• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
12 Haziran 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Komisyon raporunda negatif barış riski : 6. ve 7. bölümler üzerine

15 Nisan 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Forum, Manşet
  • Rapor, ilk bakışta temkinli, çatışmasızlığı önceleyen ve ‘silahların susması’nı merkeze alan bir yaklaşım sergiliyor. Kısa vadede gerilimi düşürmeyi ve çatışma dinamiklerini kontrol altına almayı hedefleyen bir çerçeve sunuyor. Ancak raporun dili ve öneri seti bunun ötesine geçmekte zorlanıyor
  • Pozitif barışa giden yolu açık, somut ve bağlayıcı biçimde tarif etmediği sürece eksik kalmaya mahkumdur. Eğer gerçekten kalıcı bir barış hedefleniyorsa, yasal düzenlemeler sonraki aşamaya ertelenecek teknik adımlar değil, sürecin kurucu unsuru olarak ele alınmalıdır.
  • Elbette silah bırakanların sosyal ve ekonomik durumlarını gözeten düzenlemelere ihtiyaç vardır. Örneğin Kolombiya’da Farc ile 2016’da imzalanan barış anlaşması sonrasında, eski savaşçılara yalnızca psikososyal destek değil; kooperatifleşme imkanı, maddi destek, kırsal kalkınma projelerine erişim, siyasi parti kurma ve seçimlere katılma hakkı tanınmıştır

Erhan Çiftçiler*

TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Kürt meselesi çözümü ile çatışma sürecinin sonlandırılmasına dair yol gösterici raporu yedi ana bölümden ve toplam 60 sayfadan oluşan bir metindir. Bu rapor ilk bakışta geniş bir mutabakatın ürünü olarak sunulsa da, kullanılan dil ve raporun genel ruhu özellikle Kürt kamuoyu ve ilgili çevreler tarafından ciddi biçimde eleştirildi. Eleştirilerin odağında, metnin sorunu tarihsel ve siyasal bağlamı içinde yeterince tanımlamaktan kaçınması,“güvenlikçi” yaklaşımın izlerini tamamen geride bırakmaması; kimlik, dil ile yerel yönetimler gibi temel başlıklarda açık ve bağlayıcı bir perspektif sunmaması yer alıyor.

Bu yazının ise asıl odak noktası, raporun en kritik kısmını oluşturan “somut öneriler” başlığı altında toplanan altıncı ve yedinci bölümlerdir.  Zira tartışmaların ötesinde, meselenin geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu bölümlerde yer alan düzenleme önerileri ve uygulanabilirlik düzeyi olacak. Bu sebeple raporun özellikle altıncı ve yedinci bölümlerinin dikkatle ve derinlemesine analiz edilmesi gerekmektedir.  Söz konusu bölümler, yasal düzenleme sürecinde iktidarın nasıl bir yol haritası izleyebileceğine dair önemli ipuçları barındırabilir. Hangi başlıkların önceliklendirileceği, hangi alanlarda sınırlı ya da kademeli adımlar atılacağı ve hangi konuların ertelenebileceği gibi soruların yanıtları büyük ölçüde bu bölümlerde saklıdır.

Bu nedenle, ilerleyen süreçte ortaya çıkabilecek olası riskleri, tıkanma noktalarını ve yapısal handikapları öngörebilmek; aynı zamanda bu risklere karşı gerekli tedbirleri zamanında geliştirebilmek adına, ilgili kısımların ayrıntılı ve eleştirel bir gözle incelenmesi büyük önem taşımaktadır.

Raporun ilgili bölümleri ilk bakışta temkinli, çatışmasızlığı önceleyen ve “silahların susması”nı merkeze alan bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle metin, kısa vadede gerilimi düşürmeyi ve çatışma dinamiklerini kontrol altına almayı hedefleyen bir çerçeve sunuyor. Ancak daha yakından bakıldığında, raporun dili ve öneri seti bunun ötesine geçmekte zorlanıyor. Metnin, yapısal sorunları dönüştürmeye dönük kapsamlı bir perspektif geliştirmek yerine, büyük ölçüde mevcut durumu idare etmeye odaklandığı görülüyor. Bu haliyle rapor, yalnızca çatışmanın sona ermesini önceleyen bir yaklaşımı yansıtırken; eşitsizlikleri giderme, hakları güvence altına alma ve kalıcı bir toplumsal uzlaşı inşa etme gibi daha derinlikli hedefler konusunda sınırlı kalıyor.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, “pozitif barış” olarak tanımlanabilecek; Kürt meselesini oluşturan kök sebepleri ortadan kaldıracak şekilde adalet, eşitlik ve demokratik dönüşüm temelinde kalıcı bir barış inşasından ziyade, daha çok “negatif barış”a, yani çatışmanın görünür biçimlerinin ortadan kaldırılmasına referans veren bir metne işaret ediyor. Bu durum ise, kısa vadede bir rahatlama sağlasa da, uzun vadede sorunun yeniden üretilebileceği riskini beraberinde getiriyor.

Barış literatüründe, özellikle Johan Galtung’un kavramsallaştırdığı biçimiyle negatif barış, şiddetin ve çatışmanın yokluğunu ifade eder. Pozitif barış ise yalnızca silahların susması değil; adaletin, eşit yurttaşlığın, hak temelli düzenlemelerin ve yapısal sorunların çözümünün inşa edilmesidir. Başka bir ifadeyle negatif barış, çatışmasızlık hâliyken, pozitif barış ise adil ve sürdürülebilir bir düzenin tesisidir.

Komisyon raporu ise yasal düzenlemelere geçişi silah bırakmanın teyidine bağlayarak, süreci büyük ölçüde bir güvenlik doğrulama mekanizmasına indirgemektedir. Bu yaklaşım, barışı başlı başına inşa edilmesi gereken bir toplumsal-siyasal hedef olarak değil, belirli bir ön koşulun yerine getirilmesinin ardından devreye girecek  bir sonuç gibi konumlandırmaktadır. Böylece barış, hak temelli bir dönüşüm sürecinden ziyade, şartlı ve kademeli ilerleyen bir ödül mekanizmasına benzetilmektedir.

Oysa pozitif barış anlayışı, tam tersine, çatışmayı doğuran yapısal meselelerin eşzamanlı biçimde ele alınmasını ve dönüştürülmesini gerektirir. Bu çerçevede barış; güvenlik eksenli bir doğrulama sürecinin sonuna bırakılacak bir hedef değil, sürecin her aşamasına sirayet eden kurucu bir irade olmalıdır.

Raporun en temel eksikliği de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Metin, pozitif barışı mümkün kılacak hukuki ve kurumsal düzenlemelere dair güçlü ve somut bir vizyon ortaya koyamamaktadır. Demokratikleşme adımları, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, dünyada benzeri her sorunun çözümüne katkı sunan yerel yönetimlerin yetki ve kapasitesinin arttırılması, ifade özgürlüğünün güvence altına alınması ve siyasal katılım kanallarının güçlendirilmesi gibi kritik başlıklarda açık, bağlayıcı ve takvime bağlanmış bir reform çerçevesi sunulmamaktadır.

Sonuç olarak, neredeyse tüm bu alanlar silah bırakma sürecinin teyidine ertelenmiş görünmektedir. Bu durum ise barışı kuran değil, barışı bekleyen bir yaklaşımın hâkim olduğunu düşündürmekte; dolayısıyla sürecin kırılganlığını artıran temel handikaplardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Bu yaklaşımın iki temel sakıncası öne çıkıyor

Birincisi, barışı zamana ve belirsizliğe hapsetmesidir. Silah bırakma sürecinin nasıl teyit edileceği, bunun hangi hukuki zemine dayanacağı ve karşılıklı güvenin hangi mekanizmalar üzerinden inşa edileceği netlik kazanmamışken, demokratikleşmeye dair başlıkların askıya alınması süreci doğası gereği kırılgan hale getirir. Belirsizlik uzadıkça, tarafların birbirine duyduğu güven zayıflar ve süreç, en küçük kriz anında dağılmaya açık bir yapıya bürünür.

İkincisi ise barışı yalnızca güvenlik perspektifine indirgemesidir. Oysa pozitif barış, güvenliğin ötesine geçen, yeni bir toplumsal sözleşmenin inşasını gerektirir. Hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmediği, adalet duygusunun toplumsal düzeyde tahkim edilmediği ve eşit yurttaşlık zemininin kurulmadığı bir ortamda, silahların susması kalıcı bir barış anlamına gelmez; en fazla geçici bir sükûnet üretir.

Dünya deneyimleri de açık biçimde gösteriyor ki, çatışmasızlık ile adalet arasındaki mesafe ne kadar açılırsa, barış süreçlerinin sürdürülebilirliği o ölçüde zayıflar. Kalıcı barış, yalnızca silahların bırakılmasıyla değil; silahı anlamsız kılacak demokratik, hukuki ve kurumsal zeminin eşzamanlı olarak inşa edilmesiyle mümkündür.

Bu çerçevede Komisyon raporu kuşkusuz bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Ancak pozitif barışa giden yolu açık, somut ve bağlayıcı biçimde tarif etmediği sürece eksik kalmaya mahkumdur. Eğer gerçekten kalıcı bir barış hedefleniyorsa, yasal düzenlemeler sonraki aşamaya ertelenecek teknik adımlar değil, sürecin kurucu unsuru olarak ele alınmalıdır. Çünkü barış, ertelenerek değil; adım adım, kararlılıkla ve eşzamanlı reformlarla inşa edilerek kazanılır.

Örgütün silah bırakması ve yasal düzenlemeler: fermuar sistemi

Komisyon raporu, örgütün silah bırakma kararını “devletin güvenlik ve istihbarat birimlerince sahada teyit edilmeden hiçbir düzenlemenin yürürlüğe girmemesi gerekir” diyerek çerçeveliyor. İlk bakışta bu yaklaşım, güvenlik kaygılarını önceliklendiriyor gibi görünse de, işin içinde ciddi bir handikap var: Silah bırakmanın doğrulanması tamamen devletin güvenlik birimlerine bırakılmış, bağımsız bir izleme ya da denetim mekanizması öngörülmemiş. Bu durum, sürecin tarafsızlığı ve güvenilirliği açısından soru işaretleri yaratıyor.

Raporda vurgulanan “örgütün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve tasfiye edildiğinin devlet güvenlik birimlerince teyit edilmesi” şartı, kuşkusuz sürecin en kritik eşiği. Üstelik bu teyidin sadece ülke içini değil, sınır ötesi unsurları da kapsaması gerekiyor. Ama sorun şu ki, tüm yasal ve siyasi adımların bu nihai teyide bağlanması halinde süreç fiilen kilitlenebilir. Herkes “karşı taraf silah bırakmadan adım atmam” noktasına sıkışır ve süreç başlamadan tıkanır.

Bu nedenle daha işlevsel bir yöntem olarak “fermuar sistemi” denen eş zamanlı ve kademeli bir model önerilebilir. Bu sistemde tarafların adımları birbirine paralel ilerler; her adım, diğerini teşvik eder ve güveni artırır. Silah bırakma süreci ilerledikçe hukuki ve idari düzenlemeler devreye girer; öte yandan hukuki adımlar da silah bırakma iradesini güçlendirir.

Örneğin yargı alanında geçici ve koşullu tedbirler uygulanabilir. Yargıtay aşamasındaki dosyalar için yargılamaların belirli bir süre durdurulması; alt mahkemelere bu yönde yazılar gönderilmesi gibi adımlar atılabilir. Tutuklu yargılananlar için yargılamaların tutuksuz hale çevrilerek adli kontrollere yargılamayı selameti sağlanması  ve hükümlüler için ise infazın durdurulmasını  içeren geçici düzenlemeler de yapılabilir. Sonuç itibari ile taraflar arasında nihai bir çözüm bulunamadığı zaman duran yargılamalar ile durdurulan infazlara kalınan yerlerde devam edilebilir. Tarafların süreci başarı ile nihayetlendirmeleri halinde ise yargılamalar hakkında düşme kararları verilir.

Böylesi kademeli ve geri dönülebilir düzenlemeler, hem devletin güvenlik kaygılarını gözetir hem de sürece katılan aktörlere hukuki güvence sağlar. Tersine, tüm yasal adımların silah bırakmanın nihai teyidine bırakılması, taraflar arasındaki güvensizliği derinleştirir ve süreci tıkayabilir. Başka bir anlatımla süreç “örgüt silah bırakmasına rağmen yasal adımlar atılmaz savı” veya “yasal adımlar atılsa bile örgüt silah bırakmaz savı” arasında sıkışarak darbe alır.

Kısacası, silah bırakma ile yasal düzenlemeler arasında tek yönlü ve katı bir koşulluluk yerine, karşılıklı ve senkronize adımlara dayalı bir model benimsenmeli. “fermuar sistemi” olarak adlandırabileceğimiz bu yaklaşım, hem teyit ve denetim mekanizmalarını koruyor hem de sürecin ilerlemesini mümkün kılıyor. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için, işte en gerçekçi ve uygulanabilir çerçeve bu.

Toplumsal bütünleşmeyi güçlendirecek yasal düzenlemeler

Komisyon raporu, silah bırakan kişilerin toplumla bütünleşmesini sağlamak için hukuki statülerinin belirlenmesini ve sonrasındaki süreçlerin çerçevelenmesini öngörüyor. İlk bakışta bu başlık olumlu görünse de, dil ve kavramsal çerçeve bazı handikaplar içeriyor.

Raporda bir kez “topluma kazandırma” ifadesi kullanılmış; devamında ise yalnızca “bütünleşme” sözü geçiyor. “topluma kazandırma” kavramı kulağa olumlu gelse de, siyasal ve dilsel açıdan problemli bir çerçeve sunuyor. Bu ifade, silah bırakan kişileri baştan “toplum dışı” veya “normal dışı” olarak konumlandırma, onları adeta rehabilite edilmesi gereken bir nesne olarak tanımlama riskini taşıyor. Böyle bir yaklaşım, hukuki bir statü düzenlemesi yerine güvenlik merkezli ve paternalist bir rehabilitasyon perspektifine kapı aralayabilir.

Elbette silah bırakanların sosyal ve ekonomik durumlarını gözeten düzenlemelere ihtiyaç vardır. Örneğin Kolombiya’da Farc ile 2016’da imzalanan barış anlaşması sonrasında, eski savaşçılara yalnızca psikososyal destek değil; kooperatifleşme imkanı, maddi destek, kırsal kalkınma projelerine erişim, siyasi parti kurma ve seçimlere katılma hakkı tanınmıştır. Bu çerçevede eski örgüt mensupları, siyasal alanda yasal aktörler olarak varlık gösterebilmiştir. Benzer şekilde Nepal’de Nepal Komünist Partisi (Maoist) mensuplarının bir kısmı güvenlik güçlerine entegre edilirken, bir kısmına eğitim ve ekonomik destek programları sağlanmış; süreç anayasal reformlarla birlikte yürütülmüştür.

Northern Ireland’da Irish Republican Army’nın silahsızlanma sürecinin ardından uygulanan düzenlemelerde ise erken tahliye mekanizmaları devreye girmiş; siyasal temsil ve yerel yönetime katılım imkanları genişletilmiştir. Bu süreçte temel yaklaşım, bireyleri “iyileştirilecek” unsurlar olarak değil, çatışma sonrası dönemin meşru siyasal ve toplumsal aktörleri olarak kabul etmek olmuştur.

Bu örnekler, silah bırakma sonrası dönemin güvenlik merkezli dar bir rehabilitasyon programına indirgenmemesi gerektiğini göstermektedir. Aksine, hukuki statünün açıklığa kavuşturulması, ceza hukuku bakımından öngörülebilir ve eşitlikçi düzenlemelerin yapılması, sosyal haklara erişimin güvence altına alınması ve siyasal katılım kanallarının açık tutulması, kalıcı barışın temel unsurlarıdır. Bu sebeplerle eğitim, istihdam, barınma ve sosyal güvenlik haklarına erişim sağlamak, demokratik entegrasyon için kritik önemdedir. Ancak bu ihtiyacın dar anlamda ve paternalist bir çerçevede ele alınması ciddi sakıncalar doğurabilir. Zorunlu ideolojik programlar, güvenlik birimlerinin yoğun ve süresiz gözetimi, fişleme ve kayıt sistemleri, siyasal hakların askıya alınması veya seyahat ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılması gibi uygulamalar, süreci hak temelli olmaktan çıkarıp güvenlik odaklı bir kontrol mekanizmasına dönüştürebilir.

Ayrıca rehabilitasyon yaklaşımı, örgüt mensuplarını pasif yardım alıcıları olarak konumlandırarak toplumsal özneleşme kapasitelerini zayıflatabilir. Bu da barış sürecine katılacak aktif yurttaşlık rollerini sınırlar ve kalıcı toplumsal barışın önünde engel oluşturur.

O nedenle mesele, “rehabilitasyon” değil; hak temelli yeniden entegrasyon ve eşit yurttaşlık statüsünün tesisi olarak ele alınmalıdır. Silah bırakma sonrası hukuki düzenlemelerin odağında, bireylerin temel hak ve özgürlüklere tam ve eşit erişimi yer almalıdır. Eğitim, çalışma, sosyal güvenlik, barınma ve siyasal katılım hakları, hiçbir ek sadakat testi veya belirsiz güvenlik kriterine bağlanmamalıdır. Sosyal ve ekonomik haklarını güvence altına alan, ancak onları denetim ve rehabilitasyon nesnesine indirgemeyen bir çerçeve, hem hukuk devleti ilkesine hem de kalıcı toplumsal barışın gereklerine çok daha uygundur. Aksi halde süreç, kalıcı barış üretmek yerine yeni dışlanma biçimlerini beraberinde getirebilir.

Örgüt mensuplarının durumu: Belirsizlik ve riskler

Komisyon raporu, örgüt mensuplarının ceza ve infaz süreçleri için “mutlaka adli işlem yapılması” gerektiğini ve “af ya da cezasızlık algısı oluşmaması” gerektiğini vurguluyor. İlk bakışta bu güven verici bir çerçeve sunsa da, metnin içeriği ve yöntemi belirsiz bırakılmış; hem hukuki hem de siyasal açıdan ciddi soru işaretleri yaratıyor.

“Mutlaka adli işlem yapılacak” vurgusu, ileride oluşturulacak hukuki mimarinin ceza hukuku ve güvenlik perspektifinde şekillenebileceğine dair sinyaller veriyor. Bu yaklaşım, sürecin ağırlık merkezini siyasal uzlaşıdan çok klasik yargı mantığına kaydırma riski taşıyor. Sonuç olarak şunlar ortaya çıkabilir:

  • Toplu ve özel bir statü yerine, bireysel ve dağınık yargılamalar;
  • Uzun süren yargı süreçleri;
  • Ağır infaz rejimlerinin korunması.

Öte yandan “af algısı olmamalı” vurgusu, yalnızca teknik bir ifade tercihi değil; kapsamlı bir genel af veya geniş kapsamlı ceza indirimi ihtimalinin siyasal olarak dışlandığını da işaret ediyor. Bu yaklaşım, ceza sisteminde yalnızca sınırlı esneklik, koşullu ve geri alınabilir düzenlemeler ile siyasal hakların dolaylı biçimde sınırlandırılması gibi riskler barındırıyor. Kısacası, hukuki statü geçici tolerans düzeyinde kalabilir.

Raporda adli işlemin kapsamı, yöntemi ve sonucu net biçimde tarif edilmemiştir. Bu belirsizlik, yürütmeye ve yargıya geniş takdir alanı bırakma potansiyeli taşıyor. Örgüt açısından bu durum, farklı mahkemelerde farklı uygulamalar veya suç tiplerinin geniş yorumlanması gibi riskler anlamına geliyor. Ayrıca, bu belirsiz formülasyon, ileride çıkarılacak düzenlemelerin geniş toplumsal mutabakat yerine, dar bir siyasal denge gözetilerek hazırlanabileceği sinyalini veriyor. Bu durumda yasalar geçici, kolay değiştirilebilir ve siyasal iklime bağlı olarak geri alınabilir nitelikte olabilir.

Özetle, raporun mevcut ifadeleri, ileride kurulacak hukuki çerçevenin:

  • Ceza merkezli,
  • Af seçeneğini daraltan,
  • Belirsizlik ve geniş takdir alanı içeren,
  • Kolektif siyasal çözümden ziyade bireysel sorumluluğa dayalı

Bir doğrultuda şekillenebileceğini gösteriyor.

Oysa örgüt açısından ideal olan, açık, yazılı ve öngörülebilir güvencelere dayalı; siyasal hakları koruyan ve geniş anayasal/yasal mutabakatla kabul edilmiş bir düzenlemedir. Belirsiz, sadece “af yok ama adli işlem var” formülüne dayalı yaklaşım, kısa vadede güvence sunsa da, uzun vadede sürecin istikrarı açısından riskli bir zemin yaratır.

Demokratikleşme önerileri: malumun ilanı mı, gerçek reform mu?

Komisyon raporu, demokratikleşme başlığı altında birçok öneri sıralıyor. İlk bakışta kapsamlı gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde çoğu önerinin zaten mevcut yasal ve anayasal çerçevede var olan düzenlemeleri tekrar etmekten öteye geçmediği dikkat çekiyor. Ayrıca bu başlık altında belirtilen hususlar Türkiye’ deki göze çarpan anti demokratik düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler Kürt meselesine indirgemeksizin aslında hukuk devleti olma ilkeleri kapsamında yeniden düzenlenmesi veya uygun uygulanması gerekmektedir. Çatışmaları süreç son bulmazsa bile bu konularda atılan adımlar ülkeyi demokratikleştirecek ve ülkenin menfaatina olacaktır. Bu nedenle bu adımları sürece bağlanılması veya sıkıştırmanın bir anlamı olmadığını düşünmekteyiz.

  1. AİHM ve AYM kararları:

Rapor, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması gerektiğini belirtiyor. Bu, hukuken zaten zorunlu bir uygulama. Anayasa uyarınca AYM kararlarının bağlayıcılığı açıkça tanımlanmışken, AİHM kararları açısından benzer bir bağlayıcılık ifadesinin raporda yer almaması dikkat çekici. AİHM kararlarına uyma yükümlülüğü, doğrudan bir anayasal zorunluluk yerine hukuk devleti ilkesinin gereği olarak ele alınmakta; bu da reform yerine malumun ilanı niteliği taşıyor.

  1. Yargılama ve infaza ilişkin düzenlemeler:

Hasta ve yaşlı tutuklu/hükümlüler için infaz ertelemeleri, cezaevleri idare ve gözlem kurullarının gözden geçirilmesi, tutuksuz yargılamanın esas alınması gibi düzenlemeler, yıllardır hukukta var olan uygulamaları tekrar ediyor. Bu önerilerin “iyi düzenleme” olarak sunulması, reform iddiasını zayıflatıyor ve sadece mevcut durumla yetinme görüntüsü yaratıyor.

  1. Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi:

Toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununun gözden geçirilmesi, düşünce açıklamalarının suç sayılamaması, siyasi partiler kanunu, seçim kanunu ve siyasi etik kanunu gibi öneriler, kapsamı belirsiz ve geleceğe havale edilmiş ifadelerle sunuluyor. Mevcut anayasa ve yasalarda zaten yer alan hakların “gözden geçirilmesi” veya “hazırlanması” tavsiyesi, gerçek bir reform adımı olarak değerlendirilemez.

  1. Yerel yönetimler:

Belediye başkanının görevden alınması durumunda belediye meclisinden yeni başkan seçilmesi önerisi, önceden tartışılmış, kayyım uygulamalarını kökten kaldırmaya dair herhangi bir irade göstermeyen bir düzenleme. Bu tarz “makyaj öneriler”, kazanım gibi sunulsa da, aza kanaat etme ve ileri reformların önünü kapatma riski taşıyor.

Raporun en temel eksikliği ise Kürt meselesinin kök nedenlerine dair hiçbir başlığa yer verilmemesi. Anadilde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve kayyım uygulamalarına son verilmesi gibi konular raporda yok. Bu eksiklik, önümüzdeki dönemde yapılacak yasal düzenlemelerin pozitif barış (adalet, eşitlik ve hak temelli reform) yerine, yalnızca çatışmasızlık halini önceleyen negatif barış anlayışına dayanabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

Kısacası, raporun demokratikleşme önerileri çoğu zaman malumun ilanı düzeyinde kalıyor; somut reform ve yapısal dönüşüm yerine, var olan düzenlemelerin tekrarıyla yetiniliyor. Bu nedenle bundan sonraki süreç, gerçek bir demokratikleşme ve pozitif barış perspektifinin hayata geçirilip geçirilemeyeceğini belirleyecek kritik bir dönem olacak. Esas sorumluluk ve belirleyici mücadele şimdi başlıyor.

*ÖHD’li avukat

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Ortak Askeri Güç kurulması şart’

Sonraki Haber

AKP başa mı sarıyor?

Sonraki Haber

AKP başa mı sarıyor?

SON HABERLER

Yürütme durduruldu, 17 kez ruhsat iptal edildi: Şinpaş otel inşaatı sürüyor

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

CHP’de Günaydın ve Başarır’ın grup başkanvekillikleri düşürüldü

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Cezaevinde hak ihlalleri artıyor: Gardiyan muayenesi, revirde tedavi

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Mûş GES kıskacında: Kent talan edilecek

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Taciz faili beraat etti, adalet isteyenlere dava açıldı

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Kadınlardan konferansa çağrı: Demokratik cumhuriyet acil bir ihtiyaç

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Sakallılar çetesi çocukları tetikçi yapıyor: 4 kez iş yerini kurşunladı, 5 milyon haraç istedi

Yazar: Yeni Yaşam
12 Haziran 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır