Bugün bayram…Böyle bir ortamda, sevinçli bir bayram yazısı kurgulayıp güzel cümleler kuramıyor insan.Evet bayram geldi de bayram her zaman yüzü gülenin evine geldi. Fakire, fukaraya, elinde avucunda olmayana yine bayram değil.
Modern çağ, bayramı da kendi çarkları arasında eriterek bir tüketim nesnesine dönüştürdü. Reklamlar, vitrinler ve yapay gündemler, sürekli olarak satın alındığı ölçüde mutlu olunan bir bayram illüzyonu pazarlıyor. Oysa bayramın özü sahip olmakta değil, paylaşmakta gizlidir.
Bayramlar, toplumsal hafızamızda neşenin, paylaşmanın, sokağa taşan çocuk seslerinin ve her şeyin askıya alındığı o mutlak huzur anlarının simgesidir. Ancak hayatın her alanında olduğu gibi, bayramın da iki farklı yüzü vardır. Bir yanda bolluğun, ışıltılı sofraların ve kavuşmaların coşkusu yaşanırken; diğer yanda yoksulluğun getirdiği derin, mahcup ve görünmez bir sükûnet hüküm sürer. Bayram, toplumun vicdan aynasıdır; bu ayna, yoksullukla yüzleştiğinde bize madalyonun diğer yüzünü tüm çıplaklığıyla gösterir.
Kültürel olarak bayramları birer eşitleme alanı olarak tarif ederiz. Sınıfların, unvanların ve yapay ayrışmaların silindiği, herkesin aynı iklimde buluştuğu iddia edilir. Oysa yoksulluk, bu idealist tanımın önüne dikilen en sert barikattır. Yeni kıyafetlerin giyildiği, sofraların donatıldığı bir günde, eksikliği ve yoksunluğu hissetmek çok daha ağır bir yük haline gelir. Sıradan günlerde bir şekilde gizlenebilen, hayatın koşturmacası arasında üzeri örtülebilen yoksulluk, bayramın o spot ışıkları altında daha da görünür kılınır. Bir babanın çocuğunun gözlerine bakarken yaşadığı o sessiz mahcubiyet, bir annenin boş tencereyi kaynatırken duyduğu sızı, bayramın neşeli melodisi arasında sessiz bir çığlığa dönüşür. Yoksullukla harmanlanan bir bayramda, lüks tüketimin ve israfın gölgesi daha da karanlık düşer sokaklara. Sistemin dayattığı bu tüketerek var olma çılgınlığı, yoksul insanı sadece maddi olarak değil, ruhsal olarak da dışarıda bırakır. Bayramı bir vitrin alışverişine indirgeyen zihniyet, onun içindeki kadim ahlakı ve dayanışma ruhunu zedeler.
***
Toplum olarak bayramlarda yardımlaşma refleksimiz yükselir. Ancak yoksulluk ve bayram ilişkisini sadece yılda bir kez hatırlanan bir hayırseverlik pratiğine indirgemek, sorunun özünü kaçırmamıza neden olur. Paylaşmak, sadece elindeki fazlalığı vermek değil; sofrandaki ekmeği, yüreğindeki sükuneti ve zamanı eşitçe bölüşmektir. Bayramda uzatılan el, bayramdan sonra geri çekilmemelidir. Toplumsal güven ve adalet geçici heveslerle değil, kalıcı bir dayanışma bilinciyle inşa edilir.
Tüm toplumsal dönüşümlerde kendini aşmaya çalışan, tüm beyinsel ve düşsel gücünü bir adım daha öne çekmek için yaratıcılığa yöntem ve bilimsel kuşkunun soru oklarını ayrıcalıksız tüm konulara, yapılara yönelten insanların alın terinin olduğu değerlerin bayrama dönüştüğü türden bayramlar insanlığın ortak bayramıdır. Bu noktada önemlidir bayramlar. Saygıya, sevgiye, dostluğa, barışa, kardeşliğe, insan sevgisine, insan onuruna işaret ettiği sürece önemlidir bayramlar…
Sözün Özü; bayramlar, ancak yoksulluğun mahcubiyeti ortadan kalktığında, sokaktaki her çocuğun yüzü aynı sevinçle gülebildiğinde gerçek manasına kavuşur. Paylaşılmayan, bölüşülmeyen ve komşunun açlığı üzerine kurulan hiçbir neşe, gerçek bir bayram üretemez.
Gözümüzü vitrinlerden, şatafatlı sofralardan ve yapay gündemlerden çevirip; sessizce evine çekilenlerin, başını öne eğenlerin dünyasına bakabildiğimizde bayramı gerçekten anlamış oluruz. Çünkü bayram, insanın insana borçlu olduğu adaleti, merhameti ve sarsılmaz güveni hatırlama günüdür.
Bir bayram yazısında sohbetle şenlenmek, satırlarda karşılıklı demlenmek istiyor insan aslında ama olmuyor. Bu da kanadı kırık, buruk bir bayram yazısı oldu işte.
Her zaman bir öncekinden daha güzel, topsuz tüfeksiz, barış içinde, özgür, adaletli ve mutlu bayramlar dileğiyle.








