Benim gibi o ateşin içinden çıkmışsanız ve bedenleriyle size siper olan arkadaşlarınızın sayesinde hayatta kaldığınızı biliyorsanız söz söylemek ve yazmak daha da zorlaşıyor. Sadece benim için de değil, Suruç tanıklarından kime dokunasınız benzer şeyleri duyacaksınızdır.
Bir çağ yangınıydı devranımız, kabul etmek gerekir. Ve Suruç hiç yaşanmamış dahi olsaydı birçokları için su yine akacak ve yatağını bulacaktı. Fakat Suruç, bir kırılma anıydı hepimiz için, ‘bu işler artık böyle gitmez, gitmemeli’ dediğimiz bir sıçrama anı…
Kuraldır, bizi kırmak istedikleri yerden daha güçlü tutunmak gerekir. Öyleyse Suruç’a ve onun temsil ettiği bütün değerlere sıkıca sarılabiliriz. Devrim karşısında samimiyetini koruyan herkes kendisine tutunacak bir dal muhakkak bulacaktır.
Oğuz Yüzgeç*
Suruç üzerine konuşmak, gidenlerin ardından bir şeyler söylebilmek benim için her zaman en zoru olmuştu. Çoğu kez bunu yapmaktan kaçındım, bu yazıdan sonra bir daha ne zaman yaparım onu da bilmiyorum. Fakat Suruç Şehitleri’nin ve yıldızlara uğurladığımız onlarca yoldaşımızın ardından bildiğim şu ki, insanların kendi hayatları ve eylemleri ile ortaya koydukları yapıt, söylenecek bütün sözlerden daha ışıltılı ve daha görkemli duruyor.
Üstelik benim gibi o ateşin içinden çıkmışsanız ve bedenleriyle size siper olan arkadaşlarınızın sayesinde hayatta kaldığınızı biliyorsanız söz söylemek ve yazmak daha da zorlaşıyor. Sadece benim için de değil, Suruç tanıklarından kime dokunasınız benzer şeyleri duyacaksınızdır.
Bugün Suruç katliamının üzerinden tam 11 yıl geçti. Bugünden geriye doğru bakınca Suruç üzerine bütünlüklü bir tarif yapmak, daha doğrusu bu tarifi bir yazıya sığdırmak çok zor görünüyor. Çünkü Suruç ve onunla birlikte anılan politik eylem yakın tarihimizin bileşkesidir. Türkiye Devrimci Gençlik Hareketi tarihidir, Kürdistan Devrimi’dir, Gezi İsyanı ve kırmızılı kadın olduğu gibi aynı zamanda serhildanlarda taş atan çocuklardır. Berkin Elvan’dır, Uğur Kaymaz’dır; İstanbul’dur Amed’dir…
Her şeyden daha çok beraber savunduk beraber inşa edeceğiz diyen SGDF’lilerdir, Kobane siperlerindeki YPG-YPJ savaşçılarıdır, Arin Mirkan, Paramaz Kızılbaş ve daha niceleridir… Bundan ötürüdür ki, hepsini tek bir yazıya sığdırmak zor, bunlar üzerine söz söylemekse hepsinden daha zordur.
Kalemimiz tutmadığı için değil, bu büyük eylemin karşısında sözümüzün bir hükmü olmadığı için… Parçası olduğumuz eylemin bizi de aşarak tarihe mal olduğunu bildiğimiz için…
Tarihin doğru yerinde durmak
Yine de söylemekte beis yok. Bu hayatta övünülmeye değer bir şeyler varsa, o da böylesi tarihi eylemlerin içerisinde yer almaktır. Ne mutlu ki tarihin doğru zamanında doğru bir yerde durmayı başardık.
33 Kızıl Karanfil şarkısını sanıyorum birçoğunuz dijital medya platformlarında dinlemiştir. Bizler de henüz Rojava’ya huruç eylememişken bu şarkıyı büyük bir heyecanla dinlemiş ve coşkulanmıştık. Hayat o ki, bu şarkının sözlerini yazan o güzel devrimci ile de tanıştık. Suruç gazisi olduğumuzu elbette ki biliyordu. “Yaralarınızı bir savaş madalyası gibi taşımayı öğrenmelisiniz” demişti bir seferinde. 11 yılın ardından ne zaman vücudumdaki dikiş izlerine baksam bu sözleri ilk günkü etkileyiciliği ile duyumsuyorum.
Elbette ki bu tarihin üzerine birçok şey söylenebilir, hatta ne söylense yetmeyecektir. Fakat biz bu tarihin bazı satır aralarını anlatmakla yetinelim. Eğer ki bir gün daha fazlasını anlatmamız gerekirse ben bu hakkımı “o büyük güne” saklamak istiyorum. Belki o zaman başımız yukarıda konuşma hakkını bulabiliriz tarih önünde…
Hatırlıyorum, ne büyük bir coşku ile çıkmıştık yola… Kadıköy’den kalkan otobüslerin son durağı Kobane olacaktı. Bugünden bakınca ne kadar uzak bir ihtimal olarak gözüküyor değil mi? Fakat sosyalist gençler Che’nin söylediği gibi “imkansızı istiyor” dahası imkansıza saldırıyorlardı…
Meselenin politik anlamını bir an için parantez içerisine alsak dahi, yüzlercemiz pasaportsuz olarak bulunduğumuz ülkenin sınırları dışına çıkmaya hazırlanıyorduk. Şimdiden bakınca bunun ne büyük bir cüret olduğunu daha iyi anlıyor insan. Günümüzde “1 Mayıslarda Taksim’e çıkılmalı mı çıkılmamalı mı” diye tartışılırken, bir gençlik kuşağı hesapsız ve kitapsız sınırlara çıkartma yapmaya hazırlanıyordu. Devrimci gençlik hareketinin ruhu da böyle olmalıydı…
Otobüsün tekerlekleri döndükçe biz de daha fazla yakınlaşıyorduk düşlerimize. Cebrail Günebakan’ın yani birçoğumuzun deyimiyle Cebo’muzun sevdiği “Gulasor” şiiri ile söylemek gerekirse “artan otobüsün hızına uyuyordu düşlerimiz…”
Ve düşlerimiz bizi çok daha öncesinde Kobane’ye götürüyordu. Ancak düşlerimizden daha hızlı davrananlar da vardı. Öyle ki Kobane inşa kampanyasından haberdar olup kendi çabaları ile Kobane’ye geçen gençler bizi arayarak “heval daha gelmediniz mi” diye soruyorlardı.
‘İnşaya Gelin, Okyanusta Damla Olun’
Ömrümüzün en uzun yolculuklarından birisiydi Suruç’a gitmek. Menzile yaklaştıkça Kobane siperlerinde hissediyorduk kendimizi. Hele o sınırı bir geçebilirsek yeni bir dünyanın kapıları açılacaktı önümüze. Kitaplarda okuduklarımıza benzeyen fakat çağımızın insanları tarafından inşa edilen devrimci bir dünyanın kapısı… Hele bir Kobane’ye varalım da kim geriye döner kim daha ileriye yürür o zaman karar verecektik…
Elbette bu tarihi inşa kampanyasının daha doğrusu bu tarihi eylemin her anında “başka bir şey” yaptığımızın farkındaydık. İstanbul’dan, Aydın’dan, Adapazarı’ndan, Eskişehir, Ankara ve Adana’dan yani Kürtlerin “düşman” diye belletildiği ve Kürde yalnızca ölümün reva görüldüğü yerlerden gelen Türkiyeli devrimci gençler, şimdi Kürdistan’ın bir parçasındaki devrime omuz vermek için sınırların üzerinden atlamaya geliyordu. Enternasyonalizm anlamında tarihte az görülebilecek cinsten bir dayanışma eylemiydi bu. 300’ü aşkın sosyalist genç, bir devletin sınır kapısına dayanmış, “kapıları açın biz devrime gitmek istiyoruz” diyordu.
Üstelik, daha o tarihlerde Kobane köylerinde savaş sürmekteydi ve çetelerin 25 Haziran 2014’te Kobane merkezinde gerçekleştirdiği katliam saldırısının üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti.
Tarihin garip bir ironisi belki ama katliamın olduğu günlerde de Kobane’de bulunuyorduk. İnşa kampanyası için Kobane Kantonu’nun kurumlarını geziyor ve inşa süreci için ihtiyaçları belirliyorduk. Sosyalist gençler sevgili Rıfat Horoz’un bir diğer ismiyle Karker Kobane’nin de yanına uğramayı ihmal etmedik. İnşa kampanyası için bir röportaj yapmak istemiştik kendisiyle. Bizi kırmadı yaptı da… Ancak ertesi günkü katliam saldırısında şehit düştü. Onun son sözleri önce ETHA’da ardından Özgür Gündem’de şu manşetle çıkmıştı: “İnşaya Gelin, Okyanusta Damla Olun…”
‘Karşımızda Kobane duruyor’
Otobüs yolculuğu diyorduk değil mi? Yola çıktıktan yaklaşık yirmi saat sonra Amara Kültür Merkezi’nin bahçesindeydik. Bir yıl sonra aynı bahçeye kucağımızda karanfiller ile gideceğimizi bilmiyorduk.
Bu kez, ilaçlar, inşaat malzemeleri, Kürtçe kitaplar, çocuk parkı için malzemeler dahası işe yarar diye düşünülen ne varsa beraberimizde getirmiştik. Bir de anneler vardı yanımızda. Belki evlatlarını görür de özlemini giderir diye bizimle yolda düşen beyaz tülbentli annelerimiz. Devrimimizin başı dik anneleri…
Sonra mı, bir basın açıklamasıyla son mesajımızı verelim ve sınıra öyle yürüyelim diye karar verildi. “Karşımızda Kobane duruyor” dedik “baş eğmeyen ve direngen Kobane” … “Mutlaka sana geleceğiz, sen bizim bu ömrümüzde tanık olduğumuz en güzel eserimizsin” dedik, hep bir ağızdan söyledik bunları.
Yalnızca Kobane’nin yaralarını değil kendi yaralarımızı da devrimin içerisinde saracaktık…
‘Şehit Namirin’
Sonra tiz bir sis ses yankılandı, camlar yerlere döküldü, sloganlar yarım kaldı… Ayakta kalanlar ilk defa içine doğru slogan atmaya başladı. “Şehit Namirin” diye haykırıyordu suskun dudaklarımız.
Sonra hayat ve kavga kelimelerin yetişemeyeceği kadar hızlandı. Öyle zamanlardan geçtik ki söz, giderek küçüldü. Herkesin her şey üzerine kolayca konuştuğu bir çağda, eylemin hükmü ağırlığını koydu kişisel ve toplumsal tarihimize.
Yattığı yer incitmesin, Ahmet Telli’yi tıpkı bugünkü gibi büyük bir aşkla okuduğumuz günlerdi. Hepimiz kendimizi biraz serüvenci sayıyorduk. Belki de bu yüzden “düş yolcuları” dedik, “serüvenciler” dedik onlara. Devrimciliğin soluk soluğa yaşamaktan geçtiğini yeni yeni kavrıyorduk.
Belki de bir tesadüftü Suruç Meydanı’ndaki nar heykeli. Ama ben artık tesadüflere pek inanmıyorum. Çünkü 20 Temmuz sabahı Kobanê’yi yeniden kurmak için Suruç’ta bir araya gelen o büyük topluluk, bana hep bir narı hatırlattı. Ayrı ayrı tanelerden oluşan tek bir bütün… Her tanesi başka renkte, başka hikâyede; ama aynı kabuğun içinde birbirine tutunan.
Fakat tarih başka türlü yazılacaktı. Enver Gökçe’den müsade alarak uyarlamak gerekirse, “20 Temmuz’du yavri hey, ham meyvayı kopardılar dalından…”
Nar nasıl yere düşüp kırıldığında taneleri dört bir yana savulursa, Suruçta bir dönemin insanlarını dört bir yana savurdu. Suruç, bir ülkenin kaderinin dönüm noktalarından birisiydi artık.
Evet, bir gençlik kuşağının, bir memleketin kaderini değiştirdi Suruç… Kimisi köşesine çekildi, sessizce uzaklaştı her şeyden… Kimisi dağlara çıktı, sınırları aştı, yeni serüvenler aradı kendine. Fakat giden de kalan da Suruç’u unutmadı…
Suruç’un emaneti
Kalanlar üzerine bir şey söyleyemem ama gidenlerden birisi olarak gidenlerin üzerine anlatabileceklerim var…
Bir çağ yangınıydı devranımız, kabul etmek gerekir. Ve Suruç hiç yaşanmamış dahi olsaydı birçokları için su yine akacak ve yatağını bulacaktı. Fakat Suruç, bir kırılma anıydı hepimiz için, “bu işler artık böyle gitmez, gitmemeli” dediğimiz bir sıçrama anı…
Bir emanet vardı herkesin üzerinde. 33 düş yolcusunun düşleri kalanların omuzundaydı…Bu emaneti ait olduğu yere, Rojava’ya taşımamız gerekiyordu…
Bu anıyı taşıyanlar, hiç bilmedikleri yollardan geçerek Rojava’ya vurdular kendilerini. Tersi de doğrudur, Rojava gidenler muhakkak onların düşlerini de yanlarına aldılar. Ve elbette ki herkes, bu düşün ne kadar büyük olduğunu, emanetin kutsallığını Rojava’ya varınca daha iyi anlayacaktı.
Elbette ki, çeşmelerinden en güzel suların aktığı ve ağaçlarında binbir çeşit meyvelerin bulunduğu bir ütopya cenneti değildi Rojava. Fakat yeni bir yaşamın inşa edilebilmesi için hayatlarını ve iradelerini birleştiren erkek ve kadın devrimcilerin ve devrimcileşen bir halkın tarih yapmasının hikayesiydi. Bizim hikayemizdi. Özellikle de bizim kuşağımızın hikayesi. Aynı üniversite sıralarında beraber dövüştüğümüz nice arkadaşımızı IŞİD çetelerine karşı savaşa uğurladığımız bir başka diyardı Rojava…
Öyle büyüktü ki etkisi, Türkiye’de devrimci siyasetle ilgilenen hemen herkesin, yolu Rojava’dan geçen bir tanıdığı mevcuttur. Rojava, devrimci hayatımızın tam merkezinde duruyordu.
Bugünden geriye bakınca insanın yapabileceği en görkemli eylemin bir devrimin içerisinde yer almak olduğunu söyleyebilirim. Suruç’ta açığa çıkan bu iradenin belki de en önemli yanlarından birisinin bu olduğunu bilmek gerekiyor. Eğer keşke ile başlayacağım bir cümle kurma hakkı verilseydi bana, o cümleyi şöyle kurabilirdim: “Keşke o güzel insanlar da bu devrime dokunabilseydi”
Yaşayarak gördük ki devrimin öğrettiğini hiçbir kitap öğretemezmiş.
Suruç şehitleri, bu okulun ilk öğretmenleri arasında yer aldılar ve devrimin kendisine dönüştüler. Mülksüzlerin sözleriyle “devrim olabilirsiniz ancak, devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde.”
Bundandır ki 33 düş yolcusu demek artık dolaysız biçimde Rojava Devrimi diyebilmektir…
Suruç Şehitleri’nin düşlerini takip edenler olarak bazen bir şehitlikte gezerken, bazen küçük bir çocuğun zafer işaretinde, bazen bir annenin gözyaşlarında ya da diz çöküp oturduğumuz bir sofrada hep “iyi ki” dedik. Bu hayatta hiçbir şey yapmadıysak bile, bir halkın acılarına ortak olduk, gülüşlerine katıldık. Zulme karşı başkaldıran bir halkın yanında olmak kadar görkemli bir şeyin olmadığını anladık.
Şimdilerde siyaset iklimine bakınca Kobane’ye gitmek isteğinin ne kadar güçlü bir siyasal eylem olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Bir benzetme yapmak gerekirse Suruç, Türkiye Devrimci Hareketi ile Kürdistan Özgürlük Mücadelesi arasına kurulan çelik bir köprü işlevi görüyor. Yürümek isteyen için sapasağlam duran bir köprü.
Hatırlanacaktır, Kobane inşa kampanyasının sloganlarından bir tanesi “Gezi’nin çocukları Rojava ile buluşuyor” olarak belirlenmişti. Sadece siyaseten değil gerçekten de durum tam olarak buydu. Gezi’de tanıdığımız kim varsa Rojava’da karşılaşıyorduk. Taksim meydanında en ateşli barikatları kuranlar, şimdi bu devrimin içerisindeki yerlerini almışlardı. Bu bir devrimci “an” dı coğrafyamızda. Yeniden yükselişe geçen bir devrim momenti. Bazıları bunu hala anlamadılar…
Bir enternasyonalizmden daha fazlasıydı Rojava. Coğrafyanın kaderini devrimci anlamda değiştirme arzusuydu. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin öncülüğündeki devrimciler, zincirin en zayıf halkasını koparmış ve bütün güçleriyle sallıyorlardı. Farklı siyasal eğilimlerdeki devrimcileri de buraya çeken, bu zinciri tümden koparma arzusuydu.
Hayatın yeşili
Peki ne öğrendik Rojava’dan? Her şeyden önce devrimci bir halk gerçekliği ile tanıştık. Egemen ulusa ait bütün kibirlerden arınmaya çabaladık. İnkâr edilen bir halkın dilini öğrendik. Elimizden geldiğince bu devrime emek vermeye çabaladık. En önemlisi devrimin nasıl bir şey olduğunu veya olabileceğini ve hatta zaman zaman nasıl olmaması gerektiğini anladık… Teorinin gri, hayat ağacının ise yemyeşil olduğuna bir kez daha tanıklık ettik…
Ama dahası Che’nin o müthiş sözünün doğruluğunu anladık: “Devrimden başka hayat yoktur…” Kemal Pir’in sözleri ile “yaşamın uğruna ölünecek kadar sevilebileceğine” dolaysızca şahit olduk. Bunların ancak yaşanarak öğrenilebilecek şeyler olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim.
Elbette ki herşeyi doğru yapmadık. Yanlışlarımız da eksikliklerimiz de çok oldu. En azından benim için öyle. İleri fırladığımız gibi, geriye düştüğümüz zamanlar da geldi. Fakat her seferinde düşlere tutunduk. Suruç Şehitlerinin, onun arkasından yürüyenlerin, dövüşerek ölenlerin düşlerine…
Bitirirken bir hususu daha belirtmek gerekiyor. Başta da vurguladığım gibi, Suruç Şehitleri ve onların eylemi tek bir bütünden ibaret değil, en azından ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Her bir düş yolcusu, farklı düşlere tutunarak Rojava yoluna koyulmuştu. Bu bir eylemin kendisi için büyük bir zenginlik demektir, farklı düşleri tek bir noktada ortaklaştırabilmek günümüzün en önemli devrimci niteliğidir.
Unutmamak lazım ki, 2015 yılında başlayan bu kapsamlı savaşın başlangıç noktası Suruç Katliamı olmuştu. Suruç, Türkiye ve Kürdistan devrimine vurulmak istenen ve bu iki kuvveti birbirinden ayırmak isteyen bir saldırıydı. Kuraldır, bizi kırmak istedikleri yerden daha güçlü tutunmak gerekir. Öyleyse Suruç’a ve onun temsil ettiği bütün değerlere sıkıca sarılabiliriz. Devrim karşısında samimiyetini koruyan herkes kendisine tutunacak bir dal muhakkak bulacaktır.
* Suruç Gazisi









