Bu yazıyı yazdığım sırada Çerçeve Yasa’nın metni henüz açıklanmamıştı ve açıklandıktan sonra partilerin, özellikle Yeni Parti’nin nasıl bir tutum alacağı belli olmamıştı. Ama belli olan şuydu:
Özgür Özel’in Çerçeve Yasa’ya “konjonktürel olarak değil stratejik olarak yaklaşıyoruz” demesine rağmen Yeni Parti’yi sözüm ona “destekleyen” çevreler Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin TBMM Komisyonu’nun ismine “demokrasi” sözcüğü eklenerek “kandırıldığını” söyleyerek Yeni Parti’yi Çerçeve Yasa’ya karşı çıksın diye aceleyle baskı altına almak için konuşmaya başladılar. Sözcü, Nefes, Tavır gibi gazete yazarları neyse de, Cumhuriyet Gazetesi’nin güya en “aklı başında” görünen yazarı Orhan Bursalı üşenmemiş, aceleyle (doğrusu ondan beklemediğim) bir basitlik ve cehaletle dehşetengiz yazısıyla “öncü” yazar oluvermiş. Yazısı Abdullah Öcalan’ın son İmralı görüşmesinde DEM Parti aracılığı ile yaptığı “açıklamayı” konu almış.
Önce Bursalı’nın Yeni Parti’ye karşı yaşanan “darbe” ile Çerçeve Yasa’dan “demokrasi” beklentisi arasındaki “görünüşte” var olan “çelişkiye” değinmesini, görünüşe bakan her sıradan insan gibi (Bursalı’nın sıradan olmadığını bildiğim halde) “normal” karşılıyorum. Görünüşte böyle bir “çelişki” vardır.
Eğer Bursalı sadece bu görünüşteki çelişkiden hareketle Çerçeve Yasa’dan demokrasi beklentisini eleştirseydi, O’na “demokrasiye geçişin müzakere sürecini” demokrasiye geçiş için var güçle desteklemesini söylemekle yetinirdim. Şöyle:
Darbe ve diktatörlüğe yürüyüş koşullarında demokrasiye geçiş işin önümüzde “iki imkan” var. Birincisi rejimin beka sorunuyla yüz yüze geldiği bugünkü şartlarda beka sorununu “müzakere” ile barış ve demokrasi temelinde çözmek. Nitekim Bursalı’nın da yazısında kabul ettiği gibi, “Kürt siyasetçileri, tek adam rejiminin içinde bulunduğu zor koşullardan yararlanarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna eşdeğerde, yeni bir kuruluş “demokratik Cumhuriyet”i dayatıyor.”
“Dayatma” sözü vulger olsa da böyle.
Demokrasiye geçişin ikinci imkanı ise, bu rejime “erken seçimle” son vermek. Yeni Parti bu imkanı kullanmak istiyor.
Şimdi Bursalı’nın darbe koşullarında “demokratik cumhuriyet” kavramına tuhaf karşıtlığını bir yana bırakarak soruyorum: Demokrasiye geçiş için bu iki imkandan hangisi gerçekçi? TBMM Komisyon Raporu temelinde ilk “sonuç” alınmıştır. Raporun 6. Maddesi şu ya da bu şekilde Çerçeve Yasa’yla aşılmak üzeredir ve sıra Yeni Parti’nin de çok önem verdiği demokratikleşme ile ilgili 7. Demokratikleşme Maddesine gelecektir. Elbette gelecek mi, gelmeyecek mi, ne zaman gelecek bilemeyiz. Bu, mücadeleye bağlıdır. Ama soruyorum Özgür Özel’in “erken seçim” mitinglerinden ne gibi bir “sonuç” alınmıştır? Bir milim “erken seçime” mi yaklaşılmıştır, yoksa İmamoğlu’ndan sonra sıranın Özgür Özel’e geleceği bir mesafe mi alınmıştır? AKP’yi iktidardan indirecek bir “erken seçime” mi zorlamak gerçekçidir, yoksa Erdoğan’ın müzakere sürecinin sonunda “iktidarda kalma” beklentisinden yararlanarak O’nu Rapor’un 7’nci maddesi temelinde demokratik adımlar atmaya mı?
Bursalı’ya bu demokratik adımlar atıldığı anda AYM, AİHM kararlarının uygulanacağını ve o anda İmamoğlu’nun hapisten çıkacağını, Özgür Özel’in tutuklanmaktan kurtulacağını, darbe sürecinin önce durdurulacağını ve arkasından püskürtüleceğini hatırlatmak isterim.
Elbette müzakere sürecinin tam da bu sonuca varacağına ne Öcalan, ne Dem Parti kefil olamaz. Ama en azından Türk-Kürt savaşından barışa geçme imkanı, hatta diyelim ki AKP’ye çok, PKK’ye az kazandırsa da çıplak biçimde önümüzde duruyor. Eğer PKK müzakereden “az kazançlı” çıktıysa, buna rağmen Çerçeve Yasa’yı onaylayarak büyük bir fedakarlık yapmış oluyor. Bursalı’nın tavrına bakar mısınız? Güya Öcalan “darbeyi” umursamıyormuş? Asıl sen darbeye son verecek “barışı umursamıyorsun”.
Bursalı’ya Türkiye’nin neyle karşı karşıya olduğunu söyleyeyim: Şu anda Kandil tıpkı Bursalı gibi Çerçeve Yasa’ya karşı çıksa, silahsızlanmayı reddetse ve hatta savaşı ABD’nin saldırısı karşısında İran’la ittifaka girerek yeniden başlatsa ne olurdu? Kırk yıllık savaşı mumla aratacak dehşetli bir savaş olurdu. Aynı anda rejim, şu aralar “süreç içinde” yöneldiği için hâlâ önlenebilecek olan “diktatörlük” hedefine anında seferberlik ilan ederek, Yeni Parti’yi anında “suç örgütü” haline geldiği için kapatarak, seçimleri iki yıl sonra yapmak yerine seçimi iptal ederek ulaşırdı.
Kürt Özgürlük Hareketi “darbeyi umursamıyormuş”. Bursalı “Türk ulus devletinin” karşı karşıya olduğu ölümcül tehlikenin ve bu tehlikeyi İmralı “sakini” dediği Öcalan sayesinde şimdilik atlattığının farkında bile değil.
Bursalı’nın “Türk-Kürt birliğine” dayanan Demokratik Cumhuriyet hedefine ultra faşistler gibi karşı çıkışına gelince. İlahi Bursalı! Kürtler şimdiki Cumhuriyet’in kuruluş günlerinde, eğer o günlerde Mustafa Kemal’i desteklemek yerine, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı gün isyan etseydi, Saltanat’dan, Hilafet’ten yana çıksaydı, Halife ordularıyla birleşseydi, Bursalı şu sırada Sevr’le çizili haritanın kim bilir neresinde ve kim bilir nasıl bir nüfus kağıdıyla ikamet ederdi. Adamcağız Kürtler sayesinde Cumhuriyet isimli gazetede yazmakta olduğunun bile farkında değil. Yine gazetede yazardı, ama adı “Meşrutiyet” olan bir gazetede, yazılarını Osmanlıcayla kaleme alırdı.
Ve Bursalı Kürtsüz kurulan Cumhuriyet’in neden yüzyıldır bir türlü gerilikten, yoksulluktan ve istikrarsızlıktan kurtulamadığını, darbeler ve isyanlarla bugünkü AKP otoriterliğine ve NATO’cu hakimiyete mahkum olduğunu, şu anda “süreç içinde darbeyle” nihai sona doğru yürüdüğünü de zerre kadar anlamamıştır.
Ne yapmak istiyor? Kürt anasını görmesin, devlet binasını topallıktan ikinci sütun haline gelerek kurtarmasın diye, vatanının ve milletinin geleceğine miyop gözlerle bakıyor ve “gaflet, ihanet ve dalalet”e sürükleniyor.
Bursalı kendine gel.








