Yeniden başlamanın ağırlığı ve kahkahası aynı cümlede kurulamıyor. Dünya döndükçe o kadar değiştik ki, aklımız almaz. Hislerin metotları ya da metotların hisleri, bir denge arayışında. Sınırlar ve sinirler var, herkesi ve her şeyi buruşturuyor. Başlamak yeniden ve başarmak denilen bir bekleme yeri misali ve hayata karışmıyor.
Efkâr yüktür, taşımak bir sorudur, mecburiyetler çoktur. Zihinlerin rekabeti ve hırsı parçalayarak hayatı, bir bütüne varmaya çalışıyor. Menzilini kaybetmiş birileri ve kendi uçurumlarında kör kuyuları görenler, düşecekler ve son gördükleri düşleri olacak. Kuşkulu ve kuşkusuz şüpheler her kararı ihlal ve ihbar ediyor dünyaya.
Çok geç fark edilmiş, erkenden vazgeçilmiş kararlar ve yarınların geleceği bir cevap vermekten aciz bir yerde duruyor. Hayata düzen arayışı, vaazlar, tekrarlar, güme gitmiş umutlar, hasbelkader vuku bulanlar, belayı arayıp bulanlar, kendilerini ısrar ve alışkanlıklarında kaybedenler. Nüfus sayımı değil, rakamlar da değil, sıfatların yetersizliği ve tatminsizliği herkesi kendine benzetiyor.
Bazen hatırlamayı unutmak gerek, bazen unutmayı hatırlamak gerek, bir gün hepsini kurşuna dizmek de gerek. İnsanın illaki mecburiyetler ve mahcubiyetler arasında gidip gelmeye mahkûm edilmesinin dünyasından gitmek gerek. Hüsranlar aramadık, bulduk. Hasar istemedik, karşılaştık. Zaferler düşündük, mahrum kaldık.
Manipüle edilen özgürlükler, ihmal edilen isyanlar birer duvar örüyorlar ve tüm patikalar kaldırımlara çıkıyor. Bahşedilen uçurumlar, bahsedilen yamaçlar ve bilinmezliğe havale edilen efsaneler kâbus oluyor insanın hayatında. Her hüsrana bir ihmal, her kedere bir ihtimal, her acıya bir ihlal bulunuyor, hem de haritasız.
İnsan gitmek istiyor, dönmek istiyor ve vazgeçmenin ihtişamını hayatın akışına bırakmak istiyor. Sezgilerin sıralaması, duyguların hengâmesi, sevginin kayıplara karışması, aşkların ayrılıkları çağırması, hepsi bir günbatımını müjdeliyor ve insanın hayran hayran bakmasını istiyor.
Kayıp cevaplar sorularını arıyor, ağaçlar yapraklarını, dağlar taşlarını, deniz dalgasını ve çöl kumunun peşinden gidiyor. Çünkü burası burayla başlayıp her yere sirayet ediyor ve her yer buralara kadar temas ediyor, iz bırakmadan hem de. İlklerin heyecanı ve sonların cenderesi arasında bir ömür rehin alınıyor.
Vedalara yetişmeyenler, uğurlamaya vakti kalmayanlar ve uzaklardaki ölümlerin getirdiği sesler, bir an olsun yabancı ilan ediyor insanı. Gözyaşları ya da kahkaha, yani yüzümüzü yeryüzünden uzaklara götürmek, bizi bir yere götürmeyecek. İnsan bazen bildiklerinin cahili oluveriyor.
Tembihlenmiş geçmişin tehdit ettiği bir gelecek ile baş başa kaldık. Eski olan ne varsa eksik sayılıyor artık. Zannetmeler çağında, herkesin bir yanılgısı var ve yarasını gösterir gibi anlatıyor dünyaya. Zaten dünya bakıp dönüyor, dönüp bakıyor.
Öğrendiklerimiz var, bizi bir yere götürmüyor. Alıştıklarımız var, kaybetmeyi salık veriyor. Tespit edilmeyen rüyalar ancak ve ancak teselli ediyor bizi. Yeniden başlamak, başlamayı yeniden öğrenmek, lazım bize, hem de en çok buralarda.
Haftanın kitap önerisi: David Graeber, Tırışkadan İşler, Çeviren: Burak Esen, Everest Yayınları









