Eğer Butlan darbesinin aynı zamanda Başkan Öcalan’ın başlattığı “barış ve demokratik toplum” sürecine karşı da bir darbe olduğunu düşünüyorsak, CHP’nin yüz küsurluk tarihindeki “suçları” adeta bir “ezber” gibi tekrarlamanın bugün artık hiçbir anlamı yoktur. Kürt halkı bu yüz küsur yılda ne yaşandığını, biz yazarlardan çok daha iyi biliyor. Eğer Kürt halkının CHP’ye “meyledeceği” gibi bir “kaygıyla” hareket edersek, Kürt halkının yarım yüzyıldır edindiği geri dönüşsüz politik bilincinden habersiziz demektir. Kürt halkının kadim “dayanışma” duygusu kendisini ezen devletin saldırdığı güçlere bir de “ben vurayım” ya da “yesinler birbirlerini” demeyi ona yasaklamıştır. Devletin Kürt halkına yönelik amansız saldırılarını kimilerinin “fırsat” saymış olmasına rağmen, “fırsatçılar” saldırıya uğradığı zaman Kürt halkı hiçbir zaman “düşene vurulmaz” geleneğinin yarattığı “asaletinden” zerre kadar uzaklaşmamıştır.
Bu aşamada gerek Başkan Öcalan’ın CHP’ye dönük yıkıcı saldırıya karşı son görüşme notlarında dile getirdiği saptamaları dikkate almalı ve DEM Parti’nin CHP’yle dayanışmasının önemini kavramalıyız.
Kaldı ki, CHP artık eski CHP olarak ayakta kalamaz ve bu gerçeği özellikle Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu yönetimi her geçen gün daha iyi görmektedir. T24’de Murat Sabuncu’nun İmamoğlu ile yaptığı röportajdan ilk önce şu alıntıyı okurlarımızın dikkatine sunmak isterim:
Gazeteci soruyor: “-Bu şartlarda Kürt sorununun çözümü için zor bir yola da girilmiş oluyor mu? Gerçi İmralı Heyeti’nden Pervin Buldan bayram sonrası yasa çalışmalarının başlayacağını söyledi.”
İmamoğlu yanıtlıyor: “Çok üzgünüm… Gerçekten çok üzgünüm. Terörsüz ve Demokratik Türkiye hedefi, milletin barış içinde ve huzurlu bir Türkiye umudu bizzat Erdoğan tarafından yok ediliyor. Sayın Pervin Buldan’ı, çabasını büyük bir saygıyla karşılıyorum. Fakat bu ülkenin başı, milletin kaderi için böylesine önemli bir süreci sabote etmek için elinden geleni yapıyor. Milletin ve siyasetin ilmek ilmek inşa ettiği barış umudunu milletin tepesine indirdiği balyozlarla yıkmaya çalışıyor. Hazırlayalım, biz de destek verelim ve çıkaralım yasayı. Fakat demokrasi elden gittikten sonra, hukuk ayaklar altına alındıktan sonra hangi barış, hangi huzur, hangi yasa diye sormayacak mı bu millet? Bütün gözler görüyor, fakat diller susuyor. Erdoğan hala “Kürt anasını görmesin” zihniyetiyle iş yapıyor. Hatta aynı zamanda “Türk gün yüzü görmesin” zihniyetiyle yol yürüyor. Açık açık söylüyorum: Seçimlere kadar süreci devam ettirip, her türlü hukuksuzlukla seçimleri kazanıp, süreci bitirmenin ve yeniden bu milletin evlatlarının kanına girmenin hesabını yapıyor.”
Bu sözler eski CHP’yi temsil edenlerin sözleri değildir. Üstelik Kürt halkını “beklemeye” sürükleyen gereksiz “iyimserliğe” karşı herkesi arkadaşça bir üslupla uyarıyor. “Çerçeve yasa” denilen yasayı çıkarmakta DEM Parti’yle birlikte hareket etmekten söz ederken, böyle bir yasaya güvenilmemesini hatırlatarak herkese tehlikeyi gösteriyor.
Sabuncu Sözün Özü programında Tuğba Hezer’in bana sorduğu soruyu İmamoğlu’na sormuştur. “CHP içinde oyalanmayla” ilgili bir sorudur bu. Ben bu soruya CHP’nin kendini bir “hizip” haline getirmeden, gerekli hukuki adımlar sonrasında CHP dışında bir “cephe partisi” ile tüm muhalefeti birleştirmesinin ve bu “cephe partisiyle” DEM Parti’nin ittifakını gerçekleştirmesinin biricik çıkış yolu olduğunu dile getirmiştim.
Sabuncu soruyor: “-Mücadele CHP içinde mi devam etmeli, yoksa yeni bir parti mi kurulmalı? Türkiye’de merkez muhalefetin yaşadığı kriz, artık yeni bir siyasal dil ve yeni bir organizasyon modeli mi gerektiriyor?”
İmamoğlu yanıtlıyor: “Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız.”
Gazeteci tekrar soruyor: “- Yeni bir parti kurulursa bu daha çok bir “demokrasi cephesi” mi olur, yoksa lider merkezli bir hareket mi?”
Yanıt: “Türkiye’deki bütün demokratların birleşmesi gerekiyor.”
Bu yanıtlar Özgür Özel ve İmamoğlu’nun “hizip” tuzağını gördüğünü ve ilk fırsatta Sabuncu’nun ifadesiyle kurulacak partinin bir tür “demokrasi cephesi” niteliğinde olacağına işaret ediyor. Hiç kuşkusuz bu yaklaşımın çok daha açık bir niteliğe kavuşması gereklidir. Böyle olacağını tahmin etmekteyim.
Buraya kadar CHP ile ilgili tarihi tecrübeyi unutmadan, bu partideki değişimi küçümsememek gerektiğini anlatmış oluyorum.
Şimdi kısaca “bundan sonra ne olacak ve olmaması için ne yapılacak?” sorusuna gelelim.
Öyle Anayasal suçlar işleniyor ki, bu suçları işleyenler artık bir noktada duramazlar. Durdukları takdirde, yani Özgür Özel’in hareketini yok etmeden ve aynı anda Kürt muhalefetini tasfiye etmeden seçim yaparlarsa kaybederler ve şu anda hapiste bulunanlarla kesinlikle yer değiştirirler.
Örgütlü Kürt halkı CHP’nin etrafında toplanan kitlelere sırt çevirerek ne müzakere sürecini hızlandırabilir ne de kendi örgütlü varlığını koruyabilir. Örgütlü Türk halkı da DEM Parti’nin etrafında toplanan kitlelere sırt çevirerek ne süreç içinde darbeleri önleyebilir ne de kendi örgütlü varlığını koruyabilir.
O halde yapılması gereken “müzakere ve mücadele” diyalektiğinde artık mücadelenin ağır bastığını görmek, “darbeye son, müzakere sürecine devam” diyerek Kürt-Türk demokratik ittifakına yönelmektir.
Eğer Apocu “demokratik ulus” paradigması benimseniyorsa, bu yolda stratejik adım atma imkanı sanılanın çok ötesinde karşımızda durmaktadır.









