Dersim kırımının en yaralayıcı ve acıtan gerekçelerinden biri ise ‘medenileştirme’ iddiasıdır. Cumhuriyet rejiminin kendi durumunu görmeyip Dersim’i medenileştirmek iddiası, ırkçılığın boyutunu gösteriyor. Kaba modernist, jakobenist zihniyetin ‘medenileşme’ adı altında halklara dayattığı baskı, rejimin karakterini gösterir
Ergin Doğru
Dersim tartışmaları, son yıllarda kazandığı ivmeyi kısmen yitirmiş olsa da, Dersimliler ve onların dostları açısından henüz sonuçlandırılmamış bir acı, bir yüzleşme ve hesaplaşma sürecidir. Cumhuriyet tarihinin en büyük kırımı olan Dersim 1937-38, doğru temelde bir yüzleşme ve hesaplaşma yaşanmadan, arzulanan ve ihtiyaç duyduğumuz toplumsal barış, demokrasi ve özgürlükler hep eksik kalacaktır. Bu nedenle, Dersim 37-38 gerçeği açığa çıkarılmalı, yüzleşme sağlanmalı ve bu kırımı gerçekleştirenler üzerine düşeni yapmalıdır.
Ulus devletin farklılıklara yaklaşımı
Osmanlı’dan bugüne egemenlerin halklara karşı uyguladığı politikalar, dönemsel farklılıklar gösterse de zihniyet olarak hiç değişmemiştir. Baskı, kırım ve sömürü politikaları aralıksız sürmüştür. Egemenlerin toplumu yönetebilmek için dayattığı tekçi Türk-İslam zihniyetinin dışında kalan herkes, yok edilmesi gereken bir unsur olarak görülmüştür. “Ya benden olacaksın ya da yaşamayacaksın” anlayışı, dönemsel biçim değişikliklerine rağmen özünde hep var olmuştur.
Bu politikalar, ideolojik propagandalar ve baskı-şiddet yöntemleriyle hayata geçirilmiş, Osmanlı’dan günümüze değişmeyen bir şiddet, asimilasyon ve din/milliyetçilik politikası olarak karşımıza çıkmıştır.
Cumhuriyet, aksi iddialara karşın, kendisini geçmişten gelen inkârcı, imhacı, sömürgeci birikim üzerine inşa etmiştir. Yeni bir anlayış iddiasında olsa da ideolojik altyapısı ve zihniyet kodları, doğrudan geçmişe dayanır. Cumhuriyetin ilk kurucu meclisinin ruhu ve çoğulcu yapısı, özellikle Lozan sonrası terk edilmiş, tekçi bir ulus-devlet anlayışı kurumsallaştırılmıştır.
İttihat ve Terakki’den devralınan bu çizgiyle, Cumhuriyet döneminde etnik ve inançsal kimliklerin tasfiyesi, imhası ve zorla Türkleştirilmesi hedeflenmiştir. Demokratik seçenek yerine, otoriter ve oligarşik bir ulus-devlet rejimi inşa edilmiş, tek dil, tek din ve tek ırka dayalı bir yapı oluşturulmuştur.
Resmî tarih ve meşrulaştırma çabaları
Cumhuriyet rejimi, kendini yeniden kurgularken yarattığı kırım ve yıkımların üzerini örtme, çarpıtma ve yalanlara dayandırma yoluna gitmiş, bu yaklaşım giderek resmî ideolojinin temel tarzı hâline gelmiştir. Resmî tarih aracılığıyla gerçekler ters yüz edilmiş, asimilasyon ve kırım politikaları meşrulaştırılmıştır. Ulus-devletin bu kirli politikalarının en çarpıcı, açık ve yakıcı biçimini Dersim 1937-38 sürecinde görmek mümkündür.
Neden Dersim?
Dersim, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde Kürt-Alevi Reya Haq kimliğinden ötürü sürekli hedef alınmıştır. Coğrafyada Ermeniler, Türkler ve farklı inançlar da olsa da baskın kimlik Kürt Alevi Reya Haq kimliğidir. Bu da Dersim’i egemenlerin gözünde “kazanılması”, “ıslah edilmesi” gereken bir bölge hâline getirmiştir.
Cumhuriyet rejimi, Osmanlı’nın zihniyetini devralmış, İttihat ve Terakki’den miras kalan ırkçı politikaları adım adım hayata geçirmiştir. Kuruluş sürecinde dile getirilen çoğulculuk söylemi terk edilmiş, Türklük ve Sünni İslam eksenli bir ulus-devlet inşasına girişilmiştir. Bu süreçte Koçgiri’den Ağrı’ya kadar Kürt direnişleri bastırılmış, İslami muhalefet de ezilmiştir.
Bu anlamda Türk ve İslam kimliğinin azınlıkta olduğu Dersim, Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet rejiminde de “çıban başı” olarak görülmüştür. 1925 Şark Islahat Planı, bu politikanın açık ilanıdır. Planın hedeflerinden biri de Dersim’dir. Çünkü Dersim halkı, Kürt-Alevi-Reya Haq kimliğini korumaktadır ve bu durum tekçi ulus-devletin hedefleriyle çelişmektedir. Dersim’in “halledilmesi” ile Türk-İslam eksenli devlet kurumsallaşması tamamlanmış olacaktır.
Resmî ideolojinin Dersim yalanları
Dersim Tertelesi’ni meşrulaştırmak için söylenen yalanlar, Osmanlı döneminde kullanılan söylemlerin tekrarıdır: “Aşiret yapısının dağıtılması”, “sapık inançların yok edilmesi”, “ilkel insanlara medeniyet götürülmesi”, “Cumhuriyet karşıtlarının bastırılması”, “İngiliz destekli bir isyan” gibi gerekçeler, kırımın haklı ve meşru gösterilmesi için uydurulmuş yalanlardır.
Cumhuriyet yöneticileri, Dersim’i geri, ilkel, feodal ve Seyitlerin denetiminde Cumhuriyet’e başkaldıran bir bölge olarak göstermeye çalışmıştır. Egemenlere göre, “çıban” olan Dersim acilen “tedip ve tenkil” edilerek “medenileştirilmeli”, sapkın inançlardan arındırılıp İslamlaştırılmalı, Türk-İslam çizgisine çekilmelidir.
Gerçek ise şudur: Dersim kırımı, ulus-devletin tekçi zihniyetinin ve egemenlerin tarihsel kinlerinin sonucudur. Egemen kimlik dışında kalan Kürt-Alevi-Reya Haq kimliği, bu yeni rejim açısından kabul edilemezdi. Ermeni kırımında Ermenileri koruması, Koçgiri direnişçilerine sığınak olması ve merkezi otoritenin kırsalda tam anlamıyla etkili olamaması, Dersim’i daha da hedef hâline getirmiştir. Bu yönüyle Dersim kırımı ideolojiktir; İttihat ve Terakki ile şekillenen Kızıl Elmacı, ırkçı çizginin tamamlanmasıdır.
Adım adım kırımın örgütlenmesi
Cumhuriyet’in Dersim’e yönelik tavrı, bir anda gelişen bir durum değil; sistemli ve planlı bir sürecin sonucudur. Kuruluş döneminde verilen özgürlükçü, eşitlikçi vaatler, Lozan sonrası hızla terk edilmiş, 1924 Anayasası’yla birlikte tekçi ulus-devletin temelleri atılmıştır.
Bu süreçte çıkarılan yasalar, kurulan kurumlar (örneğin Diyanet) ve uygulanan baskılarla farklı tüm inançlar ve kimlikler yok sayılmıştır. 1925 Şark Islahat Planı, ulus-devletin Türkleştirme planının belgesi niteliğindedir. Bu planla birlikte Dersim, devletin hedefi hâline gelmiş, sürekli potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür.
Aşiretlerle ilişki kurulmuş, onların arasında çelişkiler yaratılmış; öte yandan ise askeri hareketler geliştirilerek hedeflenen aşiretler yok edilmeye çalışılmıştır. Devlet, içeridekilere gözdağı verip toplumu sindirme politikası izlemiştir. 1926 Koçan Hareketi ve 1930 Pülümür Hareketi bu politikaların birer göstergesidir.
Askerî hareketler düzenlenirken Dersim’e yönelik çeşitli raporlar hazırlanmaya devam edilmiş; Erzincan ve Elazığ merkezli olarak aşiretlerle ilişkiler sürdürülmüştür. 1926 yılında Dersim aşiretleri Ankara’ya götürülmüştür. Seyit Rıza’nın katılmadığı bu ziyarette Nuri Dersimi’nin de aralarında olduğu Dersim aşiretleriyle görüşmeler yapılmıştır. Sözlü tarih çalışmalarına göre, Mustafa Kemal, Seyit Rıza’nın gelmemesine kızdığı için Dersim heyetiyle bizzat görüşmemiş, görüşmeler başka yetkililerce gerçekleştirilmiştir. Askerî operasyonların yanı sıra çıkarılan yasalarla Dersim’e yönelik politikalar adım adım örülmüştür. 1934 tarihli İskân Kanunu, 1935 Tunceli Kanunu bu sürecin önemli kilometre taşlarıdır. Çıkarılan kanunlar ve uygulanan politikalarla “çıban” olarak görülen Dersim kesilip atılmak, medenileştirilip ulus-devlete tabi kılınmak istenmiştir.
Bu dönemde hazırlanan raporlarda, Dersim’in millîleştirilmesi, yol-karakol-okul gibi araçlarla “medeniyet” götürülmesi, zorunlu göçle yerleşik hayatın dağıtılması, aşiret ve inanç önderlerinin tasfiyesi, sürgünü, imhası, bölgeye Türk nüfusu yerleştirilerek Türkleştirilmesi gibi öneriler yer almıştır. Bu fikirler, yöneticilerin açıklamalarında ve meclis konuşmalarında da kendine yer bulmuştur. Dönemin Başbakanı İnönü, “Dersim’in ıslah edilerek mıntıkanın medenileştirilmesi ve Türkleştirilmesi” hedefini ortaya koymuştur. Bu hedefe ulaşmanın yolu olarak da askeri hareketler gösterilmiştir.
Tunceli Kanunu’nun ardından, 1936 yılında Dersim’de silah toplama kararı alınmış ve halkın büyük kısmının silahları toplanmıştır. 1926 Koçan Hareketiyle başlayan Dersim’i yok etme süreci, 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından alınan ve altında Mustafa Kemal’in de imzası bulunan kararla resmiyet kazanmıştır. Bu karar, Dersim’in ölüm fermanıdır ve resmen Tertele’nin (kırımın) başlangıcıdır.
Dersim’de etnik ve inanç farklılıklarını ortadan kaldırarak Türkleşmiş bir nesil oluşturma hedefiyle; askeri, siyasal, sosyal ve kültürel boyutları olan, önceden planlanmış bir kırım gerçekleştirilmiştir. Tarihte benzeri az görülen bir vahşet uygulanmıştır: Çocuklar ana rahminde süngülenmiş, cesetler üst üste yığılıp yakılmış, kadınlar askerlerin elinden kurtulmak için uçurumlardan atlamıştır. Munzur ve Laç Deresi adeta kana bulanmıştır.
Dersim 1937–38 kırımında yaşam alanları yok edilmiş, üretim durdurulmuş, insanlar sürgüne gönderilerek cezalandırılmış; bölgede insansızlaştırma politikası uygulanmıştır. Kırımın rakamsal sonuçları net olmasa da çeşitli kaynaklar 13.000 ile 70.000 arasında Dersimli’nin katledildiğini belirtmektedir. Fiziki yıkımın ardından, egemenlerin siyasal, sosyal ve kültürel kırım politikaları hız kazanmıştır. Kemalist bir nesil yetiştirme hedefiyle “beyaz katliam” derinleştirilmiştir. Asimilasyon politikalarıyla inanç adeta yasaklanmış, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) üzerinden Dersim çocukları Kemalist eğitim sistemine tabi tutulmuştur. Tertele’nin ardından anne babasını kaybeden çocuklar toplanarak yetimhanelere verilmiş ya da subay ve askerlere evlatlık olarak verilmiştir. Sıdıka Avar’ın kız çocuklarına yönelik asimilasyon çabası, dönemin en dikkat çekici uygulamalarından biridir.
Kışla kültürüyle geçmişin izleri silinmiş, resmi ideolojinin –Kemalizmin– neferleri yetiştirilmiştir. Dersim Soykırım’ı aynı zamanda, egemenlerin Kemalist nesil yetiştirme politikalarını uyguladığı bir laboratuvar işlevi görmüştür. Dersim gibi farklı etnik ve inançsal kimliklerin iç içe yaşadığı, Türklüğe ve Sünni İslam’a uzak, muhalif karakterli bir coğrafyada bu projenin başarılı olması; ulus-devletin kendini güvenceye alma ve geleceğe taşıma garantisi olarak görülmüştür.
Dersim 37–38: Yalanlar ve gerçekler
Resmi tarih anlayışı ile hareket eden bazı aydın, yazar, tarihçi ve siyasetçilerin en çok savunduğu tezlerden biri, Dersim direnişinin Cumhuriyet’e karşı feodal bir isyan olduğu iddiasıdır. Oysa Dersim’de yaşanan bir isyan, kalkışma ya da ayaklanma değil; devletin uyguladığı ağır şiddete karşı Dersimlilerin kendini savunması, yani meşru müdafaasıdır. Dersimlilerin inancını, dilini, kültürünü, yaşam alanlarını ve canını hedef alan yok etme politikalarına karşı direnmesi en doğal, en meşru haktır. Dolayısıyla Dersimlilerin Cumhuriyet’e karşı bir isyanı yoktur. Devletin “isyan” söylemini öne çıkarmasının nedeni, kendi uyguladığı şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Devletin uzun yıllar planlayarak gerçekleştirdiği kırıma ısrarla “isyan” demesinin amacı, bu süreci meşru kılmaktır.
Dersimlilerin Cumhuriyet’e karşı bir isyanı olmadığı gibi, tüm kaygı ve çekincelerine rağmen Cumhuriyet’in kuruluşuna destek verdikleri, en azından umutla izledikleri görülür. Osmanlı’nın din eksenli baskıcı karakterinden rahatsız olan ve kendini güvende hissetmeyen birçok Dersimli, Mustafa Kemal öncülüğünde gelişen harekete ilgi duymuş, Osmanlı gericiliğinden kurtulma umuduyla sempatiyle yaklaşmıştır. Devletin karakterini bilen ve güvenmeyen kesimler de vardır; ancak bu kişiler Cumhuriyet’e karşı bir tavırdan ziyade süreci izlemeyi tercih etmiştir.
Bu süreçte Dersim aşiretleri düzenlenen kongrelere temsilci göndermiş, birinci meclise altı milletvekili yollanmıştır. Bu vekiller Ankara’nın tercihiyle seçilmiş olsa da bir ilişkinin varlığını gösterir. Mecliste yer alması istenen Seyit Rıza ve İdare İbrahim’in vekilliği reddetmesi, Cumhuriyet’e karşı bir tavır değil, güvensizlikten kaynaklı bir tutumdur. Devlet, sonraki süreçlerde de aşiret liderleri ve inanç önderleriyle ilişkilerini sürdürmüş; aşiretler üzerinden işbirlikçi bir yönetim anlayışını hep sürdürmüştür.
Ayrıca, devletin Dersim’e “giremediği” ve bu nedenle askeri harekâtın zorunlu olduğu yönündeki iddialar da gerçeği yansıtmamaktadır. Belgeler, resmi evraklar ve tanıklıklar, bu söylemleri çürütmektedir. Osmanlı döneminde aşiretler üzerinden yönetim anlayışı vardı ve bu yapı Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüştür.
Cumhuriyet döneminde Erzincan ve Elazığ merkezli bir idari sistem kurulmuş, Dersim’de nüfus sayımları yapılmış, vergiler toplanmış, asker alınmıştır. Bölgede devlet daireleri, askeri komutanlıklar gibi birçok yapının varlığı, devletin Dersim’de olduğu gerçeğini açıkça ortaya koyar.
Dersim’in coğrafi yapısı ve Türkiye’nin o dönemki feodal yapısı göz önünde bulundurulduğunda, devletin kırsalda zayıf olması, onun var olmadığı anlamına gelmez. Zaten Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde kırsal alanlarda güçlü bir devlet yapısı mevcut değildi. Ege, Akdeniz, Karadeniz gibi bölgelerin kırsalları da aynı durumdaydı. Cumhuriyet, zamanla bu alanlara baskı ve şiddetle hâkim olmuştur. Bu nedenle “devlet Dersim’de yoktu” veya “giremiyordu” söylemleri doğru değildir. Devlet, kuruluş sürecindeki zayıflığına rağmen, Dersim’de her zaman vardı.
Dersim Tertelesi’nin sonuçları ve yapılması gerekenler
Dersim Tertelesi, tarihsel gerçekler ve belgeler ışığında ele alındığında anlaşılıyor ki, resmi ideolojinin oluşturduğu resmi tarih anlayışındaki yalanlarla izah edilemez. Dersim Kırımı, Cumhuriyet yönetiminin baştan aşağı planladığı bir kırımdır. Cumhuriyet yönetiminin ulus-devlet zihniyetinin kırımdaki amacını dönemin Başbakanı İnönü’nün Şark Islahat Planı sırasında söylediği “Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” sözüyle özetlemek mümkündür. Yeni ulus-devlet, Türk-İslam çizgisine uymayan herkesi tekçilik esasına göre yok edecek; uymayan herkes Türk-İslam çizgisine getirilecektir.
Bununla bağlantılı olarak yaygın olan ve kısmen yanılgı içeren “Dersim hep özerk yaşamıştır” söylemi de bu anlamda gerçeği tam ifade etmez. Egemenlerin zayıflığından, dönemsel koşullardan, coğrafyanın ve toplumsal yapıdan kaynaklı Dersim’in kısmen özerk durumu hep söz konusudur; ama bu, devletin hiç olmadığı anlamına gelmez. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi irdelendiğinde bunu görmek mümkündür.
Dolayısıyla, Dersim 37-38 kırımı meşrulaştırma yalanlarından biri olan “devlet Dersim’e giremiyordu, devlet Dersim’e 1938 ile girdi” söylemi açık bir yalandır. En basitinden şu sorular akla geliyor: O zaman 1926 Koçan, 1930 Pülümür hareketleri; ilçelerdeki askeri birlikler, görev yapan memurlar nasıl izah edilecek? Devletin giremediği Dersim’de nasıl nüfus sayımı yapıldı, asker ve vergi toplandı?
‘Feodal kalkışma, isyan’
Egemen güçlerce kırımı izah ederken kullanılan gerekçelerden biri de “Dersim aşiretlerinin şakilerin elindeydi, devlete karşı ayaklandılar” söylemidir. Dersim gerçekliğine baktığımızda ise bu söylemin doğruyla alakası olmadığını görüyoruz.
Cumhuriyetin kuruluş süreci, hatta yakın döneme kadar toplumsal yapıda belirleyici olan feodalite ve din olgusudur. Yani 1938’e gelindiğinde, Türkiye’nin tümünde feodalizmi aşılmış da bir tek Dersim’de mi feodalizm yaşanıyordu? Ege, Karadeniz, Anadolu’da feodal beyler hâkim değil miydi? İmamlar, cemaatler toplum üzerinde etkin değil miydi? Bir tek Dersim’de mi aşiret beyleri, şakiler, eşkıyalar vardı? Çok derinlemesine analiz yapmaya dahi gerek yok. Birinci ve sonrasındaki Meclislerin yapısındaki vekillere bakıldığında, aşiret liderleri, imamlar, feodal beyler rahatlıkla görülebilir. Egemenlerce dile getirilen “Dersim feodaldı, aşiret liderleri, seyitler yönetiyordu” gerekçesinin kırımı gerekçesi olarak kullanılamayacağı ve bunun gerçek olmadığı Meclis yapısından bile anlaşılmaktadır. Kaldı ki Cumhuriyet yönetimi ve kadroları, kırımı gerekçelendirdikleri aşiret liderleri ve seyitlerle ilişki içindedir. Devlet kendini Dersim’de bunların üzerinden kurumsal olarak ulaştırıyor, vekilleri bunlardan seçiyor, kaymakamları bunlardan atıyor. Devletin aşiret yapısından rahatsız olması gerçekçi değildir; zira kendisi bu kesimlerle birliktedir ve bunları kullanmaktadır.
Öte yandan Dersim’deki aşiretler homojen ve birlik anlayışıyla hareket eden bir yapıda değildir. Kendi aralarındaki çelişkiler, çatışmalar yoğundur. Bu yüzden de bir araya gelerek isyan etme durumundan çok uzaktadırlar. Aşiret liderleri daha çok kendi çıkar ve ikballeri yönünde hareket ediyor. Bunun için de Cumhuriyet’le iyi ilişkiler geliştirme çabası içindedirler. Koçgirililerin yaşadıkları, Dersim’de birkaç aşiretin zayıf desteği dışında yalnız bırakılması; veya Dersim kırımı öncesi güçlü işaretlerin görüldüğü dönemde birlik olamama hali; Halvori’de yapılan buluşmaya tüm aşiretlerin katılmaması gibi olaylar, aşiretlerin birleşerek Cumhuriyet’e isyan etme durumundan ne kadar uzak olduğunun ispatıdır.
Dersim’de Cumhuriyet’e güvenmeyen ve zaman geçtikçe haklılığı görülen aşiretler de elbette vardır. Bu aşiretlerin dahi bir isyanla Cumhuriyet’i yıkma düşüncesi yoktur. Olsa da Dersim’in koşullarında bu düşünce gerçekçi değildir.
Dersim, 37-38’de bu anlamıyla direnen sınırlı sayıdaki aşireti Cumhuriyet’i yıkmak için değil; yaşamlarını korumak, kültürünü, inancını yaşatmak, dilini konuşabilmek için, yok etme politikasına karşı kendilerini savunmuştur. Dersim 37-38 kıyımına karşı, Dersim’de aşiretlerin meşru savunma direnişi dünyanın her yerinde olduğu gibi haktır ve meşrudur. Zaten Cumhuriyet için bu aşiretler problem değildir. Öyle olsaydı devlet bu aşiretlerle ilişkilenmezdi. Ya da eğer aşiretler Cumhuriyet için tehlike ise, devlet farklı birçok yöntemle bunu çözebilirdi. Fakat devletin sorunu çözmek yerine kırımı gerekçelendirmeye ihtiyaç duyduğu için, aşiretleri kırımın gerekçesi ve kırımı meşrulaştırmanın yolu olarak kullanmayı tercih etmiştir.
Kırıma gerekçe gösterilen diğer yalanlar
Dersim’de yaşanan barbarlığı meşrulaştırmak için çok sayıda yalan sıralanmıştır. Ortaya atılan bu yalanlar gerçek olsa dahi, Dersim Tertelesi gibi bir kıyıma gerekçe yapılabilecek, devlet egemenliğini tehdit edecek olaylar değildir.
Devlet, “Dersim vergi, asker vermiyor, okul yaptırmıyordu” gerekçesini öne sürüyor. Oysa bu basit gerekçeler dahi doğruyu ifade etmiyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan Dersim Tertelesi’ne gelinen yıllarda sadece Dersim’de değil, her yerde vergi veren ve vermeyenler vardır. Dersim’in yaşadığı parasızlık, yoksulluk göz önüne alındığında kendi yaşamını bile idame edemedikleri bir gerçektir. Bundan dolayı “vergi vermiyor” değil, “veremiyor” söylemi daha doğru bir tanım olur. Buna rağmen Dersim’de vergi toplandığı çeşitli belgelerde yer alıyor. Yine asker verme meselesi de aynıdır. Cumhuriyet’e asker vermeme konusu sadece Dersim’de değil, tüm Türkiye’de aynı şekilde yaşanıyor. Askere gitme bir bilinç olarak gelişmemiş ve kimse bunu yurttaşlık görevi olarak görmüyor. İnsanlarda Cumhuriyet’e aidiyet duygusu gelişkin değildir. Kaldı ki her yerde olduğu kadar Dersim’de de insanlar isteksiz ve zora dayalı olarak da olsa askere gitmişlerdir. Bunu yazılan raporlardan, anı kitaplarından, belgelerden çok rahat görebiliriz.
Dersim kırımının en yaralayıcı ve acıtan gerekçelerinden biri ise “medenileştirme” iddiasıdır. Cumhuriyet rejiminin kendi durumunu görmeyip Dersim’i medenileştirmek iddiası, ırkçılığın boyutunu gösteriyor. Kaba modernist, jakobenist zihniyetin “medenileşme” adı altında halklara dayattığı baskı, rejimin karakterini gösterir. Egemenlerin kendini üstün görüp kendi dışındaki herkesi ilkel, geri ve medeni olmayan olarak görmesi, ırkçılığın yanında kendi geriliğini örtme çabasıdır.
Dersim kırım dönemi düşünüldüğünde, asırlara dayanan farklı kültürü, inançsal zenginliği, farklı etnik ve inançsal kimliklerin iç içe yaşamasından kazandıklarıyla ileri bir konumdadır. Göreceli bir kavram olarak “medenilik” konusunda bir kıyaslama yapılacaksa, Dersim Cumhuriyet ortalamasının üzerinde bir “medeni olma” durumuna sahiptir. Çünkü eşit, özgürlükçü, sevgiye dayanan bir yapıya sahiptir. Hoşgörü kültürü ile herkesi kucaklar. Ulus-devlet zihniyetinin kendini medeni, kendi dışındakileri “neden beş para etmezler” olarak görmesi, hastalıklı bir Kemalist yaklaşımdır. Bu ırkçı yaklaşımla kırımı meşrulaştırmak amaçlanmıştır.
Bu konuda açık bir yalan da “Dersimlilerin okul yaptırmadığı, okula karşı olduğu” söylentisidir. Devletin Dersim’de okul yapma çabası eğitim amaçlı değildir. Okullarda hedeflenen başta asimilasyon olmak üzere, Dersim’e yerleşme arayışıdır. Bu gerçeğe karşı Dersimliler okula, eğitime karşı değildir. Dersim’de okul Cumhuriyet öncesinde de vardır. Anadolu’nun birçok yerinde okul yokken Dersim’de en az 8 okul açıldığı araştırmacılar tarafından yazılmıştır. Aşiretler tuttukları hocaları köylere getirip okuma yazma öğretirler, kimi çocuklar İstanbul’a eğitim için Osmanlılar döneminde bile gider. Dolayısıyla Dersimliler okula karşı değildir. Zaten devletin derdi de okul değildir. Devlet ve okullar, yollar ve idari yapısını güçlendirmeyi, asimilasyonu hedefliyor.
Tarih boyunca farklı etnik ve inançsal kimliklerin birlikte yaşadığı ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ağırlıklı olarak Kürt, Alevi, Reya Haq kimliğine sahip olanların da bu çizgiye uydurulmaya çalışıldığı topraklardaki kimliğin, bir noktada kesilip atılacağı açıktır.
Dersim 37-38 Kırımı; yaşanan başlıkları ve barbarlıklarıyla siyasal, sosyal ve kültürel bir projedir. Dolayısıyla kırım sonrasında uygulanan “beyaz katliam”ın sonuçları da en az fiziki kırım kadar ağırdır. Dili, inancı, kültürü yasaklanan kuşaklarla, Kemalist zihniyete uygun yeni nesiller yetiştirme hedefi kati şekilde uygulanmıştır.
Dersim Kırımı’nda çocuklar evlatlık verilerek, sürgünlerde bin bir güçlükle, dışlanmışlıkla, açlıkla mücadele etmek zorunda bırakılmıştır. Dersim’de yaşam alanları ve üretim yok edilerek adeta yaşam sonlandırılmaya çalışılmıştır. Dersim Kırımı sonrasında yapılan nüfus sayımları, hatta bugünkü nüfusu bile düşündüğümüzde, hâlâ kırım öncesi nüfusa ulaşılamaması bu kırımın sonuçlarından biri olarak görülmelidir.
Ne yapmak gerekiyor?
Dersim 37-38 Kıyamı’na yaklaşımda ilginçtir ki; devletçi kalemşorlar biliniyor ama resmi ideoloji dışında kalan demokrasi güçleri, aydınlar, sanatçılar ve ilericilerin Dersim meselesine hâlâ resmi tarih tezlerinin dışından bakamıyor oluşu oldukça üzücüdür. Dersim konusunda son yıllarda nispeten bir değişim gözükse de, bu daha çok Dersim’in popülaritesi, acınası durumu ya da hümanist bir düzlemde ele alınıyor. Bu da planlı yapılmış bir kırım gerçekliğine ulaşmayı engelliyor. Olay ya Kemalist etkilenmeyle “feodal bir kalkışma” olarak görülüyor ya da Kemalizm’in kaba modernist anlayışıyla ele alınıyor. Bu gerçekten yola çıkarak, Dersimlilerin kendi gerçeğini önce kendilerine, sonra da dostlarına doğru bir biçimde anlatması gerekiyor.
Dersimliler, kırımın hacizcesini (acı hafızasını) unutmamakla beraber, her anlamda kırıma dair hesaplaşmak, yüzleşmek, sorumluları ifşa etmek için çalışmalıdır. Bu anlamıyla tarihsel araştırma ve inceleme kadar, edebiyat, sanat, hukuk ve diplomasi de birlikte yürütülmelidir. Dersimliler bu çalışmaları yürütürken düşünsel farklılıklarını bir kenara bırakmayı becerebilmelidir. Gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk ve insan hakları kurumlarında kırıma ilişkin süreklilik arz eden çalışmalar yapılmalıdır.
Geçtiğimiz yıllarda Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne yapılan başvuru önemli olmakla beraber, gerekli bir zemin sağlanamaması halinde başarı da sağlanamadığı görülmektedir. Bu anlamıyla Dersim 37-38 Kırımı’nın, Lemkin’in kaleme aldığı ve 1948’de BM tarafından kabul edilen soykırım kriterlerine büyük oranda uyduğu görülmektedir. O yüzden tüm Dersimli kurum ve bireylerin, soykırımın kabulü için gerekli hukuki ve diplomatik çalışmaları yürütmesi gereklidir.
Bu konuda ulusal hukuk içerisinde de her türlü girişim yapılmalıdır. Bütün bu çalışmalar koordineli ve programlı olarak hayata geçirilmelidir. Bunun için de üst bir birlik ve koordinasyon oluşturulabilmelidir.
Bir başka önemli bir görev ise;Kırım ile hedeflenen ve yok edilmek istenen inançsal, kültürel ve kimliksel yapıya; asimilasyona karşı durmak ve dilimizin, inancımızın, kimliğimizin geleceğe taşınması için kesintisiz çalışma yürütülmelidir. Dersim’de yaşamın güçlenmesi, üretimin geliştirilmesi için ortaklaşılmalıdır. Coğrafyamıza ve doğamıza sahip çıkmak, kırımdan onlarca yıl sonra Munzur’un, Düzgün Baba’nın yok edilmesine karşı durulmalıdır.
Dersimlilerin, Dersim Tertelesi’yle yüzleşme ve hesaplaşma mücadelesi sürmekte olan siyasal konjonktürle ilişkilendirilmelidir. Dersim’de demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesinin bir bileşeni olunmalı ve bu mücadeleye güç verilmelidir. Bunun için de öncelikle Dersimliler demokratik, çoğulcu bir anlayışla birbirlerine hoşgörüyle yaklaşmalı, farklılıkları zenginlik olarak görmelidir. Kendi içinde demokratik birlik ve ittifakla yürüyen Dersimliler, Dersim Tertelesi’nin sonuçlarıyla mücadelede daha başarılı ve güçlü olacaklardır.
Dersimlilerin uzun yıllardır sürdürdüğü demokratik mücadelenin başarısıyla, Dersim Tertelesi’yle yüzleşme sağlanacaktır. Bu yüzleşme, Türkiye’nin toplumsal barışına ve demokratik kazanımlarına da büyük katkı sunacaktır. Dersim 37-38 karanlığıyla sağlanacak yüzleşme, resmi ideolojinin karanlık dehlizlerinde unutulan ve unutturulmak istenen acıların gelecekte tekrarının önüne geçebilir.
Dersim Tertelesi yalnızca Dersimlilerin sorunu değildir. Dersim’de yaşanan vahşet ve barbarlık, bugünkü zihniyetin de köküdür. 38 zihniyetiyle hesaplaşmadan bugünkü karanlıktan da aydınlığa çıkılamaz. Bu yüzden Dersim Tertelesi’yle yüzleşmek ve hesaplaşmak, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük mücadelesi açısından da kaçınılmaz bir sorumluluk ve görev olarak herkesin önünde durmaktadır.








