Sinemada fırtınalar estiren, kamerayı bir mercek olmaktan çıkarıp toplumun aynası haline getiren Yılmaz Güney’in aramızdan ayrılışının üzerinden tam 42 yıl geçti. (9 Eylül 1984)
Zaman hızla akıp giderken, onun perdeye kazıdığı insan manzaraları, hayatın zorlu yollarındaki adalet arayışı etkisini korumaya devam ediyor.
Yokluklarla, yoksulluklarla geçen bir çocukluk. Henüz dokuz yaşındayken başlayan çalışma hayatı çeşitli işlerle geçer. Genç yaşlarda başlayan edebiyat aşkı ve yazma süreci komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle soruşturmalar ve cezalarla sürer. Eğitim yaşamı kesintiye uğrar. Bu süreci yıllar sonra bir söyleşide şöyle dile getirecektir: “Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım. Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar… Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık. Öğretmenlerimden bin zordur.”
O bu zorlukları yenmiş, o zamana kadar belli kalıplar ve şablonlar içine sıkışmış bir sinemayı yaşam gerçeğiyle yüzleştirmiş ve halkın gerçek sorunlarını dile getirmiş sinema sanatını doruğa çıkarmış, bunu ödüllerle taçlandırmıştır. Güncel olanı gösterirken evrensel olanı ihmal etmedi.
‘Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir’ diyerek hapislerde yatarken bile üretmesini bildi.
Dünya görüşündeki ulusal ve sınıfsal bilinci her tür eleştiriye cevap verecek düzeydedir.
***
Paris’te yaptığı bir söyleşide: “Kürt olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?” sorusuna karşılık şunları söyler: “Asimile olmuş bir Kürt olduğumu söylemek zorundayım. Annem bir Kürt’tü, babam ise Zaza Kürt. Tüm çocukluğum boyunca Kürtçe ve Zazaca bizim evde konuşulan dildi. 15 yaşına kadar Kürtçe konuşuyordum. Sonra ailemden koptum. O dönemlerde “Kürtler ve Kürtçe dili yoktur” türünden konuşmalar duydum. Ama Kürtçe konuşan, şarkı söyleyen insanlar da duyuyordum ve Kürtlerin çok zor koşullarda yasadıklarını görebiliyordum. Babam Siverekli, ilk defa 16 yaşındayken Siverek’i gördüm. İşte ne olduğumu o zaman anladım. Köklerinden koparılmış bir ailenin ızdırabını örgendim, babam dedi ki “Sen köklerinden koparıldın”. 34 yaşındayken annemin doğduğu Muş’u ve Jibran aşiretini görebildim. Sürü filmi bu aşirete ne olduğunu anlatan bir öykü.”
Güney, sadece “Çirkin Kral” unvanıyla Yeşilçam kalıplarını yıkan bir aktör değildi; aynı zamanda bu toprakların ötekileştirilmiş sesini dünyaya duyuran cesur bir anlatıcıydı. Umut ile yoksulluğun ve çaresizliğin fotoğrafını çekerken, Yol ve Sürü ile sınırları aşan bir sinema dilinin mimarı oldu. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye uzanan o yolculuk, onu dünya sahnesindeki en özel imzalarından biri yaptı.
Onun sinemasını ölümsüz kılan şey, süslü lafların arkasına saklanmamasıydı. Çamuru, soğuğu, hapishaneyi, adaletsizliği ve en çok da insanın direncini olduğu gibi, katıksız bir gerçekçilikle perdeye taşıdı. Hücrelerde, sürgünlerde geçen bir ömre sığdırılan bu devasa külliyat, tutkunun ve inancın hiçbir duvarla engellenemeyeceğinin en somut kanıtıdır.
Öfkeliydi, bıçkındı. Kalender, dervişan bir duruşla asi bir ruhun bileşimi gibiydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğüne inanmış, özgür, eşit ve adaletli bir dünya özlemiyle yaşadı her an.
İçinden çıktığı halkının bir ferdi olduğunu hem sanatında hem de duruşunda göstermekten hiçbir döneminde geri durmamış, bunu kişiliğine yedirmesini bilmiştir. O halkını, halkı da onu sevdi. ‘Halkın sanatçısı’ kavramı en çok ona yakıştı.
Bugün 42. ölüm yıldönümünde Yılmaz Güney’i anmak, yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değil; sanatta bağımsızlığın, samimiyetin ve toplumsal vicdanın ne kadar hayati olduğunu hatırlamaktır. Eğilmeyen başı, keskin bakışları ve unutulmaz filmleriyle Çirkin Kral, oyuncu, senarist ve yönetmen kimliğiyle sinemamızın mihenk taşı olmaya ve yeni kuşaklara ilham vermeye devam ediyor.
Emeğine ve anısına selam olsun.
Not: 12 Eylül 2026 Cumartesi 19.00 da İstanbul Beyoğlu Atlas Sineması’nda anma etkinliği düzenlenecek.









