalışıyordu. Setteydi, film çekiyordu. Bir ara eve geldi. Çocuklar da geldiler, Ulaş Bardakçı ve Rüçhan Manas. Dediler ki ‘abi bir evden alınacak malzemeler var, bize yardım et’ akşam da sokağa çıkma yasağı oluyor. Bütün evler tek tek aranacak. O günün öğlen vakti. Yılmaz dedi ki ‘Beni şu anda 30 kişi bekliyor sette. Yani mümkün değil’

Hakikaten çok zor bir durum. ‘Ben giderim’ dedim hemen.  Ben araba kullanmayı yeni öğrenmişim. Ve 3,5 aylık hamileyim. Yılmaz ‘hayır sen gidemezsin’ de diyemedi. Yılmaz’a hamileyim. ‘Ben giderim’ dedim. ‘Peki’ dedi Yılmaz, yapacak bir şey yok. Çocuklar çok sıkışıklar çünkü belli. Bindik üçümüz, gittik Teşvikiye’de bir yer. Üç kişi geldi. Ben düşünüyorum ‘malzeme alacağız dediler ama kimleri aldık acaba’ diye. Ama sormuyorum.

Onlar Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman. Onları aldık.

Mahirleri sakladıkları gece

  • Daha önce sima olarak görmüş müydünüz?

Yok yok. Aynadan şöyle bir baktım arkaya. Böyle ışık saçan biri var. Gerçekten ışık saçan bir çocuktu. Böyle yüzü beyaz mıydı neydi bir ışık saçıyordu. Şöyle aynadan baktım onu gördüm. Mahir, arkamda oturuyor.  ‘Şehzadebaşı’na gideceğiz’ dedi. ‘Tamam, tarif edin’ dedim. Ulaş tarif etti. Ulaş esmer, ufak tefek kara kuru. Tarif etti, gittik Şehzadebaşı’na. Bunlar indiler. Ondan sonra ben eve döndüm. Akşam saat dokuz, dokuz buçuk gibi. Saat onda mı ne sokağa çıkma yasağı başlıyor. Kapı çaldı, Yılmaz geldi diye açtım. Yılmaz o üç çocukla beraber geldi. Girdiler içeriye. Ben de hiç unutmuyorum. Yeşil taze fasulye pişirmişim. Yemek pişirmesini bilmezdim. İlk defa Yılmaz yiyecek, çok merak ediyorum acaba beğenecek mi. Salona girdiler Yılmaz dedi ki ‘Fatoş bu arkadaşlar bu gece burada kalacaklar. Gidecek başka hiçbir yer yok’

Bir saat sonra sokağa çıkma yasağı başlıyor ve onları arıyorlar herhalde. Bunlar şakır şakur tabancaları çıkardılar falan. Ben de alışığım tabancalara Yılmaz’dan. Baktılar, ettiler, tekrar taktılar. Yatak odamızın önünde bir kapak var. Tavan arasına açılıyor. Sadece şöyle bir kapak kare şeklinde. (Eliyle boyutunu işaret ediyor). Kare bir kapak. Orayı açtılar. Oradan yukarı çıktılar. Önce birbirleriyle yardımlaştılar. En sonuncusuna Yılmaz yardım etti, çıktı. Hiç konuşmadılar çünkü çok şeyler var onlarda. Tetikteler yani. Çıktılar kapak kapandı. Yılmaz dedi ki ‘Sen ne bir şey gördün ne bir şey duydun. Sen yat.’ Yılmaz pencerenin önünde böyle soğuk terler döküyor. Ondan sonra ben uyumuşum. Sabaha karşı kapı çalındı. Çocuklar silahlarını hazırladı. Yılmaz ‘Sen gözünü bile açma. Ve ne olursa olsun yataktan çıkma’ dedi bana. Ne olursa olsun! Yani bulurlarsa onları belli ki çarpışacaklar. Yılmaz indi açtı. Asker. Girdiler içeriye. Bütün her yere bakıyorlar. Evin altına indiler, zemin kata bilmem ne. Her yere bakıyorlar. Sonra tam bizim yatak odasına geldiler. Yani tam kapının önünde şunu duydum. ‘Karım içeride uyuyor.’ Tam kapıdalar. Şöyle bir bakacak olsalar (yukarı bakıyor) kapağı görecekler. Ve mutlaka açtıracaklar yani. O arada bir subay mı neyse artık ‘Yılmaz Bey sizi götürmek zorundayız. Elimizde emir var’ dedi. ‘Tamam giyineyim o zaman’ dedi Yılmaz da. İçeriye girdi. Çorabının bir tanesini giyiyor ötekini arıyor. Bana işaret ediyor ‘yat’ diye. Neyse giyindi, çıktı. Yılmaz’ı aldılar gittiler. Kıl payı kurtuldular yani. Zaten sabah oldu. Gittim ‘arkadaşlar, arkadaşlar’ diye seslendim. Kapak açıldı, bir kafa ‘Yılmaz’ı götürdüler’ dedim. ‘Biliyoruz, duyduk’ dediler. Ondan sonra ‘açız’ dediler. ‘Tamam şimdi size yemek getireyim’  Sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Gittim buzdolabında tavuk vardı. Taze fasulye onlara kısmet oldu. Bira da koydum. Getirdim bir tepsiyle seslendim. Gene açıldı kapak ‘Oooo biralar’ dediler. Çok sevindiler ama, nasıl sevindiler. Hemen yukarı çektiler falan. Dedim ki ‘saat üçte Yılmaz’ın randevusu var. Gelecek olanlar var eve.’ Saat üç oldu. Zır kapı, üçü bir geçmiyor yani. Gelenler var, sinemacılar.  Yılmaz ‘eve gelin görüşelim’ demiş. Üstlerini toz toprak içinde örümcekler içinde indiler. Ben bunları ne yaptım biliyor musun? Önce üstlerini başlarını temizledim. Onlar hem birbirlerini temizliyor, hem ben onları temizliyorum. Mahir dedi ki ‘Seni hiç unutmayacağız’ En son Hüseyin kaldı. Hüseyin Cevahir çok tedirgin. ‘Bir naylon torba vereceğim. Silahını oraya koy. Ceketini de çıkar. Şöyle omzuna at öyle çık. Çünkü ceket, silah falan. Öyle daha rahat görünürsün’ dedim. Aynen benim dediğimi yaptı. Teker teker mutfak kapısından çıkardım.

Bir çığır açtı

  • Yılmaz Güney sinemasında Kürtlerin yeri konusunda ne söylersiniz?

Annesine çok bağlıydı, çok çok. Ölürken de hep onun ismini sayıkladı. Ama pasaport vermedikleri için annesi gelip onu göremedi. Hem onun annesine hem de benim anne ve babama pasaport vermediler, engel koydular. İlk delikanlılık filmlerinde bile mesela ‘Kürt kafamı kızdırma’ diye bir laf geçiriyor. Kürt ezgilerine yer veriyor evet. Ama esas Seyithan filminde, ki kadının adı Kejê. Sansürden geçmiyor. ‘Kadının adını değiştirin’ diyorlar. Orada başlıyor. Sonra işte esas olarak Kürdistan yazıyor ‘Yol’ filminde.  Paris’te Kürdistan lafını kullanıyor, tabii. Yılmaz o kadar cesurdu. Başına ne geldiyse Kürtçülükten geldi. Yüz sene ceza istemiyle yargılanıyordu. O yüzden ülke dışına çıkmak zorunda kaldı. Ama bir çığır açtı. Evet…

  • Yılmaz Güney’in son planları neydi? Örneğin Kürt filmi planı var mıydı…

Evet. Dr. Abdurrahman Qasimlo ile Paris’te tanıştık. Evimize geldi. Birlikte yemek yedik. Çok sevdik birbirimizi. Yılmaz hemen ona kafasında bir hikaye olduğunu, İran Kürtleri ile ilgili film yapmak için oraya, İran’a gelebileceğini söyledi. Kafasında da oradaki savaşla ilgili, yani Kürtlerin mücadelesiyle ilgili olduğunu söylüyordu. O da ‘ne zaman istersen tabii ki’ dedi. Ama işte hastalık izin vermedi. O yüzden gerçekleşemedi o proje. Film senaryosunu Qasimlo ile birlikte yapacaklardı. O zaten hep arazide çalışır ya, film başlayınca senaryo da başlıyor. Kafasında gelişiyor çekimle beraber. Daha çok öyle olacaktı.

  • Kürt Enstitüsü’nün de kurucusu aynı zamanda, açılışını hatırlıyor musunuz?

Evet, evet. Kürt aydınları ile birlikte katkı sundu. Açılışını yaptık. Onun Fransa’da ünlü olması, Altın Palmiye kazanmış olması da Fransız hükümetine etki etti. Kürtlerle ilgili etki yarattı. Kürt Enstitüsü’nün açılışını hatırlıyorum, Cegerxwîn vardı, Mahmut Baksi vardı, Şivan Perwer vardı, Kürt aydınları vardı Amerika’dan gelen, İsveç’ten gelen, diğer ülkelerden gelen. Onlarla birlikte açılış oldu.

Türkiye artık ilkellikten kurtulmalı

  • Yılmaz Güney’den sonra 42 yıl geçti. Ahmet Kaya da, Kürtçe şarkıya klip çekeceğini söylediği için linç edilecekti, Paris’te sürgünde hayatını kaybetti. Hâlâ Kürtçe, anadilde eğitim hakkını kabul etmiyor Türkiye…

Kürtçe eğitim olmalı. Türkiye’de 20 milyonun üzerinde Kürt vatandaşı var. Onların da ana dillerini öğrenmeleri, konuşmaları en büyük hakları. Bu Türkiye’de demokrasinin sorunlarından bir tanesi. 21. yüzyılda çözümlenmesi lazım. Diğer bütün ülkelerde de azınlıklar var. Onların da federasyonları var. Örneğin İspanya’da, Belçika’da. Fransa’da bile var. Britanya’da var. Türkiye de artık bu ilkellikten kurtulmalı. Genel olarak çok sıkıntılı, hüzünlü, acılı günler yaşıyoruz. Bütün toplumla birlikte çok sıkıntı çeken günler var. Biliyorum. Acılarını içimde hissediyorum.  40 yıl önce yarınların güzel günlerine olan inancımızla direndik, bugünlere geldik. Hâlâ umut etmek istiyorum. Türkiye’ye gerçek bir demokrasi hem Kürt halkı için hem Türk halkı için gelecektir diye. Hâlâ umudumu kaybetmiş değilim.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Üçüncü yol ve merkeze yürümek

Sonraki Haber

Alacakaranlıkta bir Şansölye

Sonraki Haber

Alacakaranlıkta bir Şansölye

SON HABERLER

Barış kapıya geldi, aydınlar neden sustu?

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Alacakaranlıkta bir Şansölye

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Yılmaz Güney İran’da Kürtlerin filmini yapmak istiyordu

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Üçüncü yol ve merkeze yürümek

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Aralık’ta ‘umut hakkı’nı görüşecek

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

İran, iki ABD İHA’sını düşürdü

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Trump’tan ‘savaşı bitirme’ açıklaması

Yazar: Yeni Yaşam
17 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır