Günler durmadan bir şeyler devrediyor ve bir şeyleri deviriyor. İnsan layık olduğu bir hengamede kendi gölgesinin boyuna hayret ediyor. Iskalanan bir geçmiş, sürekli kendini gösteriyor; ben de varım ve var olacaktım diyor.
Geçtiğimiz yolların uzun süren rüyaları vardır. Tereddütlerin ırmakları var. Tesadüflerin gölleri var. Tecrübelerin denizleri var. Tehlikelerin ormanları var. Tehditlerin mezarlıkları var. Zaten bu var olanlar cehenneminde her şeyin bir ismi, bir kaderi ve bir de izi var. Yol açar, yol kapar ve yol kaybeder.
Bir şehrin bir kaldırımında, bir köyün yollarında, bir dağın yamaçlarında, bir denizin kıyısında, bir çölün tepesinde, bir kasabanın çeperlerinde, toplanıp ayrı ayrı yönlere dağılanlar, gelecekler ve getirecekler beklenenleri. Hislerin de haritası var, hislerin de ülkeleri var ve kavgası var. Elbette savaş insanın içinde başlar, dışında da son bulur.
Masallar, efsaneler, rivayetler bir an gelir hayatın orta yerinde yeniden bir şeyler anlatır ve bir anda hayatımız bir başkasına söylence olur. Dünya döner, hayat yürür, insan yoluna devam eder. Denilir ki yitirdiklerimiz daima bizimle yürüyor, duruyor ve sesleri duyuluyor.
Sezgilerin barikatı, sevginin kaldırımları birilerine adres olur ve herkes yan yana gelir. Kapılar açılır, pencereler kırılır. İçerisi ve dışarısı birileri için yer değiştirebilir, değiştirsin diye de bir dua yükselir gökyüzüne. Aslında yerin altından gelir sesler ve oraya döner. Şimdilik, henüz ve daha var.
Herkesin bildiği sırlar, herkesin inandığı mecburiyetler art arda hayatın içinde ve insanın da içinde. Depremler, seller, fırtınalar sanılır ve insan bir anda bildiği her şeyi saymaya davranır. Ses bir öfke, sayı bir kayıp, sanmak bir ayıp bilinir. Felaketler dağıtılıyor, fenalıklar herkese bulaşıyor.
Tarihin sayfaları birer kuyu gibi. Cani bir çağ, gelip herkesin bir adım arkasında duruyor ve yürüyor. İmdat frenleri var bazılarının, ihtilal düşleri var birilerinin ve insanın imtihanları var. Sınandıkça savrulan insan, savruldukça dünyayı kendiyle sınıyor. Olmazlar, çıkmazlar, çaresizlikler sınırlar ve sinirler bahşediyor hayata.
Coğrafyadan konuşalım, kederden ve kaderden. Gidenlerin hayallerinden, gelenlerin geleceklerinden ve geçmişin gücünden bahisler açalım. Ölümler, ölümsüzlükler ve sakınmalar kuşatırken hayatı, dünya dönmekten vazgeçmiyor. Kahırlar geliyor sonra ve her şeyi gerilerde bırakıyor. Budur yaşamak, bu kadardır yaşamayı ıskalamak.
Değişen hayat koşulları, bitmeyen dünya telaşı bizi bir yerlere kadar kovalıyor; sonrası uçurumdur. Önce sesimiz yankılanır, sonra gölgemiz ve en sonunda da hepimiz. Ülkeler büyüyor, ülkeler yok oluyor, ülkeler insanı ilkesiz bırakıyor ve günahlara ortak ediyor. Bunu biliyoruz, bunu bildiğimizi bilmezlikten geliyoruz.
Yeni bir hayat lazım. Yeni hayatlar silsilesi lazım. Maksatlar, çareler, yürüyüşler, kutlamalar, eğlenceler ve festivaller. Tüm bunlara bir de armağanlar lazım. Bizim büyük hayıflanmalarımız, bizim bitimsiz kavgalarımız ve bitmeyecek romanlarımız var; dünyaya nam salmıştır. Lazım yeni bir hayat, bir hayat lazım. Buna nakaratlar da lazım.
Hayatsızlığa boykotlar, geleceksizliğe pankartlar, geçmişlere özürler sıralansın. Kurtulmak, kurtarmak belki bir başka çağın işi, bu yangına herkesin suyu lazım. Dünya dünyalara ayrıldı, insan insana yabancılaştı ve artık herkes bir başkasına mahcup yaşamanın çemberinde kaldı.
Haftanın kitap önerisi: Yavuz Ekinci, Aziz / Everest Yayınları