ABD ve İsrail açısından asıl mesele, Ortadoğu’nun siyasi ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir. Ortadoğu’daki bu savaş, yalnızca klasik bir askeri çatışma değildir. İran, bölgesel ağları nedeniyle Ortadoğu’daki dengenin kilit ülkelerinden biridir
ABD ve İsrail, 28 Şubat’ta İran devletine karşı bir saldırı harekatı başlattı. ABD-İsrail’in başlattığı savaşın, sadece İran’ın askeri kapasitesini sınırlamayı hedefleyen bir savaş olmadığı; Ortadoğu’nun siyasi ve güvenlik mimarisini şekillendirme amacıyla gerçekleştirildiği biliniyor. Bu saldırı ve savaşın gerisindeki hedef ve motivasyonun ne olduğunu anlamak için ABD öncülüğündeki küresel hegemonyanın Ortadoğu’da geliştirmek istediği ve uyguladığı BOP projesine dönüp bakmak faydalı olacaktır.
21. yüzyıla girerken iki bloklu olan dünya sistemi, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle sona erdi. Bu çöküşle birlikte ABD öncülüğündeki küresel hegemonyanın egemenlik alanı genişledi. Enerji ve maden kaynakları ile geçiş noktaları bakımından dünyanın kritik kavşaklarından biri olan Ortadoğu, küresel hegemonyanın ve bölgesel statükocu güçlerin yoğun mücadelesiyle bir rekabet alanına dönüştü. Oluşan bu yeni durum karşısında ABD, “yeni dünya düzeni” kapsamında bir strateji geliştirdi. ABD ve İngiltere’nin, sonradan İsrail’i de katarak birlikte hazırladıkları bu strateji, küresel sermaye düzeninin -yöntemde farklılıklar olsa da- desteklediği ve uyguladığı bir projedir.
Bu strateji; Sovyetler Birliği’nin varlığı temelinde ortaya çıkmış tüm gelişmeleri tasfiye etmeyi, bunları yeniden sisteme bağlamayı ve 1. ile 2. Dünya Savaşı süreçlerinde sınırları ve konumu çizilen Ortadoğu bölgesini yeniden yapılandırarak küresel sermayeye bağlamayı hedefliyor. 35 yıl önce Irak savaşı ile başlayan Ortadoğu müdahalesi, günümüze kadar bazı yerlerde askeri müdahalelerle, bazı yerlerde siyasi baskı ve darbelerle yönetimleri değiştirerek, bazı yerlerde de ekonomik ambargolar uygulayarak sürdürüldü. Bu süreçte kuşatma altına alma ve bu temelde teslim alarak kendine bağlama yöntemiyle bir strateji yürütüldü.
Bu stratejiyi yürüten güçler, küresel kapitalist modernite sistemi ve ulus üstü sermaye düzenidir. Bu savaş, bölgedeki ulus-devlet statükoculuğunu dönüştürmek ve sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak isteyen çevrelerle, bölgedeki ulus-devlet statükoculuğu arasındaki savaştır. İngiltere başta olmak üzere 1. Dünya Savaşı ile oluşturulan Ortadoğu ulus-devlet sistemini yaratan güçler, kısmi değişimlerin dışındaki müdahaleleri kendi çıkarlarına ters görüyor. Buna rağmen, bu savaşa ve hedeflerinin gerçekleştirilmesine katılmaktan kendilerini kurtaramayacakları anlaşılıyor.
Geçen 35 yıllık süreç içerisinde Büyük Ortadoğu Projesi olarak formüle edilen proje, kendi içinde birkaç kez yenilenerek “Yeni Dünya Düzeni” ve “Geliştirilmiş Ortadoğu Projesi” adlarıyla yeniden gözden geçirildi. En son, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla farklı bir safhaya geçti. ABD öncülüğündeki küresel hegemonya, geliştirip derinleştirdiği bu projeyle Çin ve Rusya’nın birleşerek hegemon olma koşullarını ortadan kaldırmayı; bu temelde enerji sahaları ve koridorları üzerinde hakimiyet kurmayı, ticaret yollarını denetim altına almayı ve nadir toprak elementlerine ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca Çin ve Rusya’nın kuşatılması, bu ülkelere sorun yaratacak alternatif alan ve dinamiklerin geliştirilmesini de amaçlıyor.
Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu’da kurulan güvenlik düzeni, büyük ölçüde ABD askeri varlığına dayanıyordu. Ancak son yıllarda Washington’un bölgede var olan askeri yükü azaltma eğilimi, yeni bir güvenlik mimarisi arayışını da beraberinde getirdi. Bu yeni modelde ABD, doğrudan müdahaleden ziyade bölgesel müttefikler üzerinden güç projeksiyonu kurmayı tercih ediyor. Washington, artık bölgeye doğrudan askeri müdahalelerde bulunmak yerine, bölgesel stratejisini büyük ölçüde stratejik ortağı İsrail üzerinden yürütmeyi tercih ediyor.
Bu dönüşüm, Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden tanımlayan yeni bir stratejik modelin ortaya çıkmasına yol açıyor. ABD, İsrail ile kurduğu güçlü stratejik ve ideolojik (evangelist etki) ittifak üzerinden Tel Aviv’i Ortadoğu güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmeye çalışıyor. Bu süreç hem İsrail’in güçlenmesi hem de ABD’nin tasarladığı bölgesel güvenlik sisteminin İsrail etrafında yapılandırılması anlamına geliyor.
Washington tarafından tasarlanan yeni güvenlik mimarisinin temel amacı, Ortadoğu’da Batı kontrolü dışında bağımsız bir siyasi eksenin ortaya çıkmasını engellemektir. Çünkü bölge ülkelerinin kendi aralarında, Çin ve Rusya ile geliştirebilecekleri stratejik iş birliği modelleri, küresel güçlerin bölge üzerindeki etkisini sınırlayabilir. Bu nedenle Ortadoğu’da herhangi bir bağımsız güvenlik düzeninin ortaya çıkma ihtimali, mevcut hegemonik sistem açısından bir risk olarak görülüyor.
İran’ın konumu
Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasının önündeki en büyük engel, günümüzde İran devleti olarak görülüyor. İran, dünyanın en kritik jeopolitik kavşaklarından birinde yer alıyor. Orta Asya, Kafkasya, Güney Asya ve Ortadoğu’nun kesişim noktasındaki bu konumu, İran’a tarih boyunca bir tür stratejik merkezilik kazandırdı.
İran, bu konumu nedeniyle bölgede açık bir ABD ve İsrail karşıtlığı yürütüyor. İran, ABD için “büyük şeytan”, İsrail için de “küçük şeytan” benzetmesini yaparken; ABD’nin Ortadoğu’da bölge hegemonu olma hesaplarını bozarak İsrail’in bölgesel alt hegemon olma çabasına karşı kendisini konumlandırıyor. İsrail’i ve bölge güçlerini “Şii Hilali” üzerinden meşgul ederek etki alanını genişletmek istiyor.
Diğer yandan Çin ile geliştirdiği stratejik ilişkiler sayesinde Çin’in en önemli petrol tedarikçilerinden biri haline geldi. Çin’den askeri-teknik altyapı ve teknoloji alarak üzerindeki ambargoyu aşmaya çalışıyor. Ayrıca Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi” açısından da bölgede önemli bir müttefik konumunda bulunuyor.
İran, ABD ile hegemonya mücadelesi yürüten Rusya ile de stratejik ilişkiler temelinde; askeri-teknik iş birliği ve istihbarat paylaşımı yoluyla bölgede ABD çıkarlarının karşısında yer alıyor. Rusya ise İran’ın konumundan Batı’ya karşı jeopolitik bir denge unsuru olarak yararlanıyor. Ayrıca İran’ı, Batı’nın Ortadoğu’daki etkisini sınırlayan önemli bir faktör olarak da görüyor. Bu nedenle İran merkezli çatışma, yalnızca bölgesel bir mesele değil; aynı zamanda büyük güç rekabetlerinin dolaylı bir arenası niteliği taşıyor.
İran’ın hedeflenmesinin temel nedenleri:
- Bölgedeki ABD-İsrail karşıtı konumlanması ve Çin ile Rusya ile geliştirdiği ilişkiler.
- İran’ın bölgesel hegemon olma hedefinden düşürülmesi. Bu nedenle İran’ın siyasi rejiminin ve ülkenin siyasi güç yapılanmasının hedef alınarak değiştirilmek istenmesi.
- İran üzerinden Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’nin hayati damarlarından biri olan Trans-Hazar Koridoru’nu engelleyerek, İran üzerinden Hazar Havzası’nı kontrol altına alma hedefi
- İran’ın küresel sermaye sistemine bağlanması temelinde; Orta Asya ve Kafkasya’dan Avrupa’ya, Hürmüz Boğazı üzerinden Umman Denizi’ne kadar uzanan yeni bir stratejik harita çizilerek İran’ın enerji kaynakları ve jeostratejik konumunun kontrol altına alınmasının amaçlanması.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: ABD ve İsrail açısından asıl mesele, Ortadoğu’nun siyasi ve güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğidir. Ortadoğu’da İran merkezli bir savaş, yalnızca iki ya da üç aktör arasındaki klasik bir askeri çatışma değildir. İran; ideolojik yapısı, (İslami) devrim ihracını hedefleyen devlet modeli ve bölgesel ağları nedeniyle Ortadoğu’daki güç dengesinin kilit ülkelerinden biridir. Bu nedenle İran’a karşı yürütülen bir askeri operasyon, kaçınılmaz olarak bölgesel güç dengelerini içeren ve küresel stratejik hesapları etkileyen bir gelişme niteliği taşır.
Savaşın iki stratejik hedefi
Irak’tan Suriye’ye, Gazze’den Lübnan’a, Yemen’den Kızıldeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşanan krizler, bölgesel sistemin istikrarsızlığını daha görünür hale getirdi. Ancak bu krizler, aynı zamanda yeni bir düzen arayışının da işaretlerini taşıyor. İran’a yönelik savaş, bu arayışın en kritik aşamalarından biridir. Ortaya çıkan tablo, savaşın iki temel stratejik hedef etrafında şekillendiğini gösteriyor.
İlki, İran’da rejim değişikliğini sağlamak ya da Batı ile uyumlu bir siyasal dönüşümü mümkün kılmak. İkinci ve daha önemli hedef ise Ortadoğu’nun yeni güvenlik mimarisini İsrail merkezli bir eksen etrafında yeniden tasarlayarak yeni küresel düzenin şekillenmesini oluşturmak. Bu projenin ilk büyük adımı, 2020’de “İbrahim Anlaşmaları” ile atıldı. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve Sudan, İsrail ile normalleşme sürecine girdi. Böylece Arap-İsrail yakınlaşması, İran karşıtı mimarinin bir parçasına dönüştürüldü.
İkinci aşaması ise 7 Ekim sonrasında İran’ın askeri ve siyasi nüfuzunun doğrudan azaltılmasıydı. 2024’ten itibaren İran’ın bölgedeki dayanakları sistemli bir biçimde zayıflatıldı.
‘Direniş ekseni’nin hedeflenmesi
Hem tarihsel mirası hem nüfusu ve coğrafi konumu hem de askerİ kapasitesi, vekil güçlerinin varlığı ve yarattığı etkiden dolayı İran devleti, bu konumu ve etki düzeyiyle ABD-İsrail öncülüğündeki küresel hegemonyanın hedefi haline geldi. Dolayısıyla İran’daki molla rejimi, kurulduğundan bu yana bölge genelinde çok katmanlı bir güvenlik mimarisi oluşturmaya çalıştı. Bu kapsamda, çok katmanlı balistik füze yeteneklerinden uzun menzilli insansız hava araçlarına ve müttefik silahlı grup ağlarına kadar geniş bir alanda büyük yatırımlar yaptı.
Geçen süreçte, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği saldırıdan sonra İran’ın “Şii Hilali”ne yönelik önemli darbeler vuruldu. 7 Ekim sonrasında İran’ın askeri ve siyasi nüfuzunun doğrudan azaltılması temelinde bir süreç başlatıldı. Bu temelde, 2024’ün sonundan itibaren İran’ın bölgedeki dayanakları sistemli bir biçimde zayıflatıldı. Tabir yerindeyse, “ahtapotun” bütün kolları darbelendi.
Bu kollardan Hamas, bir daha toparlanamayacak düzeye getirildi. Hizbullah ise büyük darbeler aldı; eski yönetim ve komuta kademesinin neredeyse tamamı tasfiye edildi. Suriye’de Esad rejiminin düşürülmesiyle İran’ın burada kurduğu nüfuz ağı parçalandı. Yerine geçirilen HTŞ, ABD-İsrail stratejisi temelinde konumlandırıldı.
2025 yılı ortasında Hamas ve Hizbullah’ın büyük ölçüde etkisizleştirilmesiyle İran’ın “Direniş Ekseni” ciddi bir darbe aldı. “Ahtapotun” bir diğer kolu olan Yemen’deki Husiler de belirli ölçüde darbelendi. Irak’ta ise Haşdi Şabi’nin dizginlenmesi, dağıtılması ve Irak ordusu içinde eritilmesi yönünde çalışmalar yürütüldü.
Vekil güçlere yönelik bu müdahalelerin ardından, 13 Haziran 2025’te, 12 gün sürecek ve doğrudan “ahtapotun başını” hedef alan bir müdahale başlatıldı. 12 gün süren bu savaş, esasında bir nabız yoklaması düzeyinde oldu. Bu müdahale ile İran’ın komuta kademesine büyük bir darbe indirildi.
Uygulanan ekonomik ambargolar nedeniyle rejim ciddi ekonomik krizlerle boğuşuyor. Savunma alanında, geçen yaz yaşanan 12 günlük savaşta gördüğü zararı giderme çabaları da bu tabloya eklendi. Rejim, bu yılın başında ekonomik kriz kaynaklı kitlesel protestoları sert bir şekilde bastırarak durdurabildi.
İran halkı içinde rahatsızlıkların had safhaya ulaştığını gören ABD ve İsrail, geçen yıldan bu yana yaptıkları hazırlıklara dayanarak İran’ın mevcut durumunu kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak değerlendirdi ve yeni, daha köklü bir saldırı başlattı.
28 şubat saldırısının hedefleri
Bugünkü saldırı, bu projenin son halkasını oluşturuyor. Bu müdahale ile İran rejiminin yıkılması ve vekil ağının dağıtılması; İsrail’in güvenlikten ticarete kadar bölgenin vazgeçilmez gücü ve merkezi haline getirilmesi hedefleniyor.
ABD-İsrail’in saldırısında ilk hedef olarak, rejimin siyasal omurgasını oluşturan Hamaney ve yakın çevresi vuruldu. Bu yakın çevrede; rejimin sürekliliğini, emir-komuta zincirini ve iç dengeyi sağlayan -aralarında genelkurmay başkanı, savunma bakanı, Devrim Muhafızları komutanı, Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri ve nükleer araştırmalar yürüten savunma inovasyon ve araştırma kurumu başkanının da bulunduğu- üst düzey siyasi, askeri ve teknolojik otoriteler yer alıyordu. Hamaney’in öldürülmesi sıradan bir kayıp değildir. Sistemin omurgasına yönelik eş zamanlı, çok boyutlu ve çok katmanlı bir darbe vuruldu.
Bu kayıplarla birlikte İran devleti, kolektif hafızasında ciddi bir sarsıntı yaşadı. İlk darbe ile İran’daki molla rejimi varoluşsal bir krizle karşı karşıya kaldı. Rejimin başının ve omurgasının hedef alınmasıyla psikolojik bir travma yaratıldı; dokunulmaz olarak görülen liderlik yapısı ortadan kaldırılarak rejimin içten çökmesi ve İran üzerinden kontrol kurulabilecek bir siyasal boşluk sağlanmak istendi.
ABD, esasen ağır bir darbe ile İran’ı teslim alarak kısa yoldan rejim değişikliğini hedefliyordu. Bu müdahalenin stratejisi; dini, siyasi ve askeri liderleri hedef alarak “kafa koparma”, komuta-kontrol mekanizmalarını yok etme, sistemi savunmasız bırakma ve kitlesel isyanı tetikleyerek süreci sonuçlandırma şeklinde özetlenebilir. Ancak lider kadroların önemli bir kısmı etkisiz hale getirilmesine rağmen beklenen siyasi sonuç ya da bir ayaklanma ortaya çıkmadı. Rejimin hızla çökeceği varsayımının sahada karşılık bulmaması üzerine saldırılar, ilk günlerdeki düşük yoğunluklu düzeyden çıkarak daha geniş, kapsamlı ve yoğun bir saldırıya dönüştü.
Bu saldırı ile ortaya çıkan gerçeklik, Ortadoğu’nun artık eskisi gibi olamayacağı gerçeğidir. Kırk günü aşan savaşın sonucunda bilinmeyen ise; bu savaşın nasıl sonuçlanacağı ve neye evrileceği hususudur.
İran’in saldırılar karşısındaki tutumu
ABD-İsrail’in ilk vuruşu ve İran sisteminin siyasi omurgasını oluşturan Hamaney ile iç dengeyi sağlayan, emir-komuta zincirindeki üst düzey sorumluların kaybı sonucunda şok yaşayan İran devleti, saldırıya sert bir karşılık vererek savaşı bölgesel düzeye taşıdı. Hamaney’in hedef alınması, sembolik bir liderin tasfiyesinin ötesinde; İran’ın karar alma mekanizmasının zirvesine yönelik merkezi zayıflatma ve yanıt üretme kapasitesini engelleme amacı taşıyordu. Ancak İran rejiminin kişi eksenli bir yapı olmadığı ve kurumsallaşmış olduğu, kısa sürede geliştirdiği reflekslerle anlaşıldı.
Saldırının ilk saatlerinden sonra İran, İsrail’e balistik füze ve dron saldırıları başlattı ve aynı anda Körfez’de ABD askerlerinin bulunduğu ülkelerin tamamına füze ve dron saldırılarıyla karşılık verdi. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Irak başta olmak üzere bölge ülkelerini hedef aldı. Hürmüz Boğazı’nda gemi geçişlerine müdahale ederek savaşın etkilerini bölgesel düzeyden küresel düzeye taşıdı.
İran’ın İsrail’i ve ABD üslerini hedef alması beklenen bir durumdu; fakat Körfez ülkelerini vurması şaşırtıcı ve karşı tarafın hesaplarını boşa çıkaran bir hamle oldu. İran’ın savaşı Körfez’e yayması, planlamaların dışında gelişen bir durumdu.
Savaşın esas beyni olan ABD ve İsrail istihbarat örgütlerinin, ilk vuruş ve yarattıkları sonuçlarla kusursuz bir çalışma yürüttükleri ve planlama yaptıkları görüldü. Ancak ilk vuruştan sonra İran’ın bu savaşta nasıl karşılık vereceği ve cepheyi nasıl şekillendireceği hususunu doğru okuyamadılar. İran, misillemeleri İsrail ve ABD üsleri ile Körfez ülkelerini kapsayacak biçimde genişletti.
Bu tablo, İsrail ve ABD üslerine yönelik bir misillemenin ötesinde, stratejik bir cephe genişletmesi niteliği taşıyor. Dolayısıyla İran, savaşı bölgesel düzeye taşıyarak varoluşsal bir savaş verdiğini tüm dünyaya duyurdu ve bölgenin kaderini kendi kaderiyle bağlama yönünde bir strateji izledi.
Bu tercihin arkasında askeri kapasite kadar siyasi ve ekonomik gerçeklikler de bulunuyor. İran devleti, bu varoluşsal savaşta çatışmayı uzatarak ve yayarak karşı tarafın zayıf noktalarından yararlanmak istiyor. İran, İsrail ve ABD ile uzun süreli ve simetrik, yüksek yoğunluklu bir savaşı sürdürebilecek imkanlara sahip değildir.
Buna karşılık Körfez hattı hem daha kırılgan hem de küresel sistemle doğrudan bağlantılı bir baskı alanı sunuyor. Enerji arz güvenliği, deniz ticaret yolları ve finans merkezlerinin yoğunlaştığı bu coğrafyada yaşanacak sınırlı bir istikrarsızlık dahi dünya ekonomisi üzerinde hızlı etkiler üretir.
ABD-İsrail’in teknolojik üstünlüğü, istihbarat yetenekleri ve gelişmiş askeri teçhizatları göz önünde bulundurulduğunda, İran’ın askeri bir zaferi hedeflemediği ve planlarını bunun üzerine kurmadığı; bunun yerine, caydırıcılık üzerine kurulu bir strateji geliştirdiği anlaşılıyor. Savaşın maliyetini bölgesel ve küresel düzeye yayarak, bölge monarşilerinin, AB devletlerinin ve Batı toplumlarının ABD üzerinde diplomatik baskı kurmasını ve bu yolla geri adım attırmayı hedefliyor.
İran açısından temel odaklanılan nokta, enerji piyasalarına yönelik risk algısının yükseltilmesidir. Özellikle ABD toplumunda savaşın ekonomik maliyeti ve askeri kayıplara yönelik hassasiyetleri hedefleyerek, ABD yönetimini iç politikada zor durumda bırakıp kabul edilebilir bir anlaşma zemini oluşturmayı hedefliyor. İran’ın hesaplamaları önemli oranda savaşın ekonomik etkilerine dayanıyor. Ucu açık bir savaş stratejisiyle zaman faktörünü kendi lehine kullanmak istiyor.
Diğer bir taktik ise, İsrail’in ve ABD’nin kullandığı füzelerin sınırsız olmadığı varsayımına dayanıyor. Eski füze ve SİHA’ları “yem” olarak kullanıp düşmanın stoklarını tüketmeyi hedefliyor. Ayrıca füze önleyiciler, İran’ın kullandığı tek yönlü insansız hava araçları ve füzelerin birçoğundan çok daha maliyetlidir. Önleyici füzelerin ABD-İsrail üzerinde oluşturduğu esas baskı, bu sistemlerin yalnızca maliyetli olması değil, aynı zamanda sınırlı sayıda bulunması ve kısa sürede yerine konulamamasıdır. İran, bunu bildiği için bu zayıf noktaya yükleniyor.
Ayrıca İran, savaşı uzatarak bu savaştan sağ çıkmayı hedefliyor. İran, Trump’ın sınırlarını görüyor. Bu savaşta kısa süreli ve şok etkisi yaratılarak hızlı, sınırlı ve yüksek etkili vuruşlarla sonuca gidilmek istendiğini; savaşın uzaması halinde ABD’nin kendi içinde zorluklar yaşayacağını ve Trump’ın baskılara dayanamayacağını hesap ediyor. Uzayan savaşın ve kara gücünün harekete geçirilme ihtimalinin, kendi tabanında ve ABD içinde ciddi siyasi maliyetler üretebileceğini ve buna cesaret edilemeyeceğini öngörüyor. Bundan hareketle İran, hesabını düşmanının zaman sınırı üzerinden kurarak varoluşsal ve sert bir caydırıcı karşılık üretmeye çalışıyor.
Bir diğer zayıf nokta Hürmüz Boğazı. Petrol sevkiyatının dünya için en kritik geçiş noktalarından biri olmaya devam eden Hürmüz, İran açısından stratejik bir avantaj oluşturuyor. İran, savaşın başından bu yana Körfez’deki geçişleri engelleme kapasitesini göstererek enerji fiyatlarının yükselmesini bir silaha dönüştürebildi. Buradan hareketle uluslararası baskıyı artırarak karşı tarafa geri adım attırmak istiyor.
İran, Körfez ülkelerine yönelik saldırıları bu ülkelerdeki ABD üslerinin varlığına dayandırsa da esas hedeflerinden biri de bu. Körfez ülkelerini hedef almak, İran açısından hesaplı ve stratejik bir tercihtir. Nitekim bu stratejik tercihin sonuçları kısa sürede hissedildi. İran, bu ülkelerin ABD’ye operasyonları durdurması veya sınırlaması yönünde baskı kurmasını umuyor. Ancak bu yaklaşım, aynı zamanda bu devletleri İsrail-ABD kampına daha sıkı şekilde itme riskini de taşıyor. İran, Körfez’i baskı altına alarak düşmanlarına ve onların müttefiklerine, savaş devam ederse bölgesel ve küresel ölçekte ciddi zararlar görebilecekleri mesajını vermek istiyor.
Haber: Sinan Şahin / ANF









