Meraklısı çok.
Neyin?
Kitapların mı?
Ne gezer?…
Öcalan’ın İmralı’da kimlerle, özel olarak ne konuştuğunun…
Ben şahsen merak etmem. Ahmet’e ne demiş, kime selam söylemiş, kimi eleştirmiş, umurumda olmaz. Zaten esaret altında olmasa, etrafında “yetkili-yetkisiz” devlet görevlileri bulunmasa dünya alem bu konuşmalardan, sohbetlerden, şakalardan haberdar olmayacak.
Mesela siz benim evimde kimlerle ne konuştuğumu, kimleri çekiştirdiğimi, ne gibi politik dedikodular yaptığımı duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü benim evimde “devlet yetkilileri” yok, bir de ben Türkiye Komünist Partisi’nde hem konsprasyon dersleri almış hem de vermişimdir. Uzun yıllardır gizlilikte çalışmadığım halde prizlere, ev telefonuma, ampulün duy kısmına daha pek çok yere hâlâ bakarım. Ortada sofistike dinleme cihazları yokken bile biz birbirimize “yerin kulağı var” uyarısı yapardık, bugün bile yaparız.
Benim ahbaplarımla, yoldaşlarımla filan konuşmalarımı merak eden varsa onun aklına şaşarım. Merakını giderecek tek bir kağıt bile bulamaz.
Diyeceksiniz ki, kim senin kiminle ne konuştuğunu merak etsin? Sen Öcalan mısın? Değilim.
Değilim ama Öcalan’dan farkım şu: O milyonlarca insanı yönetiyor, onlara önderlik ediyor, onlarla ilgili kararlar alıyor ve kusura bakmayın ama bir de kitaplar yazıyor ve yeni teoriler inşa ediyor. Ben köşe yazarıyım. Fark bu kadar. Benzerliğimiz ise şu: O da yaşadığı mekanda insanlarla özel olarak konuşuyor, ben de yaşadığım mekanda insanlarla özel olarak konuşuyorum.
Demek ki eğer Öcalan’ın milyonları yönetmesi, onlara öncülük etmesi, onlarla ilgili kararlar alması ve kitaplar yazıp, teoriler inşa etmesi sizi ilgilendirmiyor da şununla bununla özel konuşmaları ilgilendiriyorsa, benim de şununla bununla özel konuşmalarımla ya ilgileneceksiniz, yok benim konuşmalarımla ilgilenmiyorsanız Öcalan’ın konuşmalarını da merak etmeyeceksiniz;
Öcalan’ın kendi iradesiyle yayınlamadığı, örgütünün de yayınlamayı gerekli görmediği, kimin, devletin mi, bir takım meraklı turşucuların mı sızdırdığı, “yapay zeka ustalarının” mı üzerinde cambazlık yaptığı belli olmayan “internet metinlerine” gülüp geçeceksiniz.
Geçmeyiz mi diyorsunuz? Ne olduğunuzu size söyleyeyim: Siz kulağını duvara dayayıp, komşusunu dinleyen ya da kapısına delik açıp komşuyu dikizleyen sapıklardan farklı değilsiniz.
Öcalan yayınlamadığı ya da onun örgütünün ya da avukatlarının yayınlamadığı tek bir satırını bile okumaya hakkınız yoktur. Size bunları kim okutuyorsa suratına tükürün. Ya şu anda müzakere sürecini sabote etmek isteyen bir bozguncudur ya da bu süreci enfekte etmeye kalkan bir ajan-provokatördür.
Ben Öcalan’ın kimle ne hakkında ne konuştuğuyla değil, kitaplarında, kamuoyuna yönelik açıklamalarında ne yazdığıyla ilgiliyim. De ki şu pespaye sızıntı kağıtlar Öcalan’a ait olsa bile benim indimde yok hükmündedir. İçinizde Karl Marks’ın, Lenin’in ya da Mao’nun kapalı kapılar arkasında kimle, ne hakkında, nasıl konuştuğundan, diyelim ki küfürlerinden, “gırgırlarından” söz eden “belgelerden” okuyup da, şu sırada bu uyduruk belgeleri bahane ederek Karl Marks’a, Lenin’e, Mao’ya filan küfretmiş bir babayiğit var mı?
Geçin bunları. Marksizme, Leninizme, Maoizme uygun bulursunuz ya da bulmazsınız, Öcalan’ın teorilerine ne dediğinizi, artık Twitter’de mi, başka bir yeni icat yerlerde mi olur, yazın. Biz de yazdıklarınızı okuyalım, çünkü evinizde, kahvede, meyhanede, daha uygunsuz yerlerde neler konuştuğunuzu merak etmiyoruz. Ülke ve dünya sorunlarında ne yazdığınızı merak ediyoruz.
Ben Öcalan’ın en az benim gibi devlet kulağının bulunduğu yerde neler konuşulacağını, neler konuşulmayacağını çok iyi bildiğine inanıyorum. İmralı’daki “yetkililerin” yerinde olsam, Öcalan’ın konuklarıyla yaptığı çarptırılmış, yapay zekayla tanınmaz hale getirilmiş konuşmalarının aslını, bizim müptezel meraklıların ya da “röntgencilerin” magazin malzemesi gibi kullanmasına fırsat vermem, konuşmalarının her cümlesini, her kelimesini, her harfini ve her noktasını, her noktalı virgül ve parantezlerini değil büyüteç, mikroskopla incelerdim. Biz bu sakal ve saçlarımızı değirmende ağartmadık.
Aslında onların yerinde olmama gerek bile yok, bilelim ki onlar konukların yer aldığı masada kendileri de oturduğu halde bu konuşmaları MİT’in en uzman şifre çözücüleriyle birlikte günler boyu inceliyorlardır.
Size iyice tuhaf gelecek bir şey daha söyleyeyim: Öcalan birileriyle konuşurken “bu Sarısözen var ya, yazdıkları Anderson hikayesi” deseydi, ben bu cümleyi didik didik eder, acaba Öcalan benden hangi tür yazılar yazmama dair bir işaret mi veriyor soruma cevap arardım.
Siz Öcalan’ı kahvede sohbet edenlerden mi sanıyorsunuz. Etrafındaki kulağı kesik “yetkililerle” pişti oynadığına mı inanıyorsunuz? “Tek kişilik satranç oynadığını” da duymadınız mı?
Bırakın ne idiğü belirsiz magazinel merakları. Kime ne demiş, ne için demiş diyerek meraklı turşuculuk yapmak yerine onun kitaplarını okuyun.
Ve Apo’nun esarette Gramşi tarzında yazdığını da unutmayın. Öcalan “yetkililerin” orta yerinde düşünce mücadelesinde “ser veren sır vermeyen” bir direnişçidir.
O yetkililer gün yirmi dört saat Öcalan’ı gözlüyor. Size ne oluyor ayol? Özel konuşmalarını gözetleyen “yetkililer misiniz?”
Size bir anımı anlatayım. Moskova’da Taganka Tiyatrosu’nda Çehov’un “Üç Kızkardeş” isimli piyesine Rusça öğretmenimle gitmiştim. Protokol gereği ikinci sırada oturuyorduk. Bizden daha “önemli” olanlar birinci sıradaydı. Sahnenin kıyısında bir piyano ve üstünde de bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğrafta bir Çar Generali, eşi ve üç de kızları görünüyordu. Tam önümde oturan şişman, saçları kocaman topuzlu bir kadın bana doğru döndü ve şöyle dedi: “Piyanonun üstündeki resimde görülen generalin kim olduğunu biliyor musunuz? Kadın o Çar generalinin “rehabilite” edildiğini sanmıştı. Rusça öğretmenim kulağıma eğildi, “aldırma, dedi, tezgahın altındaki etin en iyi yeri karşılığında istediği tiyatronun karaborsadaki biletini alır. Bizim evin karşısındaki kasaptır.”
Tiyatro dekorasyonunu “siyasi mesaj” sanmıştı.
Ortalık böyle “siyasi esnaf” kaynıyor.









