Bugün bir avuç insan, milyarlarca insanın kaderi hakkında bu kadar rahat konuşabiliyorsa bunun sebebi; geçmişte emekçi halkların örgütlü gücünün zayıflatılması ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarının sistemli biçimde tasfiye edilmesidir
Hamit Kurt
Bugün dünya, halkların ortak aklıyla değil; sermayenin açgözlülüğü, zorbalığın sınırsızlığı ve derin bir ahlaki çöküşle yönetiliyor. Küresel ölçekte birkaç güç odağının, milyarlarca insanın yaşamı hakkında pervasızca kararlar alabilmesi bir rastlantı değildir. Bu tablo, liberal kapitalist sistemin doğal bir sonucudur. Artık bu düzenin yalnızca kriz yaşadığını değil, açıkça çöktüğünü görmekteyiz.
Liberal kapitalizm; özgürlük, demokrasi ve refah söylemlerini kullanarak dünyayı büyük bir sömürü alanına dönüştürmüştür. Devletler şirket gibi yönetilir hâle gelmiş, siyaset piyasaya hizmet eden bir araca indirgenmiştir. Halklar borçla, yoksullukla ve güvencesizlikle baskı altına alınmıştır. Doğa acımasızca talan edilirken emek, yalnızca düşürülmesi gereken bir maliyet olarak görülmektedir. Ulusların egemenliği ancak güçlülerin çıkarına uyduğu sürece tanınmakta; halkların iradesi ise darbelerle, ambargolarla ya da doğrudan askerî ve ekonomik baskılarla yok sayılmaktadır.
Bugün Trump’ın Venezuela’ya yönelik işgal söylemleri, bir ülkenin cumhurbaşkanının tutuklanması, uygulanan yaptırımlar ve açık rejim değişikliği çağrıları bu zorbalığın en açık örneklerinden biridir. Ancak sorun yalnızca tek bir ülke ya da tek bir lider değildir. Aynı anlayış Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Afrika’da ve Asya’da farklı biçimlerde sürmektedir. Ambargolarla açlığa mahkûm edilen halklar, “demokrasi” adına bombalanan şehirler ve “piyasa istikrarı” uğruna yok edilen yaşamlar bu düzenin yan ürünü değil, doğrudan sonucudur. Sermaye düzeni, kendisine boyun eğmeyen her halkı tehdit olarak görür.
Bu pervasızlığın nedeni yalnızca bazı siyasetçilerin kişiliği değildir. Asıl sorun, arkalarında duran küresel sermaye düzenidir. Bugün bir avuç insan, milyarlarca insanın kaderi hakkında bu kadar rahat konuşabiliyorsa bunun sebebi; geçmişte emekçi halkların örgütlü gücünün zayıflatılması ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarının sistemli biçimde tasfiye edilmesidir.
Bu zorbalıktan kurtulmanın tek gerçek yolu, bilimsel sosyalizm temelinde demokratik bir toplumun kurulmasıdır.
Bilimsel sosyalizmin egemen olduğu bir dünyada ne tek adam yönetimleri ne küresel güç odakları ne de halkları yok sayan işgalci politikalar kalıcı olabilir. Çünkü böyle bir düzende güç; paradan ya da silahtan değil, örgütlü toplumun bilincinden ve dayanışmasından gelir. Erkek egemenliği, ulus-devlet fanatizmi ve kapitalist açgözlülük; yerini eşitliğe, özgürlüğe ve ortak yaşama bırakır. Sömürünün ortadan kalktığı bir dünyada, zorbalığın da dayanağı kalmaz.
Bugün insanlık bir yol ayrımındadır. Ya liberal kapitalizmin yarattığı bu yıkıcı düzene boyun eğilecek ya da bilimsel sosyalizmin ışığında yeni bir dünya kurulacaktır. Bu artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü bu düzenin insanlığa sunabileceği hiçbir umut kalmamıştır. Savaş, yoksulluk, eşitsizlik ve yıkım üreten bir sistemin düzeltilmesi mümkün değildir.
Bilimsel sosyalizm bir hayal değil, insanlığın yaşadığı tüm bu yıkıma karşı tek çıkış yoludur. İnsanlığın onuru; halkların örgütlü gücü ve ortak mücadelesiyle yeniden ayağa kalkacaktır. Başka yol ve yöntem de yoktur.









