Bugün de mesele yalnızca savaşın yanında ya da karşısında olmak değil. Mesele, barışın kimler tarafından neden tecrit altında tutulduğunu görebilmek, Barış mümkünken, kimlerin onu imkânsızmış gibi göstermeye çalıştığını bilmektir
Aylin Karakaş
Ursula K. Le Guin’in kaleminden dökülen bir hikâyenin düşündürdükleri üzerine yazıyorum.
Omelas, mutluluğun, güzelliğin ve huzurun kusursuzca var olduğu düş bir şehir. Ama bu mutluluğun bir bedeli var: Şehrin altında, karanlık bir odada , sefalet içinde tutulan tek bir çocuk. Herkes bu çocuğun varlığını biliyor ve kentin tüm refahının onun acısına bağlı olduğunu biliyor. Çoğu insan bunu öğrendikten sonra bir süre sarsılıyor, sonra kabullenip hayatına devam ediyor. Çünkü sistemin devamlılığı, çocuğun yaşadığı acının önüne geçiyor. Ama bazıları, tek tek, sessizce şehri terk ediyor ve bir daha dönmüyor.
Şüphesiz kitabı okuyanlar “Gidenler kimdir? Kalanlar kimdir?” sorusunu kendisine sormaya başlıyor.
Öykü doğrudan faydacılığı hedef alırken, “çoğunluğun mutluluğu için az kişinin acı çekmesi kabul edilebilir mi?” sorusunu somutlaştırıyor. O halde kabul edenleri, yani kalanları sorguluyoruz. Kalanlar; meşrulaştıranlar, statükoyu sürdürenlerdir. Kötülüğü görüp de sistemin gerekliliğine ikna olan ya da acıyı “değiştirilemez” kabul edip kendi konforlu yaşamına dönenlerdir. Bu, gerçek dünyada savaşa, sömürüye, eşitsizliğe, adaletsizliğe göz yuman herkesin metaforu olarak yeniden okunabilir.
Diğer yandan gidenleri sorguladığımızda, Le Guin bunu bilinçli olarak muğlak bırakıyor. Nereye gittikleri, ne yapacakları belirsizdir. Onlar sistemi meşrulaştırmayı reddedenlerdir ama alternatif bir çözüm de sunmayanlardır. Sadece “buna ortak olmayacağım” der ve ayrılırlar.
Le Guin’in ince zekâsıyla bizi başka bir yere götürmesinin nedeni de burada. Bizlere doğrudan bir çözüm sunmuyor. Ne “kalanlar”ı tamamen kötü, ne “gidenler”i tamamen kahraman gösteriyor. Sadece soruyu keskinleştiriyor ve okuru kendi “Omelas”ında nerede durduğunu düşünmeye zorluyor. Tam da buradan bugün barışı inşa ettiğimiz günlere bakmak mümkün. Çünkü bazen bir toplumun acısı, Omelas’taki gibi bir oda da saklanan tek bir çocuk değildir. Bazen barışın kendisi tecrit altında tutulur. Barışa dair bir ihtimal ortaya çıktığında, bu ihtimali büyütmek yerine onu tehdit olarak gösteren, şovenist akılla hareket eden bir kesim ortaya çıkar.
Bir kök yasa çıkar, barışa dair bir alan açılır; fakat daha tartışılmadan “vatan”, “millet”, “beka” söylemleriyle reddedilir. Sanki barış istemek ülkeye karşı olmakmış gibi. Sanki çatışmanın devam etmesi ülkenin bütünlüğünün garantisiymiş gibi.
Burada da yine sormamız gereken bir soru var: Kim neyi koruyor?
Gerçekten vatanı mı, yoksa yıllardır üzerine kurduğu siyasal alanı mı? Çünkü bazıları için barış yalnızca savaşın sona ermesi değildir. Aynı zamanda yıllardır kendisini var ettiği siyasal zeminin ortadan kalkmasıdır. Düşmanlık üzerinden siyaset yapan, sürekli bir tehdit hali üzerinden kendisini konumlandıran, “vatan-millet” söylemini her itirazın karşısına koyan siyaset, barış ihtimalinden rahatsız olabilir. Belki de bu yüzden barışı tecrit altında tutmaya çalışıyorlar. Çünkü barış geldiğinde bazıları siyasetsiz kalmaktan korkuyor.
Omelas’ta insanların çoğu çocuğun acısını biliyor ama düzenin bozulmasını istemediği için bunu kabulleniyordu. Bugün de savaşın ve çatışmanın yarattığı acıyı bilen, gören ama yine de mevcut düzenin devamını isteyenler var. Acıyı görmezden gelmek için bu kez başka kelimeler kullanılıyor: Vatan, millet, beka..
Ve böylece barışın kendisi tartışılması gereken bir mesele olmaktan çıkarılıp bir tehdit haline getiriliyor. Belki de bugün “Omelas’ı bırakıp gidenler” sorusunu yeniden sormamız gerekiyor.
Barışın yanında durmak, mevcut siyasal hesapların dışında durmayı da gerektiriyor. Çünkü barış yalnızca bir anlaşma ya da bir yasa meselesi değil. Aynı zamanda yıllardır normalleştirilen düşmanlıkların, korkuların ve ayrıştırmaların sorgulanması demek.
Peki bugün biz neredeyiz?
Barışı tecrit altında tutanların yanında mı?
Barış ihtimalini “vatan” ve “beka” söylemleriyle reddedenlerin yanında mı?
Yoksa bütün bu siyasal hesapların dışında, barışı gerçekten arayanların yanında mı?
Belki de Le Guin’in hikâyesinin bugün bize bıraktığı en önemli soru bu.
Omelas’ı terk edenler nereye gittiler bilmiyoruz. Le Guin de bunu bize söylemiyor. Ama bildiğimiz bir şey var: Onlar, başkasının acısı üzerine kurulan bir mutluluğun parçası olmayı reddettiler.
Bugün de mesele yalnızca savaşın yanında ya da karşısında olmak değil. Mesele, barışın kimler tarafından neden tecrit altında tutulduğunu görebilmek, Barış mümkünken, kimlerin onu imkânsızmış gibi göstermeye çalıştığını bilmektir. En önemlisi de barış ihtimalini kendi konforuna kurban etmeyerek gelecek için kalıp mücadele etmektir. Yani ne sadece kalmak ne de sadece gitmek, kalıp mücadele etmek.









