Her milliyetçi söylemi yurtseverlik olarak kabul etmemek gerekir. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla milliyetçilik değil; daha fazla bilinç, daha fazla örgütlenme, daha fazla emek ve daha fazla demokratik mücadele zeminlerini geliştirmek ve kurmaktır
Ercan Sezgin
İlk önce şunu vurgulamakta yarar var: İnsan toplulukları kimliksiz yaşayamaz. Toplumsal kimlik; insanın kendisini, bilincini, inancını ve aidiyet duygusunu ifade etme biçimidir. Bu nedenle insan toplulukları tarih boyunca kendilerini farklı toplumsal kimliklerle ifade etmişlerdir.
Bu kimlik bazen klan, kabile veya aşiret olmuş; bazen din ve mezhep üzerinden şekillenmiş; bazen de insanların yaşadığı bölge, coğrafya ve ülke toplumsal kimliğin temelini oluşturmuştur.
Ulus da bir toplumsal kimliktir. Din ve mezhep merkezli toplumsal kimliklerin zayıflamasıyla birlikte, özellikle 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren insanlar kendilerini giderek daha fazla ulusal kimlik üzerinden tanımlamaya başlamışlardır.
Burada ikinci önemli nokta şudur: Toplumsal kimlik başka şeydir, devlet başka şeydir.
Devlet, kendisini çoğu zaman toplumun yönetim ve örgütlenme biçimi olarak sunsa da, tarihsel olarak bakıldığında iktidar, sınıf ve sömürü ilişkilerinin örgütlendiği bir yapı olarak da karşımıza çıkar. Devlet, toplumun maddi ve manevi değerleri üzerinde zor kullanma gücüne sahip bir organizasyondur.
Nasıl ki geçmişte kan bağına dayalı kimlikler ve dinî kimlikler hanedanların ve egemen sınıfların çıkarlarına maske yapılmışsa, gelişen ulus kimliği de zamanla devletleştirilerek sınıfsal çıkarların ve sömürü ilişkilerinin aracı hâline getirilmiştir.
Burada tarihsel açıdan önemli bir gerçek var: Devlet ulus kimliğinden önce ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet ise ulusal kimliğin ortaya çıkışından sonra şekillenmiştir. Yani ulus kimliği devletten önce vardır. Ulusal kimliği devletle bütünleştirmek, onu devletin çıkarlarıyla özdeşleştirmek, ulusu devletin hizmetine sokmak anlamına gelir.
Ulus-devlet, milliyetçiliği de kendi meşruiyetinin temel araçlarından biri hâline getirmiştir. Milliyetçilik dini, devletin bürokratik aygıtıyla birleşerek insanlık tarihinin en katmerli sınıf ve sömürü sistemini oluşturmuştur.
Ulus çalışır, üretir; devlet bürokrasisi ve egemen sınıflar yönetir. Ulus asker, polis, işçi ve memur olur; egemenler ise ulusun ürettiği değerlerden güç ve zenginlik devşirir. Devlet ve milliyetçilik budur. Devletleşerek ulusun sırtına binmektir.
Demokratik ulus başka bir şeydir
Rêber Apo, ulus kimliğini ve yönetim sorununu ideolojik, felsefi, tarihsel ve toplumsal açıdan derinlemesine çözümleyerek ulus kimliğini devletten ayırmış ve devlet dışı bir demokratik ulus ve demokratik toplum çözümünü geliştirmiştir.
Bu çözümde milliyetçilik, devletleşmiş bir sınıf ve sömürü aygıtı olarak ele alınmaz. Bunun yerine kültürel ve demokratik bir ulus anlayışı esas alınır.
Farklı milliyetler, dinler, inançlar ve toplumsal kimlikler kendi farklılıklarıyla birlikte demokratik bir sistem içerisinde örgütlenebilir ve kendi kendilerini yönetebilirler.
Rêber Apo, hiçbir milliyetin, dinin veya kimliğin diğerinden üstün olmadığı bir toplumsal yaşam ve sistemi ortaya koydu. Kürtlerin adil, eşit ve özgür bir yaşam sürmeleri; kendi dillerini, kültürlerini ve kimliklerini özgürce yaşatabilmeleri demokratik Kürt uluslaşması için çalışmak, emek vermek ve mücadele etmek, yurtseverliğin ve milletseverliğin temel ölçüsüdür.
Devletle yürütülen diyalog ve müzakerelerin özünde de bu yaklaşım vardır: Devlet demokratik toplumun ve demokratik ulusun örgütlenmesini tanıyacak; demokratik toplum da devletin varlığını tanıyacaktır.
İki taraf birbirini etkileyerek değişecektir. Bunun gerçekleşebilmesi için temel araç ise demokratik siyasettir. Barış ve demokratik toplum sürecinin özü budur.
Şüphesiz bu süreci anlamada ve kavramada bazı yetersizlikler yaşanıyor. Süreci anlamaya çalışanların yanında farklı düşünen ve eleştiren çevreler de var. Farklı düşüncelerin olması doğaldır. Eleştiri de demokratik yaşamın doğal bir parçasıdır.
Bu nedenle belli bir nitelik, tutarlılık ve düşünsel içerik taşıyan farklı görüşlere ve eleştirilere önem vermek gerekir. Bu çevrelerle konuşulur, tartışılır, fikir alışverişinde bulunulur.
Fakat bir kısmı da eleştiri yapmıyor; doğrudan hakaret ve küfür ediyorlar. Şimdi bu insanları muhatap alıp onlara siyasi, ideolojik, diplomatik veya felsefi cevaplar vermek, aslında onların ortaya koyduğu hakaret düzeyini bir düşünce düzeyi olarak kabul etmek anlamına gelir. Oysa eleştiri ile hakaret aynı şey değildir.
Böyle durumlarda en doğru cevap, bu çevreleri toplumun sağduyusuna havale etmektir. Bu çevreler kendilerini devletçi ve milliyetçi olarak tanımlıyorlar. Biz de zaman zaman bu tanımlamayı olduğu gibi kabul ediyoruz. Oysa bunların milletle, ülke ile ne bağları ne alakaları ne de öyle bir dertleri var. Avrupa’nın, Amerika’nın ve Türkiye’nin en konforlu yerlerinde yaşamışlar. Kendi konforlarından ve yaşam biçimlerinden en küçük bir taviz vermeden, klavyenin başında milliyetçi söylemler üretmişlerdir.
İşte bu nedenle yurtseverlerin ve milletseverlerin bu çevreleri iyi tanıması gerekiyor. Ülkeyi, ulusu, dili, kültürü ve Kürtlüğü bunlara bırakmamak gerekiyor. Çünkü bunların derdi Kürt halkı değil; varsa yoksa kendi sınıfsal ve bireysel çıkarlarıdır. Bütün bu çevrelerin ortaklaştığı temel noktalardan biri de Rêber Apo’ya yönelik saldırılardır. Barış ve demokratik toplum sürecinin başından itibaren temel hedeflerinin Rêber Apo olduğunu görüyoruz.
Amaçları; Rêber Apo’yu itibarsızlaştırmak, Kürt halkı üzerindeki etkisini kırmak ve demokratik Kürt ulus mücadelesini geriletmek ve tasfiye etmektir. Bunun için organize ve belirli bir konsept dâhilinde hareket ettikleri görülüyor.
Bunlar on yıllardır Rêber Apo’ya saldıran çevrelerdir. Nedeni açıktır; onların temsil ettiği zihniyetin ve iktidar ilişkilerinin niteliğini ortaya koymuş; geliştirdiği paradigma ile belirli sınıf ve zümrelerin Kürt halkının üzerinde yeniden egemenlik kurmasının önüne geçmiştir.
Ancak burada bizim açımızdan temel ölçü açık olmalıdır: Yurtseverlik, ulusu kendi çıkarlarının aracı yapmak değil; ulusun özgür, eşit, adil ve demokratik bir yaşam kurabilmesi için emek vermektir. Bu nedenle her milliyetçi söylemi yurtseverlik olarak kabul etmemek gerekir. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla milliyetçilik değil; daha fazla bilinç, daha fazla örgütlenme, daha fazla emek ve daha fazla demokratik mücadele zeminlerini geliştirmek ve kurmaktır.
Özgürlük mücadelesinin boşa harcayacak zamanı yoktur.









