Suriye’de bir yıl önce iktidar teslim edilen HTŞ çeteleri, Alevi ve Dürzilerden sonra Kürtlere de saldırdılar. Suriye’nin kadim Halep şehrinde, Kürtlerin yüzyıllardır yaşadığı Şêxmeqsûd, Eşrefiyê mahallelerine yönelik uzun bir süredir devam ettirilen abluka 6 Ocak’ta kapsamlı bir saldırıya dönüştü. Yüzbinlerce insanın yaşadığı mahalleler, tank ve top atışları başta olmak üzere ağır bir şekilde bombalandı. Bu saldırı karşısında orada yaşayan halkın öz savunma örgütlenmesi olan İç Güvenlik Güçleri mahallelerini savunacaklarını ve sivil insanların katledilmesini önlemek için direneceklerini açıkladı. İç Güvenlik Gücü kısıtlı güçlerine ve yetersiz silahlarına rağmen önemli bir direniş pratiği sergiledi. Beş gün süren direniş yapılan bir anlaşmayla bitirildi. Mahallerini savunan başta Şêxmeqsûd Komutanı Ziyad Heleb olmak üzere onlarca direnişçinin ölümsüzleştiği açıklandı.
Bu saldırının Suriye’de yaşanan “entegrasyon” tartışmalarıyla birlikte gerçekleştirilmiş olması dikkat çekicidir. Önce Aleviler ve Dürziler ardından da Kürtlere yönelik bu saldırı ve katliamlar, zorla yerinden etme politikası başta ABD ve İngiltere olmak üzere, Batı Emperyalizminin -ki Halep’teki saldırı sırasında AB temsilcilerinin Colani’yle görüşmeleri ve milyonlarca Euroluk ‘yatırım’ açıklamaları son derece dikkat çekicidir- ve başta İsrail ve T.C. devleti olmak üzere bölgesel gerici güçlerin Suriye’deki hedeflerine dair somut veriler sunmaktadır. Kuşkusuz Kürt Ulusal Hareketi zengin mücadele birikimi ve deneyimiyle bu saldırıyı değerlendirecek ve mücadele açısından gerekli dersleri çıkaracaktır.
Bununla birlikte saldırı sırasında ve sonrasında yapılan “süreç sabote” ediliyor, “darbe mekaniği devrede” vb. değerlendirmelerin izaha muhtaç olduğu açıktır. Türk devletinin iç ve dış politikasının eşgüdüm içinde sürdürüldüğü, bu yaklaşımın Kürt ulusal sorunu gibi T.C. devletinin ‘beka sorunu’ olarak tanımladığı bir meselede daha da belirleyici olduğu ve olacağı açıktır. T.C. devleti açısından Kürt ulusal sorununa yaklaşım bir ‘devlet politikası’ olarak ele alınmaktadır. Kişisel çıkarlar ve çatışmalar da bu devlet politikasına tabi olarak ele alınmaktadır. Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın izlediği politikanın ve “Ya bir güç görecek ya da güç kullanma tehdidi görecek” gibi tehditlerinin, Saray’dan bağımsız olmadığı ve olamayacağı ortadır.
Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırı doğrudan Türk devleti tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiği açıktır. Bütün veriler bu gerçeğe işaret etmektedir. Saldırı öncesinde 4 Ocak’ta, Geçici Şam Yönetimi ile Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi arasında var olan “10 Mart Mutabakatı” askıya alındı. 5 Ocak’ta Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la telefon görüşmesi biliniyor. 6 Ocak’ta Paris’te Geçici Şam Yönetimi ve İsrail’in anlaşmasının yapıldığı -ki bu toplantıya T.C. Dışişleri Bakanı’nın da katıldığı biliniyor- günde ise Halep’in Kürt mahalleleri için yapılmış olan “1 Nisan Anlaşması”, HTŞ çeteleri tarafından bozuldu ve saldırı başlatıldı.
Dolayısıyla bu saldırının doğrudan T.C. devleti tarafından örgütlendiği, ABD’den izin alındığı, İsrail başta olmak üzere gerici bölge devletlerinin bilgisi olduğu açıktır. Nitekim saldırı sonrasında Geçici Şam Yönetimi tarafından yapılan açıklamada, ‘Suriye’nin topraklarının birliğini ve egemenliğini koruma konusundaki aktif katkıları nedeniyle’ ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık ve Mesud Barzani’ye teşekkür etmesi ve şükranlarını sunması bu gerçeğin bir başka ifadesi olmuştur.
Saldırının Türk devleti tarafından örgütlendiği ve yönetildiğin bir başka ifadesi ise sadece Türkiye’ye ait SİHA’ların kullanılması, lojistik ve istihbarat desteği sağlanması değildir. Bu saldırıyla aynı anda başta Mezopotamya Ajansı’nın hesaplarının kapatılması olmak üzere Kürt basınına yönelik sansür devreye sokulmuştur. Benzer bir durum Türk basını için de geçerlidir. İktidarın yandaş basını dışında kendine muhalif medya denilen ve hatta ‘laiklik’ söylemini ön planda tutan çevrelerin bile HTŞ çetelerinin saldırısını desteklediklerine ve meşrulaştırdıklarına tanık olduk. Yaşanan bu somut pratikler saldırının T.C. devleti tarafından bir ‘özel harp operasyonu’ olarak ele alındığını ve icra edildiğini göstermektedir.
Bu saldırının T.C. tarafından örgütlenmesi ve icra edilmesi, Türk devletinin “Terörsüz Türkiye” politikasından ayrı düşünülemez. Hatırlanacak olursa başta Türkiye’deki ‘süreç’in başlatıcısı olan MHP lideri Bahçeli olmak üzere, Türk devletinin bütün sözcüleri, Suriye’de Kürt ulusunun kazanımlarının tasfiye edilmesi ve koşulsuz olarak HTŞ çetelerine teslim olmasını istemektedirler. Hatta işi o derece ileri götürmüşlerdir ki, Öcalan’ın Suriye’ye yönelik çağrısını çarpıtıp kullanarak bir ‘algı operasyonu’ yürütmektedirler.
Kürt Ulusal Hareketi’nin lideri Öcalan’ın yeni yıl sebebiyle paylaştığı mesajında, Suriye’de yıllarca süren “tekçi, baskıcı ve kimlikleri inkâr eden” yönetim anlayışının Kürtler dahil ülkedeki tüm halkların “özgürlük ve eşitlik talebini daha da güçlendirdiğini” ifade etmektedir. Bu mesajda Türk devletinin sözcüleri tarafından ileriye sürülen Kürt güçlerinin Geçici Şam Yönetimi’ne koşulsuz teslim olması gerektiği gibi bir ifade olmamasına rağmen, ısrarla bu propagandanın sürdürülmesi, Türk devletinin Suriye’deki Kürt ulusunun kazanımları ve herhangi bir statü elde etmesinin, kendi bekası açısından tehdit olarak görmeye devam ettiğini göstermektedir.
Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırı bir kez daha göstermiştir ki, Kürt ulusunun kendisi öz gücünden başka dayanağı bulunmamaktadır. Apê Musa’nın yazdığı gibi; “Direnmek kalırdı Kürde” çünkü “Yaşamanın bir başka adı direnmektir.” Kürt ulusu açısından Orta Doğu gibi bir coğrafyada, İbrahim Kaypakkaya’nın “kendi kuvvetlerimize dayanmak esas, müttefiklere dayanmak talidir” ilkesi her zamankinden daha fazla geçerlidir. Saldırı ve direniş aynı zamanda coğrafyamızda Kürt ulusunun gerçek dostlarının devrimci ve komünistler olduğunu bir kez daha göstermiş durumdadır. Halep’teki saldırıyı İstanbul’da protesto eden devrimci gençlerin tutuklanmaları bunu göstermektedir.









